Bir ontoloji olarak politiklesme
10 March 2006
Askin iktidar, yasama hep kosul sürer. Yasami iliskiselliginden koparip, onu kategorilerle tanimlayip ölçmek ister. Yasamin kendi devingenligindeki bütün güçleri kendine mal etmek ve yönetebilmek için yasa ve buyruklar koyar. Komuta ve hiyerarsiyi temellendirmek için ikilikler üretir ve varligi olusu içerisinden çikarip bu ikici kategorilere hapseder: Kitleleri yöneten siyasal erk, düsünce alaninda bedeni yöneten zihin, hareketi önceleyen akil, nesneyi bilen özne olarak karsimiza çikmistir. Askin iktidar, politik mesrulugunu hukuk ve devlet siyaseti üzerinden kurarken, felsefi mesrulugunu da varlik alanindan çikip bilinç söylemine girmis bir teoriden alir. Biz felsefe tarihindeki bu yer degistirmeye, ontolojinin epistemoloji tarafindan tahakküm altina alinisi diyecegiz. Ve hakim modern felsefe tarihini de, varligin bu unutulusu üzerinden okuyacagiz.
Modernlikle birlikte ulus-devlette somutlanan askin iktidarin ilk kez adres olarak gösterildigi yer Platonâ??dur. Platonâ??un tespitine göre, dönemin siyasal ve toplumsal örgütlenis biçimi olan siteler (sehir devletleri) siyasal birlik ve beraberlikten yoksundular. Bu karmasa ve kaos ortami, ancak yönetim anlayisinin tam bir reformasyonuyla asilabilirdi. O, çoklugu bir tehdit olarak görür ve bir ve tek olan degismezin alanini bulmaya karar verir. Bir siyasal kriz tespiti yapip bunu asabilecek düsünsel paradigmayi önerir: idealar ve devlet kurami. Platon, Protogorasâ??in var olanlarin ve çoklugun degiskenliginden ayri, mutlak degismez arayisini daha da gelistirir. Kendisinden önceki doga felsefelerini olumsuzlayarak, bunlari degisebilen, ölümlü alanla sinirlayip kendi arayisini hakikat arayisi olarak isimlendirir. Iste bu doksa (sani) ve episteme (bilgi) ayrimi, felsefe tarihinde metafizigin kurulusunu imleyen ayrimdir. Felsefi düsünce metafizige denklenir. Artik felsefe, insani doganin bir parçasi olarak degil, bagimsiz bir varlik olarak ele alacak ve degismez, mutlak olarak dogru olanin pesine düsecektir. Doga alani, bilinmeyen, devamli degisen, bu yüzden de öngörülemeyen alandir. Doga alani çoklugun alanidir. Öngörülemeyen çokluk alani ise, tipki dönemin sehir devletlerinde oldugu gibi yönetilemeyen alandir, karmasa, kaos ve savas demektir. Bu yüzden de Platon, tekilliklerin içinde homojenlesecegi bir evrensellik bulma arayisina girer. Tekillik, yani ontolojik fark alani, onun için asagi bir alandir. Yücelige ve degismeze siyasal yasamda ancak askin yasalar ve ideal site araciligiyla, bilgi alaninda ise akil (noesis) araciligiyla ulasilabilir. Itkilerden imgeleme, oradan da akla uzanan epistemolojik hiyerarsi, sinifli toplumsal yasamla da tam bir paralellik içindedir. Yöneticiler akla, askerler imgeleme, yönetilecek kitleler de itkilere denk düser. Bilginin iktidari ve sinifli toplum, felsefi olarak temellendirilmis olur. Dünyevi alandaki her sey kötüdür, yüce iyi idealar evreninde gizlidir. Varligi yukaridan asagiya dogru tanimlayan ve askinlastiran bu sistem, varligi mutlak hakikat alanina tasimis ve dünyayla olan baglarindan koparmistir. Varlik kavraminin güç kavramiyla olan iliskisi çok keskin bir sekilde dislanir. Platon, Gorgias metninde ontolojiyi haz, aci, hak ve güç kavramlarinin tamamiyla disinda, salt degismez bir alan olarak kurar. Bu dislama, bir tarafta aklin diger tarafta bedenin tanimlandigi, ikici bir varlik anlayisini da beraberinde getirecektir. Platonculugun tek tanrili teolojinin önünü açmasinin nedenini burada bulabiliriz. Hatta diyebiliriz ki, Platonculuk Platonâ??dan çok teolojiye yarayacaktir. Teoloji, metafizigin bu verimli topraklarinda kendi ontolojik kanitini yesertebilecek ve varligin askinlasmasini en uç noktasina kadar götürebilecektir: Tanri.
Fakat Platonâ??un sistemindeki en büyük bosluk, hakikatin bilgisine nasil ulasilacaginda kilitlenir kalir ve bu soruya verilen cevap alegorilerin ötesine geçmez (hele o meshur magara alegorisi). Platon, olusu yadsiyarak felsefi sorgulamanin alanini metafizik alan, yani degismeyen varlik yasalari olarak kurmustur. Aristoteles ise, Platonâ??un çikmazlarini reforme ederek metafizik alana nefes aldirtir. Ona bir metodoloji verir. Aristotelesâ??e göre, idealar dünyasinin tümelleri madde olmadan bir anlam ifade etmezler. Gerçek, Platonâ??un dedigi gibi askin tanri dünyasina çikmasi kaçinilmaz olan idealar dünyasinda degildir. Gerçegin bagimsiz varligi idealar, dünyasinda saklidir; fakat onun bagimli varolusu, ancak nesneler dünyasinda aktüellesebilir. Duyular dünyasinin disinda ayri bir hakikat alani yoktur. Tümeller maddenin biçimleridir. Madde, insan zihninin ancak kategoriler araciligiyla ayirt edebilecegi bir yigindan ibaretken, insan zihni ona biçim verir ve maddenin kosul ve belirlenimlerini kurar. Biçim kendisini maddede sinirlar; fakat bu kaçinilmaz bir gerçeklik kosuludur. Düzenlenmemis madde karmasa ve kaos demekken, biçimin maddeyi belirlemesi sayesinde uyum-kozmos meydana gelir. Aristoteles, erekselcilik kuramiyla, madde ve biçim arasindaki iliskinin nasil isleyecegi sorununu, diger bir deyisle idealarin nesnel dünyayi nasil belirleyecegi sorununu da çözmüs olur. Maddenin eregi (kazanacagi biçim), maddenin var olusunu önceler. Olus, bu önceden belirlenmis erege giden araçsal süreçten baska bir sey degildir. Erek, her türlü nedensellikten önce gelir. Böylece metafizik, varligi tam tahakkümüne almis olur. Platonâ??da askinlik alani, dünyadan tümüyle kopuk ve dünyayi belirleme gücünden yoksunken, metafizik Aristotelesâ??in madde-biçim ögretisi, teolojisi ve kategorileriyle birlikte varligin ebedi hapishanesi haline gelecektir.
Platonâ??un ve Aristotelesâ??in kurdugu metafizigi siyasi düsüncesinin zemini haline getirebilen güç teoloji olmustur. Metafizigin mutlak hakikat arayisi, varligin tanriya devredilmesi ve ontolojinin hiyerarsilestirilmesi için mükemmel bir zemin kurar. Teoloji, Platon ve Aristoteles üzerinden politik düsüncesini rahatlikla konusturacak ve bu alanda kendi sistemini özgürlestirebilecegi olanaklari bulacaktir. Modernligin kurulusuna geldigimizde ise, bir önceki iktidar iliskilerini çözüp kendisini kuran yeni bir iktidar iliskisi görürüz: modern devletin dogusu. Bu dönem gelisen felsefi sorgulamanin amacini metafizigin, kilisenin politik düsüncesi olan teolojinin elinden geri alinmasi olarak seçebiliriz. Varligin kosul ve belirlenimleri, tanri askinligi üzerinden artik okunamaz. Bu yeni okumanin aktörü olarak karsimiza Descartes çikar. Hegel, modern felsefenin tarih yazimi olan Felsefe Tarihi Dersleriâ??nde, modernligin atasini ilan eder: Descartes. â??Descartesâ??la, modern felsefe düsüncesi, bizi bugüne getiren uzun ve dolambaçli yolculuktan sonra gerçekten kendini göstermeye baslarâ?. Descartesâ??in dönemi olan on yedinci yüzyil, tam bir kurulus ugragidir. Güç iliskilerinin yeniden düzenlendigi bu dönemde, siyasal erk on besinci ve on altinci yüzyilin sinif mücadelelerini arkasina alarak artik kiliseden çikip modern ulusal devlete dogru geçmektedir. Bu erk devri, yasamin üretildigi her alanda da radikal kopuslari gerektirir. Iktidar iliskileri, toplumu yeniden biçimlendirecek normlari kurar ve kendisini mesrulastirabilecegi bir tarih okumasi getirir. Descartesâ??in â??bilen öznesiâ?, her ne kadar Meditasyonlarâ??in en sonunda ontolojik kanit için kendisini soyut ve bilinmez bir tanriya geri havale etse de, epistemolojik özerkligi artik ilan etmistir. Meshur â??Düsünüyorum o halde varimâ? çikarsamasi, varlik temeli olmayan bilince adanmis bir güzellemedir. Soyut bir â??benâ?, baslangiçtaki mutlak süphenin içinden siyrilip gelir, (temelini aslinda yiktigi tanriya geri dayandirdigi için) saglam bir ontolojik kanitin yoklugunda kendisini, bilme ediminin (süphenin bilincinde olmanin) öznesi olarak ilan eder. Bilinç, artik bütün nesnelestirme süreçlerinin sahibidir. Artik dünya yoktur (olmak zorunda da degildir), bilinçte temsil edilen bir dünya tasarimi vardir. Varlik yoktur, soyut bir özne tasarimi vardir. Var olma gücü yoktur, varsayilan bir özgür irade vardir. Bir tasarim olmadigi ayan beyan ortada olan beden de, zihne tabi olmak zorunda olan bir mekanizmaya indirgenir. Zihin, bedeni yöneten asli kuvvet olarak tanimlanmistir. Zihnin etkinligi, bedenin tutkularini bastirma ve kontrol altina alma etkinligidir. Zihin bu denetim islevinde bedeni, tutkulari ve gücü bastirabilmek için askin ahlak kategorilerine ihtiyaç duyar. Özne, üzerinden kendi normlarini gerçeklestirecegi nesneler adlandirir ve bu nesneleri ahlaki normlara göre düzenler. Ahlak hep askin olandir; onun bütün faaliyetleri nesnelestirmeye dayalidir.
Dünyanin ve varligin bu sekilde bir tasarima indirgenisi, ontoloji ve güç arasindaki iliskinin yadsinmasina dayanir. En rahat hakim olunabilecek beden, yapabileceklerinden ayrilmis olan, farkliliklari tek tiplestirilmis bir bedendir. Iste bu indirgeme, merkezi iktidarin düzenledigi sinirlar içerisinde olusun bilince tabi kilinisinin daha da yetkinleserek devam edisidir. Bilgi, bir bedenin yapabilecekleri olarak tanimlayabilecegimiz güç alanindan çikarilarak bilinçteki bir temsilde donup kalmistir. Olus sürecinden kopmus bilinç, temsili bir dünya yaratir ve varligi da bu semanin kapanisi üzerinden okur. Yasamda (dünyada) olmayan seyler üzerinden kendisine salt kurgusal bir seyir çizen bu bilinç, birey ve uyruk kavramlariyla toplumsal ve politik yasamda daha somut bir hal alacaktir. Varligin öldürülüp yerine ikiye yarilmis bir varlik tasarimi konulmasiyla tam bir paralellik içerisinde, yasam da bütünselliginden ve iliskiselliginden koparilarak ikiliklerle dolu bir tasarima sikistirilmistir. Bu ikilikler, baglamina ve tarihselligine göre degisse de, öz olarak hep aynidir; eylemin gücünden bagimsiz salt tasarim olan alanlar: devlet-sivil toplum, toplumsal yasam-siyasal etkinlik, özel alan-kamusal alan. Bu izole birey, siyasal alanda bir uyruk olarak görülüp temsiliyet iliskilerinde dolayimlanirken, toplumsal yasam da ahlak normlari üzerinden düzenlenir. Platonâ??un donuk metafizigine Aristotelesâ??in mekân ve devinim kazandirmasi gibi, Kant da Descartesâ??in â??bilinç=varlikâ? denklemine nitelik katacak ve bilincin dünyayla olan iliskilerini (kategoriler üzerinden) düzenleyecektir. Izini Platonâ??a kadar sürebilecegimiz bu seyir, düsünsel alanda, varligin salt epistemolojik bir operasyonla tahakküm altina alinisidir. Bu askin tasarimlar ontolojik temelden yoksun olduklari için (çünkü yasam her kosulda bunlari yalanlar), kendilerini yukarida bahsettigimiz epistemolojik temele dayandirmak zorundadirlar. Bu seyirde, siniflar mücadelesi felsefeden distalanmis ve politik etkinlik temsiliyet iliskilerinin ötesinde tanimlanamayacak bir degersizlestirmeye maruz kalmis olur.
Å?imdiye kadar, modern devlette maddilesen askin iktidarin düsünce alanindaki kurulus ögelerinin kökenleri üzerine indirgemeci bir degerlendirme sunduk. Bunu da, öznenin kurulusunu ve politik temsiliyet iliskilerinin gereksindigi varlik anlayisini genel hatlariyla ortaya çikarmaya çalisarak yaptik. Fakat modern felsefe tarihi, bir yandan bu yanilsamali bilincin yayilim alani olurken, bir yandan da bu temelin temelsizligini ve sebep oldugu kayiplari gören konumlari da kendi bagrinda barindirmistir. Modernlik sonrasi sorgulamalarin önünü açan Nietzsche, Heidegger ve Frankfurt Okulu, bu soyut temeli ve onun üzerinden yükselen modernlik paradigmasini kiyasiya bir sorguya tabi tutarlar. Nietzsche, felsefenin yüzünü güç kavramina geri çevirir ve bu gücü baskiladigi için ahlaka saldirir. Heidegger, varliktaki bu kapanmayi görmüs ve bütün bati düsünce tarihi okumasini, varligin kendisiyle ve dünyayla olan otantik iliskisini yeniden insa etmeye adamistir. Frankfurt Okulu, modern aklin araçsalligini ifsa etmistir. Fakat kolektivite ve gücün üretkenligi perspektifinden baktigimizda sunu diyebiliriz ki, bu üç konum da varligi baska bir kapanmaya sokar. Nietzcheâ??nin gücü yalnizliginda, Heideggerâ??in varligi (Da Sein) devinimsizliginde ve Frankfurt Okuluâ??nun elestirisi de çaresizliginde kapanip kalir. Çünkü varligin gerçek açilisi, Heideggerâ??de oldugu gibi metafizik büzüsmeyi yeniden açma çabasiyla degil, ancak özgürlesme pratiginin taninisi üzerinden mümkün olacaktir. Modernlik içi metafizik operasyonlarin artik sonu gelmistir. Modern felsefenin krizi, metafizigin krizidir.
Ve bu kriz varligin krizi degildir. Varlik kavrayisi, eyleme-güç iliskisi üzerinden yakalandiginda metafizik kapanmanin üzerini örtemeyecegi olusu görecektir. Varligi metafizigin elinden kurtaracak olan, varligin dünyadanligini, içkinligini ve gücünü yakalayabilmis ve bu gücü özgürlesme ve politiklesme olarak kurabilecek olan bir politik teoridir. Devrimci düsünce, siyasetin ontolojiyle baglarini kurma çabasina girmis adresler ve geleneklerle yeniden tanis olarak modernligin (ve dar anlamda burjuva siyasetinin) sinirlarini delebilir. Devrimci düsüncenin kendisi için baslangiç noktasi olarak görmesi gereken yer, özne kategorisine girmeyecek taskinliktaki varlik ve onun gücüdür. Güç kavrami, bize felsefe tarihini siniflar mücadelesi üzerinden okumanin olanagini verir. Askin iktidar ve onun temsiliyet iliskileri, bu gücün yaraticiligini bastirabilmek için ikili alanlara ve ereksel ögretiye ihtiyaç duyar. Çünkü onun derdi, bedeni yapabileceklerinden ayirmak ve onu salt bir tasarim üzerinden tanimlamaktir. Ancak bu yolla, var olma gücünden gelen direnme edimini bastirabilir. Varligin olumlamasina dayanan ve devrimi bugünden baslayan bir politiklesme olarak okuyan politik düsüncenin ise, bu ikiliklere, temsiliyet iliskilerine ve ereksellige ihtiyaci yoktur. Devrim kavrami, bir tasarim degildir. Olusu bagrina basan politiklesme sürecinin üretilisinin kendisidir. Ahlakin askinliginin reddi, etigin içkinliginin benimsenmesidir. Politik mücadele, devrim eregine giden bir araç degildir. Varligin gücünün kolektif örgütlenisi ve yasamin üretilmesidir. Varlik ancak üretkenligi ve özgürlesmesi içinde açilabilir. Bu da yasamin kolektif kurulusudur. Modern ikililikler, devrimci düsüncenin yasamla kucaklasmasinin önündeki engellerdir. Özgürlesme pratigi, merkezi ve askin iktidarin ele geçirilisine odaklandiginda ve sinifsiz- devletsiz toplumu bir süreç (evrim) meselesi olarak görmeye basladiginda, modernligin ikiliklerini yeniden üretmekten ve burjuva yanilsamalarina dayali bir siyasi özne tasarimina göre konumlanmaktan öteye gidemez. Burjuvazi, siyaseti â??kitleleri yönetme sanatiâ? olarak tanimladi ve siyaset yapmak kavraminin içerigini kirletti. Devrimci düsünce, bu kirli oyundan çikip varligi, var olusu ve yasamin üretimini kendisine temel alan bir politik düsünceyi yeniden kurmalidir.


13 March 2006 at 4:59 pm
Selamlar
Tarihi özetleme çabası başlı başına bir ‘iktidar’kurgusunun tezahürü değil midir?Yazınız elbete değerli bir amaca yönelik kaleme alınmış;ama felsefenin yaratığı bilgiyi karikatürize etmiş.Hızlı tarih okumaları önce kendi söyleyeceklerimizi önemsiz hale getirme tehlikesini içinde barındırmaz mı(başkaları tarafından da elbette;ama önce kendimiz için…)?
Kavramlarmız kullanma şekliyle ama daha çok hayata yedirdiğimiz kendi anlamlarımızla tanımlanır bir bakıma, öyleyse ‘teori tekrarı’ yerine buradalığın ve eylemselliğin gerçek manasına denk tarzda kullnılması sizin de ereğinize hizmet etmez mi;eğer amacınız biz de felsefe yazıyoruz demekle sınırlı değilse?
Tarihi özetleyip ‘doğru budur’ demek,bizi devrimci kılmaz;devricilik,hayatta doğrularımızı bulmak değil, yanlışlarımızda kendimizi tecrübe etmektir…
Saygılar
30 September 2006 at 11:30 am
Merhaba,
felsefenin yarattığı bilgiyi karikatürize etmekten kaçınmak sizce ne demek? Sanırım cevap şuna benzer bir şey olacak: Felsefe tarihinin inşasında önemli katkı yapmış filozof ya da filozofların düşüncelerine herşeyden önce sadakatle eğilmek ve ayrıntılarını indirgemeden okumak. Takdir edilmesi gereken bir davranış olduğu kesin. Fakat böyle bir okumadan sonra “Bir Ontoloji Olarak Politikleşme” adlı yazıda dile getirilmiş çerçeveyle tamamen uyumlu bir bakış açısına ulaşmak mümkün değil mi? Kimdir bu filozoflar? Politikaya ilişkin söz sarf etmeden önce “dur bakalım, ama şunu da düşündün mü hiç, sorun senin sandığın gibi kolay değil, transcendental aperzeption’dan yararlanarak…” diyen kişiler mi? Kimdir gerçekten bu kişiler? Politikayla felsefe arasındaki ilişkiyi sonsuza kadar ertelememizi sağlayacak kavramlar inşa eden kişiler mi? Öyle düşünmüyorum. Rasgele seçelim; mesela I.Kant’ı tamamen sadık kalarak, yani önyargısız, tarafsız ve poltik sorunlardan bağımsız okumaya çalışın; kaybolacaksınız. Başka bir yola başvurmak gerek. Kant’ı okurken tarih sahnesinde dev adımlarla yürümeye başlayan burjuva sınıfını unutmamak gerek. Emin olun her taşın altında “burjuva sınıfını” arayan paranoit bir zihin hali değildir bu. Politika, felsefe tarihininin dışında bir yer değildir, tam tersine, onun tam da merkezinde bulunan bir yerdir. O halde politika, felsefe tarihi halledildikten sonra girilmesi gereken bir alan değil, felsefe tarihinde kaybolmayıp felsefeden bir şeyler anlamamızı sağlayabilecek bir alandır. Kant, Descartes, Hegel …v.b sadece felsefenin sınırları içinde değerlendirilebilecek kavramlar üreten insanlar değil, üretirken bazı şeyleri öne süren ve bazı şeyleri dışlayan kimselerdir. Politika öne sürülüp dışlanan şeylerin en uygun ifade biçimidir. Kısaca, “Bir Ontoloji Olarak Politikleşme” adlı yazıda dile gelen düşünceler indirgemeciliğin ürünü değildir. 1000 sayfalık ayrıntılı bir incelemenin ardından da rahatlıkla ileri sürülebilecek düşüncelerdir. Üstelik bu ne ilk ne de son olur.