POLİTİK FELSEFE VE SPİNOZA

10 March 2006

Spinoza’nın, modern teori geleneği içinde ve karşısında temsil ettiği ayrıksı konumu, bugünden, bugünün praxis felsefesi üzerinden, bugünün devrimci düşüncesinin ihtiyaçları üzerinden okumaya çalıştığımızda, bizim için en çarpıcı olan şey, modernliğin bize bıraktığı çözümsüzlükler ve artıklar karşısında etkili ve güçlü bir felsefi sistem sunmuş olmasıdır.Ontolojiyi kendisine temel almayan aşkın siyasetlerin artık mümkün olmadığı bir dönemde, devrimci düşünce, bugünle ve gelecekle kurduğu ilişki içerisinde, kendi kökleriyle yüzleşirken, Spinoza felsefesinin taşıdığı olanakları değerlendirmek ve bunları bugünle ilişkilendirmek durumuyla karşı karşıya. Spinoza’nın ait olduğu tarih içerisindeki özgün konumunun farkına varabilmek, ancak hangi ihtiyaçtan yola çıkıldığının farkına varılmasıyla mümkün olduğundan, bugünden bir Spinoza okuması salt felsefi bir uğraş değil, politik bir çabanın ifadesidir. Çünkü siyaset felsefesinin temel sorunsallarından biri olan ve Spinoza sisteminin de kurucu bir öğesi olan özgürlük sorunsalı, politik alanda aktüelleşebilen bir arayıştır. İşte Spinoza felsefesinin gücü ve etkililiği buradan gelir. Kendi döneminin tarihsel ve politik dinamiklerinden yola çıkan Spinoza, özgürlük sorunsalının üstbelirlediği bir alan içerisinde, politik olana dahil bir ontoloji ve felsefi metodoloji kurmuştur.

Althusser’in Marksizm’den Hegelci idealizmi arındırmak çabasıyla yüzünü Spinoza’ya dönmesi, devrimci düşünce tarihi içinde bir dönüm noktasıdır. Marksist tarih felsefesinin yeniden ele alınışı olan bu okuma, dönemin politik mücadelesi içindeki tıkanıklıklardan yola çıkarak, Hegel’in öznel idealizminin ve erekselciliğinin karşısında, Spinoza’nın içkin nedenselliğini ve materyalizmini vurgular. Althusser’den sonra ise bu �kopuş�, bu sorunsalı dert edinen diğer teorisyenleri varlık alanına yönlendirmiştir. Bu alandaki en önemli referans ise Negri’dir. Negri’nin Spinoza okuması, üretici gücün taşıdığı kurucu kuvvetin ontolojik temellendirilişinde, salt olumlama olan varlığın politik kuruculuğunun olanaklılığına dair bir vurgudur. Negri Spinoza düşüncesi üzerine bir inceleme olan Yaban Kuraldışılık ( 1) kitabının önsözünde, �� beni asıl ilgilendiren, burjuva devletinin kökenleri ve krizinden ziyade, oluşum halindeki devrimin sunduğu teorik alternatifler ve fikir verici olanaklardır.� diyerek bu çabasının sebebini belirtmiş olur.

Peki Spinoza’nın devrimci düşünce için taşıdığı bu alternatif ve olanak nedir?

Modern siyaset anlayışı, tümüyle aşkınlık üzerine kuruludur. Bu anlayışın temel kuramcılarından Hobbes ve Rousseau, politik yazılarında egemenlik biçimini tartışırlarken aşkın bir iktidar işleyişinin tasavvuruna sahiptirler. Hobbes ve Rousseau, siyaseti doğal durumdan sivil duruma geçiş olarak tanımlar. Bu geçişin biçimi toplumsal sözleşmedir. Her varlık, içinde bulunduğu doğal durumda doğal bir hakka ve güce sahiptir. Bu durum Hobbes’ta tam bir savaş halidir (�herkesin herkese karşı savaşı�-Leviathan). Çünkü her biri kendi doğal hakkınca davranan varlıklar sürekli olarak çatışma halindedir. Bu savaş durumunda hiçbiri kendi doğal hakkını gerçekleştiremediğinden, kendini koruma çabasını sürdürmeyi isteyen bireyler, tek tek, olabilecek bir çıkar çatışmasını önlemek amacıyla, bir araya gelip toplumsal bir sözleşme yaparlar ve kendi güçlerini egemen bir iktidara devrederler. Doğal haktan yapılan bu feragat, sözleşme taraftarına sivil bir hak kazandırır. Ve böylece, vahşi durumdan medeni duruma geçilmiş olur. Tümüyle kurgusal olan bu siyaset anlayışına göre, medeni duruma geçildikten sonra, doğal haklar artık devam edemez. Buradan ise yapay bir birey, yapay bir hak ve yapay bir politik örgütlenme anlayışı doğar. Doğal hakkını kaybeden bireye, egemen iktidarca tüzel yönden güvence altına alınan özel mülkiyet hakkı kalır. Sivil durum öncesinde belirlenmemiş ve sınırsız bir özgürlüğe sahip olan birey, toplumsal sözleşme yoluyla sınırlı ve güvence altına alınmış medeni haklarına kavuşur (Hobbes’un �sahiplenici bireyciliği�). Modern hukuk devleti kurumsallaşmasının altında yatan temel kuram budur.

Spinoza ise bu geleneğin tümüyle dışında yer alır. Spinoza’da politiklik kavramı içkin bir kavramdır, yaşamın örgütlenişine içkin bir kavram. Doğal hakkın aşkın bir iktidara devrini tümüyle kurmaca olarak gören Spinoza’da, burjuva bireysel hak anlayışından radikal bir biçimde farklı bir hak anlayışı vardır. Spinoza’ya göre hak kavramı, güç kavramıyla eş uzamlıdır (yani, bu iki kavram aynı yerde başlayıp aynı yerde biter). Hak, yapay bir kurgu, virtüel bir olanak olamaz.

�Eyleme kapasitesi olarak tahayyül edilen ve tanınıp uygulanmaya açık olan (ya da olmayan) bir hak fikri saçmalık, ya da aldatmadır. Spinoza’da hak kavramı aktüelliğe, dolayısıyla aktiviteye tekabül eder.� (2)

�Evrensel doğanın doğal hakkı ve bunu takiben her bireysel şeyin hakkı, güçleri oranında yayılırlar: ve bu nedenle bir kişi kendi doğasının yasalarına göre ne yaparsa yapsın, bunu en yüksek doğal hakkıyla yapmış olur ve gücü olduğu oranda doğa üzerinde daha fazla hakka sahip olur.� (3)

Birey eyleyebildiği güç oranında bir hakka sahip olabilir ki, bu da hiçbir koşulda başka bir iktidara teslim edilemez ve bu anlamda başka bir iktidar tarafından temsil edilemez. Burjuva siyasetinde bireyin kamu otoritesi karşısındaki görev ve yükümlülükleriyle ilişkilendirilen hak kavramı, Spinoza’da varlığın eyleme gücüyle ilişkilidir. Bu yüzden de politik örgütlenme, sözleşme yoluyla güvence altına alınan bireyler üstü bir egemenlik biçimi olamaz. Bu örgütlenme Spinoza’da bir bedendir, tekil bedenlerin ortak etkinliklerini örgütlemek için kurduğu ontolojik bir beden. Spinoza, çıkar çatışmasına giren bireylerin özgürlüklerini negatif yoldan (doğal engellerden muaf olma) güvence altına almak için kendi güçlerini devrettikleri bir politik iktidar perspektifini kökten reddeder. Ona göre, politik beden bireyler topluluğu değil, ortak bir etkinlikte birleşen tekilliklerin oluşturduğu çokluktur. Çokluk, doğal hakkından feragat etmez, tam tersine bu hakkı güçlendirmek için politik bir beden kurar.

�Eğer iki şey bir araya gelirse ve güçlerini birleştirirse, ortaklaşa daha fazla hakka sahip olurlar, ve bunu takiben doğa üzerinde tek başlarına sahip olduklarından daha fazla hakka sahip olurlar, ve güç birliği yapan ne kadar çok olursa, bunlar kolektif olarak daha fazla güce sahip olacaklardır.(13)�Buna şu eklenmelidir ki, karşılıklı destek olmadıkça insanlar yaşamlarını sürdüremezler ve zihinlerini geliştiremezler. Sonuç olarak şu söylenebilir ki, insan soyunun doğal hakkı, insanlar genel haklara sahip olmadıkça, toprak tasarruflarını savunmak, kendilerini korumak, her türlü saldırıyı defetmek ve herkesin genel yargısına göre yaşamak için birleşmedikçe kavranamaz.(15)�İnsanların doğal hakları sivil durumda sona ermez. İnsanlar, doğal durumda olduğu gibi, sivil durumda da kendi doğasının yasalarına göre eylerler�Bu iki durum arasındaki temel fark ise, sivil durumda herkesin aynı şeyden korkması, ve herkesin aynı güvenlik zeminine ve yaşam tarzına sahip olmasıdır; şüphesiz bu, kişinin kendi muhakeme yetisini sınırlandırmaz.�(III, 3)

15. pasajda da görüldüğü gibi, politik örgütlenme, doğal hakkı güvence altına almak için kurulur, bu haktan vazgeçmek için değil. Spinoza egemenliğin kaynağını da buraya oturtur. �Çokluğun gücü tarafından belirlenen bu hak, genellikle Egemenlik olarak adlandırılır.�(III, 17) Egemenlik Spinoza’da, Balibar’ın ifade ettiği gibi, kolektif bir üretimdir. Tekil bireyler, kendi doğalarını [ ingenium ] kaybetmeden, daha büyük �toplumsal sözleşmecilerdeki gibi nicelik olarak değil, organik olarak daha büyük� bir beden oluşturduklarında, egemenliğin etkin bir öğesi oldukları için, bu iktidarı tanırlar. Çünkü bu iktidar, kendi taşıdıkları iktidardan farklı ve onu aşan bir iktidar değildir. İşte burada pozitif, kurucu bir iktidar tanımı vardır. Yani dönemin iktidar işleyişinin içinde şekillenen kavramla söylendiğinde, devlet [ civitas ], çokluğun kolektif bedenidir. Spinoza’nın her iki politik incelemesindeki ( Teolojik-Politik İnceleme ve Politik İnceleme ) en temel kaygı, politik bir örgütlenmenin nasıl korunacağıdır. Bu kaygıdan yola çıktığı için, Spinoza’nın arayışı da, insan doğasına en uygun politik örgütlenmenin hangisi olduğu sorunsalına yönelmiştir. Bu sorunsal etrafında Politik İnceleme ‘de dönemine kadar gelişen bütün egemenlik biçimlerini inceleyerek (monarşi, aristokrasi ve demokrasi), bunların kendi içsel zorunluluk yasalarına göre yetersizliklerini ve yıkım nedenlerini ortaya koymuş ve buradan insan doğasına en uygun politik örgütlenme biçimini kavramsallaştıracağı demokrasi başlığına geçmiş; fakat bu bölümü tamamlamaya ömrü yetmemiştir.

17. pasajın başına dönersek, çokluğun gücü kavramsallaştırması, Spinoza’nın bizim için taşıdığı değerin billurlaştığı yerdir: politik bedenin sahip olduğu gücün, çokluğun gücünden ayırt edilemezliği. Spinoza’nın dert edindiği politik mesele (Machiavelli’de olduğu gibi), çokluğun sahip olduğu arzuların aşkın bir iktidar tarafından nasıl maniple edileceği, nasıl yönetileceği değil, çokluğun, doğanın içsel zorunluluk yasasını anlayarak kendi arzularını nasıl yöneteceği ve bu anlamda nasıl özgürleşeceğidir. Spinoza bize, modern özgürlük kavramının tersine, pozitif bir özgürlük kavramı sunar. Spinoza, Descartes’in epistemolojik temelini attığı, Hobbes’un politik alana taşıdığı ve Kant’ın etik alanda temellendirmeye çalıştığı izole birey kavramından yola çıkmaz. Spinoza, burjuva siyaset teorisinin direği olan toplumsal olanın dışında tariflenen mutlak ve doğal olarak bağımsız bir varoluşu kabul etmez. Gerçek özgürlük, insanların kendi doğal güçleri ve hakları gereğince, eylemlerinin içsel zorunluluğunun farkına vararak ve kendi yargılarının peşinden giderek yaşamalarıdır. Yani özgürlük bir haktır. Kişinin, kendi yaşam hakkını birlikte (ortak bir etkinlik üzerinde) gerçekleştirebileceği insanlarla bir araya gelmesi ve kendi (bedensel ve zihinsel) gelişimini gerçekleştirebileceği araçlara ulaşmaya çalışması, politik örgütlenmenin özüdür. Bu da Spinozacı ontolojinin temel kavramı olan çaba [ conatus �varlığın varlığını sürdürme çabası]’dan farklı bir alan değildir. Bu kavramsallaştırma üzerinden Spinoza, Kant ve Hegel’in sözcülüğünü yaptığı özel alan-kamusal alan, birey/sivil toplum-devlet ayrımlarına daha başından girmeyi reddedip, bu tür ikillikleri toptan reddeder. Her türlü hiyerarşiyi, politik temsiliyeti ve tüzel dolayımı reddeder. Bu reddiyenin keskinliği, politik örgütlenmedeki toplumsal bağın ne olduğuna dair farklı bir duruşun benimsenmiş olmasından kaynaklanır. Burjuva geleneğinin kuramcıları arasında bu bağ, çıkarlar farklılığı ve özel çıkarın güvence altına alınmasıyken, Spinoza’da bu bağın dinamiği tümüyle insanın toplumsallığına dayanır. Var olma çabasını toplumsal olarak örgütlemek ve ortak bir etkinlik içerisinde ortak bir haz alarak, ortak bir arzuyu örgütlemek.

Karşımızda duran şey, ontolojiye içkin bir politik teoridir. Spinozacı sistemin metafizik (ontoloji), etik ve politik teori diye ayrılamamasının nedeni de budur. Varlık, etik, politik ve ontolojik alanlara ayrılamayacak kadar yekpare ve tam bir tözdür. Onun sistemini şu formülle özetleyebiliriz: Ontoloji=etik=siyaset. Çünkü bu üç alan aynı nedensellik ilkesine dayanır: varlığı koruma çabası. Spinoza’nın materyalist varlık anlayışı, varlığın öz ihtiyaçları ve öz gücü dışında, bağımsız hiçbir alan kabul etmez. Onda düz bir ontoloji buluruz, her türlü hiyerarşinin ve ikiciliğin dışında bir ontoloji. �Arzu insanın özüdür.� (4) ifadesi, tutkuları kölelik, aklı ise bilgelik olarak tarifleyip, bedenin akla itaat etmesi gerektiğini söyleyerek tahakkümü meşrulaştırmanın söylemini kuran geleneğin kökten bir reddiyesidir. Bireylerin arzularını belirleyen şey, diğer bireylerle kurduklar ilişkidir. Politik sorun da, bu arzunun kolektif bir biçimde örgütlenmesi sorunudur.

  1. Negri, Yaban Kuraldışılık (Savage Anomaly, University of Minnesota Press ), Otonom Yayıncılık’tan Kasım ayında çıkacak
  2. Etienne Balibar, Spinoza ve Siyaset (Spinoza et la Politique, Puf Yayınevi), s.60, Otonom Yayıncılık’tan Kasım ayında çıkacak
  3. Spinoza, Teolojik Politik İnceleme , II, Doğal Hak Üzerine (internetten alınmıştır)
  4. Spinoza, Törebilim, çev. Aziz Yardımlı, Duyguların Kökeni ve Doğası, duyguların tanımı 1

Cevap ver.

XHTML: Kullanabileceginiz tagler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>