Modern Siyasetin Mantığı: İktidar Diyalektiktir
12 June 2009
Modern felsefe geleneði içinde diyalektik, hiçbir þeyin kendi içinde olmayýp baþkayla baðlantýlýlýðý içinde düþünülebilmesine olanak veren, böylelikle özne ve nesne, akýl ve beden, düþünce ve pratik gibi türlü ikilikleri çözüme kavuþturan bütünlükçü bir felsefi yöntem olarak olumlanmýþtýr. Diyalektik, ikiliklerin bir bütünün dolayýmýyla birbirini yok etmeyen tersine yeniden üreten çeliþkiler biçiminde uzlaþtýrýlmasýnýn felsefesidir. Bu felsefenin kuruluþu ise, diyalektiði tarihsel-toplumsal alana taþýyarak ona daha önce görülmemiþ ontolojik bir anlam atfeden Hegel’e aittir. Hegel’deki göndermesiyle hatýrlayalým. Tin soyutlamasý altýnda karþýmýza çýkan bütün, tekilliklerde baþkalaþmak yoluyla kendiyle çeliþerek devinen mutlak hakikati/varlýðý ifade ederken, diyalektik mutlak bütünün bu çeliþkili devinimidir. Bununla birlikte sýnýflar mücadelesinin felsefesi ya da bilimi olma iddiasýndaki Marksizmler için diyalektiðin asýl önemi, karþýtlarýn çeliþmesinden doðan hareketi gösterebiliyor olmasýndan gelir. Buna göre diyalektik, mutlak olan her þeyin geçici karakterini ortaya koyan, kesintisiz oluþ ve yok oluþun yasasýdýr. Dolayýsýyla Hegel’den beslenen Marksizmlerin ortak noktasý, Hegel’de kendine baþkalaþarak kendini üreten varlýðýn çeliþkili devinimini veren diyalektiði, sýnýflar mücadelesinin yasasý olarak uygulamak olmuþtur. Tarihin motoru sýnýflar mücadelesiyse, sýnýflar mücadelesinin motoru karþýtlarýn çeliþmesidir. Ancak Hegel’de Tin soyutlamasý altýnda mutlak hakikatin/varlýðýn hareketini veren diyalektiðin, Marksist söylemde karþýtlarýn çeliþmesinin sürekliliði temelinde mutlak olan her þeyin geçiciliðini veren bir yasaya dönüþtürülmesi nasýl mümkün olabilmiþtir?
Bu soruya açýk bir yanýt ilk olarak, görülmesi gereken ancak yarým kalan bir hesabý tamamlamak adýna Marx’ýn ölümünden sonra Hegel’e geri dönen Engels’ten gelir. Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu’nda Engels, diyalektiðin kendinden çýkýp yine kendine geri dönen varlýðýn hareketi olma belirlenimindeki “kapalýlýk” ile hareketin sürekliliðini veren “çeliþki” belirlenimi arasýndaki görünürdeki karþýtlaþmayý, bu ikisini birbirinden baðýmsýzlaþtýrarak çözer. Sonradan Hegel üzerine Marksist söylemin adeta bir ezberi haline gelecek þekilde, Hegel’in dogmatik sistemini onun devrimci yönteminden ayýrýr. Hegel’de varlýðýn kendi bilincine ve mutlaklaþmasýna doðru ilerleyiþini veren sistemin tutuculuðu ile bu süreci sürekli bir oluþ ve yok oluþ olarak tasvir eden diyalektik yöntem çeliþki içindedir, öyle ki “Hegel’in öðretisinin devrimci yaný onun tutucu yanýnýn aðýrlýðý altýnda ezilip boðulmuþtur”.[i] O halde Hegel’de bilincin mutlak hakikate ulaþmasýyla sonlanan sistem bir kenara býrakýlmalý, bu sistemden kopartýlan diyalektik, mutlak olan her þeyi “gerçeksizleþtiren” gerçek dünyanýn hareketi olarak tekrar ayaklarý üstüne oturtulmalýdýr. Hegel’in öðretisinin Marksist düþünce tarafýndan alýmlanmasýnýn bu ana ekseni bildiðimiz üzere sonradan da deðiþmeyecek, Marksizm diyalektik materyalizm söylemi altýnda Hegel diyalektiðinin radikal bir savunusuna dönüþecektir. Ancak sistem ve yöntem arasýnda yapýlan bu ayrým, diyalektiði maddeci bir felsefi yöntem olarak derhal kullanýþlý hale getirmekle birlikte Marksist söylem içinde önemli bir kör noktanýn yaratýlmasýna neden olmuþtur. Kurgusal sistem ve devrimci yöntemi karþýtlaþtýrma, diyalektiðin Hegel’deki ontolojik önemini ve üstelik de maddeci bir ontolojiye göndermesini unutturmuþtur. Bugüne kadar Hegel’i kurgusallýk ve gerçeklik, idealizm ve materyalizm arasýndaki çatýþma içinde anladýk ve eleþtirdik. Bu yüzden Hegel’de diyalektiðin, maddi iliþkilerin üretimine ve yeniden üretimine içkin bir mantýk olarak kuruluþunu görmedik. Sistemini eleþtirirken, mantýðýný eleþtirisiz kabul ettik. Hegel’in öðretisindeki kapalýlýðý onun kurgusallýðýndan kaynaklanan bir þey gibi algýlayarak, diyalektiðin çeliþki mantýðýnýn tutuculuðunu sorgulamanýn önünü kestik. Emek ve sermaye arasýndaki antagonist çatýþmayý diyalektik çeliþkiye oturtarak aslýnda Hegel’in mutlaðýný sermaye biçiminde yeniden ürettik. Antagonizmaya dayalý çatýþmayý diyalektik çeliþki üzerine oturtulmuþ çatýþmanýn tutuculuðu altýnda ezdik. Tam da bu yüzden Hegel’le hesabýmýz hâlâ sürüyor. Emeðin özgürleþme felsefesi, önümüzde Hegel’le yeni bir çatýþma alaný açýyor.
Hegel’in materyalizmi
Diyalektiðin Hegel’in sisteminden devrimci bir yöntem olarak ayrýþtýrýlabilmesi, onun öðretisinin esas itibariyle bir idealizm olarak eleþtirisi temelinde mümkün olabilmiþtir. Maddi dünyanýn hareketinin bilincin hareketi olarak soyutlanmasý, Hegel’in kurgusallýðýnýn temelidir. Bu kurgusal temel çekilip alýndýðýnda ve bilincin yerine madde konulduðunda geriye doða ve tarihin ilerlemeci hareketini veren diyalektik süreçler kalýr. Bu okuma, idealizmin bilincin kurucu etkinliðini öne çýkaran öznelciliðine karþý materyalizmin nesnelciliðini olumlar. Ýronik olan þudur ki Hegel, içinde bulunduðu dönemin idealizm ve materyalizm söylemleriyle tam da bu zemin üzerinde çatýþma halindedir. Ýnsan etkinliðinin ötesinde doða da dâhil olmak üzere tüm gerçekliði adeta bilincin etkinliði haline getiren idealizmin öznelciliðine karþý ne kadar mesafeliyse, doðada iþlemekte olan, insan öznelliðine kör rasyonel yasalarýn ayný zamanda toplumun iþleyiþ yasalarý olduðunu savunan mekanik materyalizme de o kadar mesafelidir.[ii] Aslýnda karþýtlýklarýn uzlaþtýrýlmasýnýn felsefesini kurmuþ olan Hegel gibi bir filozof açýsýndan bu konum hiç de þaþýrtýcý olmamalýdýr. Onunki idealizm ve materyalizm karþýtlaþmasýndan ortaya çýkan özne ve nesne ikiliðini tarihsel ve toplumsal gerçeklik zemininde çözen diyalektik bir ontolojidir. Nitekim Hegel zamanýn idealist filozoflarý içinde dünyayla, maddi gerçeklikle en çok ilgilenmiþ, metafiziðin akýlsallýðýný tarihsel ve toplumsal maddi iliþkilere içkin bir þekilde kurmuþ olan filozoftur. Onun tarihsel süreç içinde tekillikler üzerinden kendini açýmlamak yoluyla kendi bilincine varan Tin fikri, hem insanýn tekil eylemlerini hem de bu eylemlerden oluþmakla birlikte onlarýn ötesinde yer alan tarihsel ve toplumsal bir gerçeklik alanýný bir bilinç söylemi altýnda özgürleþtirmiþtir. Hegel’de devingenliði olan, oluþ halindeki canlý bir Tin düþüncesi, kurucu bilinci tarihselliðe ve toplumsallýða sahip bir varlýk olarak koyan maddi bir ontolojiye gönderme yapar. Öyleyse Hegel’inki, zamanýn idealistleri karþýsýnda nesnelci, materyalistleri karþýsýnda ise öznelci bir pozisyondur. Bu ontolojinin iþleyiþini veren diyalektik ise, sadece bilincin farklý belirlenimleri arasýndaki geçiþleri veren soyut bir mantýk deðil, öznelliðin ve nesnelliðin, akýlsallýðýn ve olgusallýðýn bir bütün dolayýmýyla birleþtirilmesine olanak veren ontolojik bir mantýktýr. Diyalektik Hegel’de, nesne anlamýnda deðil tarihsel ve toplumsal anlamda maddi iliþkilerin dolayýmýyla kurulmuþ olan akýlsallýðýn yapýsýdýr. Hegel’in þu meþhur sözünü hatýrlayalým: Ussal olan edimseldir, edimsel olan ussaldýr. Ussallýða edimselliðini, edimselliðe ussallýðýný veren ayný diyalektik süreçtir. Buradan itibaren Hegel’in dogmatik sistemi ve devrimci yöntemi arasýnda yapýlan keskin ayrým bulanýklaþýr. Söz konusu olan artýk karþýtlarýn çeliþmesi temelinde hareketin yasasýný veren diyalektiði içinde saklayan “mistik bir kabuktan” daha ziyade, akýlsallýðýn olgusallýðýn dolayýmýyla kuruluþunu veren diyalektik bir ontolojidir. Bu nedenle Hegel’in diyalektik yöntemi, sistemiyle bütünlük içindedir. Yöntemini aldýðýnýzda, sistemi de onunla birlikte gelecektir.
Aslýnda Hegel’in idealistlerin en maddecisi olduðu Marksizm tarafýndan keþfedilmemiþ bir þey deðildir. Yine Engels Klasik Alman Felsefesinin Sonu’nda idealist felsefelerin giderek maddi bir içeriðe bürünmesi yönündeki eðilimden bahseder. Ama Hegel’in, sýrf felsefi bir sistem kurmak gereðinden ötürü, mutlak varlýk olarak Tin soyutlamasýný yaparak yönteminin maddeci ve devrimci sonuçlarýndan taviz vermek zorunda kaldýðýný öne sürer. Mutlak varlýk sisteminin idealizmi ve kapalýlýðýndan kurtarýldýðýnda, diyalektik maddi dünyanýn kesintisiz oluþ ve yok oluþunun yasasý olarak ortaya konulabilir. Ancak bu hâlâ sistem ve yöntem ayrýmýnýn bir sonucu olarak, Hegel’e sisteminin salt içeriði yönünden getirilen bir eleþtiridir. Bu eleþtirinin etkisi altýndaki Marksist söylem, onu salt çeliþkinin varlýðý ortadan kaldýrdýðý bir olumsuzlama felsefesi olarak varsayabilmiþtir. Oysa Hegel’in ontolojisindeki kapalýlýk, tarihte kendini açan mutlak ve soyut bir varlýðýn tasarlanmýþ olmasýndan deðil, tasarlanmýþ olan bu varlýðýn kendini sürekli kendiyle çeliþerek üretmesine dayalý diyalektik döngüsellikten gelir. Marksizm içindeki yapýsalcý eðilimlerde olduðu gibi, bilincin yerine maddeyi koyduðunuzda kapalýlýk ortadan kaldýrýlmýþ olmaz, tersine maddi bir yerden yeniden üretilir. Hegel’de bir olarak düþünülmüþ bu varlýk hem bir önvarsayým hem de sonuçtur. Bu döngüsellikten dolayý Hegel diyalektiðinde çeliþki, varlýðý yok etmez tersine yeniden üretir. Çeliþki, varlýðýn devindirici ilkesi, onun bir belirlenimidir. Çeliþkinin olumsuzlanmasýnýn sonucu yine varlýðýn olumlanmasýdýr. Tin’in sistemin hem baþlangýç hem de bitiþ noktasý olarak düþünülebilmesini olanaklý kýlan þey, tam da varlýðýn kendi çeliþkileriyle yeniden üretimini öngören bu diyalektik ontolojidir. Nitekim Hegel’in bu diyalektik ontoloji üzerine kurulu Hukuk Felsefesi’nde, mutlak Tin karþýmýza tarihsel ve toplumsal bir gerçeklik olarak iktidar biçiminde çýkar.
Hegel’in Hukuk Felsefesi ve devlet
“Ýki tür yasa vardýr: Doða Yasalarý ve Tüze (Hukuk) Yasalarý. Doða yasalarý saltýktýrlar ve olduklarý gibi geçerlidirler…Bu yasalarýn ölçütü bizim dýþýmýzdadýr ve bilgimiz onlara hiçbir þey katmaz. Tüzenin bilgisi de bir yandan böyledir, bir baþka yandan deðildir…Tüze yasalarý koyulan, insanlar tarafýndan türetilen þeylerdir. Ýnsanýn iç sesi kaçýnýlmaz olarak bunlarla çatýþmaya düþebilir ya da anlaþabilir. Ýnsan dýþsal olarak varolanda durup kalmaz, tersine haklý olan için ölçüyü kendi içinde taþýdýðýný ileri sürer…Doðada en yüksek gerçeklik genel olarak bir yasanýn olmasýdýr, tüze yasasýnda þey var olduðu için geçerli deðildir, tersine herkes onun kendi ölçütüne karþýlýk düþmesini ister. Burada öyleyse var olan ile olmasý gereken arasýnda, kendinde ve kendi için var olan ve deðiþmeden kalan Hak ile hak olarak geçerli olmasý gerekenin belirleniminin keyfiliði arasýnda bir çatýþma olanaklýdýr…kendinde ve kendi için varolan Hak ile baþýna buyrukluðun hak olarak geçerli kýlmak istediði þey arasýndaki bu karþýtlýklarda Hakký temelden öðrenme gereksinimi yatar. Hakta insan kendi usu ile karþýlaþmalýdýr, öyleyse Hakkýn ussallýðý irdelenmelidir ve sýk sýk yalnýzca çeliþkilerle ilgilenmesi gereken pozitif tüze bilimi ile karþýtlýk içinde bizim bilimimizin sorunu budur.”[iii]
Hegel’in en baþta hukuk yasalarýný var olduklarý için deðil herkesin kendi ölçütüne denk düþtüðü oranda geçerli olan yasalar olarak düþünmesi, Hegel’de toplumsal iliþkiler alanýnýn düzenleniþinin doðrudan siyasal olarak öngörüldüðünün açýk bir göstergesidir. Nitekim onun hak kavramýnýn, bireyin kendi dolayýmsýzlýðý içindeki istenci olarak tanýmlanan soyut haktan istencin öznelliðinin nesnellikle bütünleþmesi olarak öngörülmüþ devlette en yüksek derecesine eriþmesi, hak kavramýnýn doðrudan bu siyasi içerikle konulmuþ olmasýndan gelir. Bu siyasal içeriði çözümleyebilmek adýna önce Hegel’de hak kavramýnýn nasýl konulduðundan baþlayabiliriz.
Tekil bir istencin kendine sadece kendi bireyselliði içinde baðlý olduðu ve bu dolayýmsýz istencin ifadesini mülkiyette bulduðu soyut hak, Hakkýn ilk belirlenimini oluþturur. Bunu takiben, bu istencin kendinde olmaktan çýkarak kendi için haline geldiði ve istencini nesnelleþtirmek arzusunda nesnellik alanýný tanýyarak kendi öznelliðinin bilincine vardýðý ahlak belirlenimi gelir. Ýstencin öznelliði, nesnellikle karþýtlaþma içinde bu belirlenimde belirginleþir. Ancak istencin öznelliði ve nesnellik arasýndaki iliþki burada hâlâ dýþsaldýr. Hak kavramýnýn en yüksek belirlenimini oluþturan etik yaþamda ise, istencin öznelliði ve nesnellik arasýndaki bu karþýtlaþma ortadan kalkar ve Hak kavramý hem öznel istençte hem de nesnellikte olgusallaþmasýný bulur. Hak kavramý gerçekleþmesiyle bütünleþir. Çünkü burada ussal ve zorunlu olarak verili bulunan kavram, öznel istençler yoluyla edimselliðine, öznel istençler ise öznel ereklerini nesnel ereðe çevirmek ve böylelikle evrensel bir töz olarak kendi bilinçlerine varmak yoluyla ussallýklarýna kavuþur. Bireysellik ilkesinin evrensellik ilkesiyle bütünleþmesi ve ussal olarak konulmuþ bulunan kavramýn ayný zamanda istenç tarafýndan bu þekilde etkin hale getirilmesi devlette gerçekleþir. Ussallýðýn en yüksek gerçekleþmesini bulduðu devlet o halde Hak kavramýna içsel olarak konulmuþ bulunan “olan” ile “olmasý gereken”, “nesnellik” ve “öznellik” arasýndaki kutuplaþmanýn nihai olarak giderilmesinin alanýdýr. Onda hem bireysellik hem de evrensellik gerçekliðine ve somutluðuna kavuþur.
Hegel’in hukuk felsefesinin bu soyut þemasý, ancak Hegel’in içinde bulunduðu yüzyýlýn egemenlik biçiminin maddi iliþkileri temelinde anlaþýlýr kýlýnabilir. Hegel’de Hak kavramýnýn, istencin kendi dýþýndaki bir þeyi dolaysýzca kendi nesnesi olarak aldýðý mülkiyetten, istencin kendi kendini nesne alarak kendi tözsel bilincine vardýðý devlete doðru geliþtirilmesi, bize birey ve toplum, toplum ve devlet iliþkisinin Hegel’deki tanýmlanýþýný verir. Öznenin kendi dýþýndaki bir nesneyi alarak edimselleþmesi ve buradan yine kendi içine yansýmasýyla soyutlanan özbilincin yapýsý aynen devlete aktarýlmýþtýr. Devletin kendine geri dönüþ hareketini tamamlamasýný saðlayan nesne konumundaki dolayým birey ve toplumdur. Söz konusu olan devletin bireyi ve toplumu nesneleþtirerek mülkleþtirmesidir. Bilincin kendini nesne olarak alabilmesi fikrinin arkasýnda, akýlsal bir varlýk olarak düþünülmüþ devletin yine akýlsal varlýklar olarak bireyi ve toplumu kendine konu edinerek mal edinmesi yatar. Nitekim Hegel’in içinde yaþadýðý dönemde, feodal egemenlik biçiminden modern devlete geçiþin ortaya koyduðu birey, toplum ve devlet denklemi hâlâ çözülmeye muhtaç durumdadýr. Bireyin doðal hakký ve devletin egemenlik hakkýnýn karþýtlaþtýrýlmasý temelinde kurulu sözleþme teorileri bu denklem açýsýndan ancak kýsmi bir çözümdür. Çünkü sözleþmede öznel istenç olarak birey ile nesnel istenç olarak devlet hâlâ dýþsal olarak tanýmlanmýþtýr. Siyasetin diliyle söylersek, bireyin devlet yaþamýna katýlýmý ve devletin bireyin ve toplumun yaþamýna nüfuzunun nasýl saðlanacaðý boþluktadýr. Hegel’in devlet felsefesi tam da bu boþluk üzerine bir düþünmedir. Bireyin hakkýnýn devletin hakkýnda somut ve gerçekliðine ulaþtýðý iddiasý, bu boþluðu doldurmak yönündeki bir giriþimdir. Tam da bu nedenle Hegel’de, ister Hobbes’ta olduðu gibi herkesin birbiriyle yaptýðý bir sözleþmeyle doðal hakkýndan vazgeçerek egemenin tek doðal hak sahibi kýlýnmasý, isterse Rousseau’da olduðu gibi herkesin herkesle yaptýðý bir sözleþmeyle genel iradeyi oluþturmasý biçiminde olsun, devletin doðasý sözleþme temeline oturmaz. Bireyin devlet hakký karþýsýndaki hakký devredilebilir bir özel mülkiyet olarak düþünülemeyeceði gibi devlet de farklý istençlerin bir ortaklaþmasý olarak tanýmlanamaz. Birey ve devlet arasýndaki iliþki, ne ortak çýkarlar üzerinden birbirine baðlanma ne de varlýðýný sürdürebilmenin güvencesi olarak bir biat iliþkisidir. Hegel’e göre her iki durumda da öznel ereklerin nesnel ereðe dönüþümü ya da tersten devletin öznel istençler tarafýndan evrensel bir erek olarak alýnmasý, istencin bireyselliðinin yadsýnmasýyla mümkün olabilir. Bu yadsýma, Hobbes’ta gördüðümüz gibi þiddet tekelini elinde tutan devletin despotizmiyle önsel olarak güvence altýna alýnabilir. Ya da Rousseau’da olduðu gibi, sanki bireyler daima bütünün yaptýðýný yapar gibi bir kabule dayanan genel irade yanýlsamasýnýn çökmesiyle sonradan gerçekleþebilir. Hegel’e göre Fransýz Devrimi’ni takip eden Terör dönemi tam da Rousseau’nun hiçbir bireyselliðe ve ayrýma yer býrakmayan bu genel irade tasarýmýnýn sonunda evrenselliði nasýl þiddet ve zor yoluyla saðlamak zorunda kaldýðýnýn çok somut bir örneðidir. Evrensellik kutbundan bakýldýðýnda ise, Hegel için devlet hak kavramýnýn en yüksek belirlenimi olarak kendinde ve kendi için evrensel bir erektir ki var olmasý öznel istençlerin keyfiliðine baðlý deðildir. Bir devlette olmak ya da olmamak da öznel istence baðlý olarak düþünülemez, devlette olmak herkes için mutlak zorunluluktur. Çünkü devlette yaþamak insanýn ussal belirlenimidir. Öyleyse özellikle liberalizmin Hegel’in hukuk felsefesinin gerçekte bireyselliði olumlayan bir hak felsefesi mi yoksa bireyin devlete tabi kýlýnmasýný öngören bir devlet felsefesi mi olduðu sorusu Hegel açýsýndan boþ bir sorudur. Liberalizm, birey ve toplumu, birey ve devleti uzlaþmaz karþýtlýklar olarak koyar. Oysa Hegel bireyi ve devleti ayný doða olarak düþünür. Ýnsan doðadan ona tinselliðini veren özgürlüðü yoluyla ayrýlýr. Devlet ise özgürlüðün en yetkin cisimleþmesidir. Bu nedenle Hegel’de birey ve devletin birliði bir çýkar ya da inanç sorunu deðil özdeþlik olarak konmuþtur. Bu özdeþlik ayný zamanda onlarýn ayrýmlarýnýn önkoþuludur. Bu özdeþlik sayesinde hem Rousseau’da soyut olarak konulmuþ bireysellik hem de Hobbes’ta soyut olarak konulmuþ evrensellik somutlaþarak gerçek hale gelir. Öyleyse sözleþme teorilerinin ötesine geçerek, birey, toplum ve devletin birliðinin, ister korku isterse çýkar ya da eðilimler temelinde istençlerin ortaklaþmasý olarak deðil de özdeþlik olarak kurulabilmesi nasýl mümkün olabilir? Hegel’de bu özdeþlik salt akýlsal olarak deðil, devletin üretiminin ve yeniden üretiminin somut ve maddi iliþkileri içinde konulmuþtur.
Ýktidar Diyalektiktir
“Mantýðýn en önemli kazanýmlarýndan biri de þudur ki mantýk, bir karþýtlýk içinde yer aldýðý için aþýrý bir uç konumuna sahip olarak belirlenmiþ bir uðraðýn aþýrý bir uç olmaktan çýktýðýný ve ayný zamanda bir orta terim olmasý sonucu organik bir uðrak durumuna geldiðini gösterir.”[iv]
Hegel’de birey, toplum ve devletin özdeþlik olarak konulabilmesi bu diyalektik mantýk itibariyledir. Maddi yaþamýn örgütlenmesine gelindiðinde bu mantýðýn iliþkiler ve kurumlar olarak cisimleþtirilmesi elbette zorunludur. Ancak bu Hegel’in de dürüstçe belirttiði gibi gerçekten devletin ne olmasýna gerektiðine dair bir öðreti deðildir. Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin daha en baþýnda belirttiði iddiasý, devletin ne olmasý gerektiðini söylemek deðil, onu kendi içinde ussal bir þey olarak kavramak ve betimlemektir. Bu duruþ noktasýndan Hegel’in modern egemenlik kuramýna asýl katkýsý, gerçekten de iktidarý bir þey ya da aygýt olarak deðil mantýk söylemi altýnda bir iliþkisellik olarak koymuþ olmaktýr. Politik duruþ noktalarýnýn farklýlýðýna raðmen, Hegel’i iktidarý özneleþtirerek nesneleþtiren bir iliþkisellik olarak tanýmlayan Foucault’yu öncelemiþ bir düþünür olarak almak hiç de abartýlý olmayacaktýr.
Gerçekten de Hegel’de onun hakkýn temel belirlenimi haline getirdiði istenç açýsýndan düþünüldüðünde, öznellik ve nesnellik birbirine hiç nüfuzu olmayan kaskatý karþýtlýklar olarak konulmuþ deðildir. Tam tersi “özne”ye özgü erek olarak tanýmlanan öznelliðin koþulu, onun kendi dýþýnda bir þeyi kendine nesne alarak edimselleþmesi ve olgusallaþmasýdýr. Olgusallaþmasýnda ise öznellik nesneldir. O halde özne, öznellik ve nesnelliðin diyalektik birliðidir. Artýk öznenin ya da özdeþliðin duruþ noktasýndan geriye bakýldýðýnda, nesne öznenin karþýtý deðil tam tersi onun öznelliðinin dolayýmlanmýþ biçimidir. Nesne, özne ve öznelliðin arasýndaki orta terimdir. Nesne olarak alýnmýþ olmak, kendi için deðil baþkasý için öznellik olarak konmuþ bulunmaktýr. Nesneleþmek baþka için özneleþmek, özneleþmek ise baþkayý nesneleþtirmektir. Hegel’in meþhur kendinde varlýk ve kendi için varlýk ayrýmý, özne ve nesne arasýndaki bu iliþkiselliðe oturur. Dolaysýzlýðý içinde varlýk Hegel için soyut ve belirsiz bir þeydir, onun kendine belirli bir varlýk vererek kendi için haline gelmesi ancak bir baþka dolayýsýyladýr. Hegel’de varlýðýn ilksel eylemi kendini olumlama deðil baþkasýný olumsuzlamadýr. O halde nesneyle ya da baþkayla karþýtlaþmasý içinde konulmuþ olan bu varlýk, yapma gücü deðil yaptýrma gücüdür. Hegel’de özne iktidar, iktidar ise diyalektiktir. Bir yandan öznenin bütün hýrsý ve eðilimi, kendisine göre baþka olan, kendisiyle karþýtlaþan þeyi kendine nesne olarak mal etmektir. Öte yandan da öznenin, olumsuzlamanýn doðasý gereði, kendini özne olarak üretimi nesneyle çeliþkisinin sürekli yeniden üretimini gerektirir. Olumsuzlama, çeliþki üretimidir. Çeliþki nesnel ya da olumsal deðildir. Baþkayý kendisine nesne olarak alarak çeliþkiyi koyan öznenin kendisidir. Çünkü nesneyle çeliþkisi ortadan kalktýðýnda özne de yok olur. Hegel’in diyalektiði, aþýrý uçlarýn öznenin organik bir uðraðý haline getirilmesine olanak veren tam da bu mantýktýr. Özne tarafýndan konulduðu için, çeliþki varlýðýn uzlaþmaz karþýtý deðil onun kendisini olumlamasýnýn olumsuz uðraðý, onun dolayýmlanmýþ ya da baþkalaþmýþ biçimidir. Diyalektik, kendini olumlamak için baþkasýný olumsuzlamaya ihtiyaç duyan varlýðýn iliþkiselliðidir. Diyalektik bir iktidar teknolojisidir. Aþýrý uçlarýn çeliþki biçiminde özneleþtirilerek nesneleþtirilmesinin maddiliðidir. Bu temel sayesindedir ki Hegel’in devleti organik bir bütün olarak tasavvuru, birey ve toplum ile devlet arasýndaki çeliþkileri yok saymaz. Tam tersine devlet, çeliþki üretiminin kendisidir. O halde devlet aklý, aþýrý uçlarýn çeliþki olarak özneleþtirilebileceði dolayým alanlarýnýn yaratýlmasýný öngörür. Nitekim Hegel’de aþýrý uçlarýn çeliþki biçiminde bütünün organik bir uðraðý olarak konulmasý somut ve maddidir. Hegel’in Tin soyutlamasýndaki filozof dehasýyla bizi inandýrmaya çalýþtýðý gibi gerçeklik zorunlu olarak diyalektik deðildir ama Tin’in bu dünyadaki yürüyüþünü veren devlet diyalektik olarak iþler ve çalýþýr. Devlet aklý diyalektiktir ve Hegel’de en somut halini temsiliyette ve meclislerde bulur:
“Dolayým organý olarak düþünülen meclisler, genel olarak hükümet gücü ile tekil bireyler ve özel alanlar halinde daðýlmýþ halk arasýnda yer alýrlar. Görevleri onlarý devlet ve hükümet duygusuna olduðu kadar bireylerin ve özel topluluklarýn çýkarlarý duygusuna da sahip olmak zorunda býrakýr. Ayný zamanda bu durum, [a] krallýk gücünün bütünden kopmasýný ve aþýrý bir uç olarak, yani keyfi bir zorbalýk olarak görünmesini önlemek için, [b] bireylerin, komünlerin ve korporasyonlarýn özel çýkarlarýnýn bütünden kopmasýný önlemek için ve son olarak ve özellikle [c] bireylerin kendilerini, organik olmayan bir kanýlar ve istekler tehlikesiyle karþý karþýya ve organik devlete karþý yýðýnsal zor kullanmaya yatkýn bir kalabalýk, bir yýðýn olarak göstermelerini önlemek için, meclislerin hükümet gücü örgütüyle ortaklaþa hareket etmelerinin gerektiði anlamýna gelir.”[v]
Öyleyse Hegel’de genel çýkara karþý aþýrý bir uç gibi konulmuþ bulunan özel çýkarlarýn devlet tarafýndan özneleþtirilmek suretiyle onun organik bir uðraðý haline geliþi, meclisler ve temsiliyet iliþkileri dolayýmýyladýr. Temsiliyet, özel çýkarlara siyasallaþmanýn, genel çýkara toplumsallaþmanýn alanýný açar. Temsiliyetin dolayýmý sayesinde, özel çýkarlar siyasal bir güç olarak özneleþirken, genel çýkar toplumsal bir güç olarak nesnelleþir. Artýk özel çýkar ve genel çýkar arasýnda birbirini yok eden bir karþýtlaþma yoktur. Siyasal bir güç olarak özneleþmesinde özel çýkar genel çýkarý, toplumsal bir güç olarak nesnelleþmesinde genel çýkar özel çýkarý üretir. Bu noktadan itibaren, özel çýkar genel çýkarýn, genel çýkar özel çýkarýn dolayýmlanmýþ biçimidir. Aþýrý uçlarýn birbirinin dolayýmý haline geldiði meclislerde, özel çýkar ve genel çýkar her çeliþmelerinde birbirlerini yeniden üretir. Varlýklarýný üretiminin alaný, karþýtlaþmalarý haline gelir. Gerçekten de Hegel’de devlet, Hobbes ve Rousseau’da olduðu gibi genel çýkarýn kendisi deðildir. O genel çýkarýn özel çýkarda, özel çýkarýn genel çýkarda dolayýmlanmasýnýn maddi iliþkiselliðidir. Bu iliþkiselliðin kuruluþu ise, aþýrý uçlarý bir dolayým iliþkisi altýnda birbirini yeniden üreten çeliþkiler olarak özneleþtiren diyalektiktir. Unutmayalým ki Hegel’in içinde bulunduðu dönem, burjuva toplumsal güçlerin feodal siyasal güçlerle karþýtlýk içinde iktidar talebinde bulunduðu, aristokrasi ve burjuvazi arasýndaki savaþlarla, baþarýlý ve baþarýsýz burjuva devrimleriyle sarsýlan bir dönemdi. Gerçeklik ve onun koyduðu sorunlarla iliþkisini asla koparmamýþ bir filozof olarak Hegel gerçekten de savaþan maddi toplumsal güçleri uzlaþtýracak siyasal bir alanýn imkaný üzerine düþünmektedir. Hegel devlet öðretisini, tam da burjuva birey ve toplumun yadsýnmasý deðil siyasallaþtýrýlarak devletin gücüne dönüþtürülmesi temelinde kurmuþtur. Bütün felsefi görünümüne raðmen, tekillik ve evrenselliðin özdeþliðinin saðlanmasý sorunu, açýða çýkmýþ toplumsal güçlerin hareketine nasýl yön verilebileceðiyle ilgili doðrudan politik bir sorundur. Burjuvazinin iktidar eðitimini henüz tamamlamadýðý bir dönemde, liberaller Hegel’in devlet felsefesi karþýsýnda dehþete düþebilmiþtir. Oysa onun felsefesi, sonradan burjuvazinin siyasal aklýnýn temeli olarak sahiplenilecek ve burjuvazi Hegel’in kendisine saðladýðý silahlarý kendi karþýtý emeðe doðrultacaktýr. Hegel’in özneleþtirerek nesneleþtiren diyalektik mantýðý en olgunlaþmýþ biçimini, 20. yüzyýl burjuva demokrasilerinde bulacaktýr.
Hegel diyalektiðinin eleþtirisi: Marx
Hegel’i sistem ve yöntem ayrýmý üzerinden okuduk ve eleþtirdik. Onun sistemini eleþtirirken mantýðýný eleþtirisiz kabul ettik. Emek ve sermaye arasýndaki antagonizmayý, ücretli emek ve sermaye arasýndaki diyalektik çeliþkiye indirgedik. Aþýrý bir uç olarak emeðin, ücretli emek biçiminde sermayenin çeliþkisi olarak özneleþmesini görmedik. Ücretli emek ve sermaye arasýndaki çeliþkinin, sermayeyi nasýl yeniden ürettiðini çözümleyemedik. Burjuva demokrasisinin temsiliyet iliþkileri altýnda özneleþtik, ücretli emeðin toplumsal ve siyasal çýkarlarýný savunarak, sermayenin emeði ücretli emek olarak sýnýflaþtýrmasýný devam ettirdik. Devleti bir sýnýf üretme iliþkisi olarak eleþtiremedik. Oysa Marx daha Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleþtirisi’nde Hegel’in diyalektiðinin çeliþki mantýðýnýn tutucu özünü ortaya koyabilmiþti. Hegel’in devlet felsefesinde halk ve hükümet arasýnda, hükümet ile meclis arasýnda, halkla meclis arasýndaki çeliþkilerin sürekli bir dolayým alanýnýn oluþturulmasýyla hem ortadan kaldýrýlmasýný isteyen hem de her uðrakta bu çeliþkileri yeniden koyan bu mantýðý þöyle eleþtirmiþti:
“Tüm bu ‘dolayým’ saçmalýðýný soyut, mantýksal dýþavurumuna indirgeyen ve ona hiçbir bozulmayý, hiçbir derece ayrýmýný hoþ görmeyen bir biçim veren Hegel’in, bu saçmalýðý ayný zamanda Mantýðýn bir kurgusal gizemi olarak, ‘Usa uygun iliþki’ olarak ve Usun ‘tasým’ý olarak sunmasý da dikkati çekiyor. Gerçek uçlar, tam da gerçek uçlar olduklarý içindir ki dolayýmlandýrýlamýyor. Ayrýca dolayým gereksinimi de duymuyor, çünkü onlar kendi özleri gereði çatýþýyor. Ortak hiçbir þeyleri olmuyor, biri ötekini anlayamýyor ve tamamlayamýyor. Hiçbiri kendinde ötekinin isteðini, gereksinimini, öncelemesini taþýmýyor. (Ama Mantýðýnýn temel ikiciliði nedeniyledir ki Hegel, evrensellik ve tekilliði, yani tasýmýn soyut öðelerini, gerçekten karþýt terimler olarak düþünüyor. Bu konunun geri kalaný, Hegelci Mantýðýn eleþtirisine giriyor.)”[vi]
Biraz sonra Marx, Hegelci diyalektik mantýðýn, birbirine karþýt ve gerçekten aþýrý uç konumunda iki varlýðýn birbiriyle çatýþmasýnýn deðil, ayný varlýðýn farklý varoluþ biçimleri arasýndaki çeliþkinin dolayýmlandýrýlmasýnýn mantýðý olduðunu þöyle dile getiriyor:
“Eðer ayný varlýðýn varoluþ biçimleri arasýndaki ayrým, özerkleþmiþ soyutlama (baþka bir þeyin soyutlanmasý deðil, ama kolayca anlaþýlabileceði gibi kendi kendinin soyutlanmasý) ile, yani karþýlýklý olarak birbirini dýþtalayan iki varlýðýn gerçek karþýtlýðý ile karýþtýrýlmasaydý, þu üç yanlýþlýktan kaçýnýlabilirdi:
1. Birinci yanlýþlýk yalnýzca bir ucu gerçek olarak kabul etmeye ve dolayýsýyla bu soyutlama ve bu tekyanlýlýða gerçek payesini vermeye dayanýyor. Bu da bir ilkenin, kendinde bir bütünlük olarak ortaya çýkacak yerde, bir baþkasýnýn basit bir soyutlanmasý olarak görünmesi sonucunu veriyor.
2. Ýkinci yanlýþlýk, gerçek bir karþýtlýðýn þiddetlenmesi karþýsýnda, bu karþýtlýk iki ucun kendi bilinçlerine vardýðý ve savaþým kararýný alevlendiren karþýlaþmasýna dönüþtüðü zaman, bunu zararlý ve önlenmesi gereken bir þey olarak görmeye dayanýyor.
3. Üçüncü yanlýþlýk da bu çatýþmayý dolayýmlandýrmak için çabalamaya dayanýyor.”[vii]
Marx, burada Hegelci diyalektik mantýðýn karþýsýna uzlaþmaz karþýtlýklarýn mantýðýný koymuþtu. Diyalektik dolayýmlama, gerçek bir karþýtlýðýn þiddetlenmesi karþýsýnda bu savaþýmý önlemeye çabalamakken antagonizma, birbirini dýþtalayan iki varlýðýn çatýþmasýný özgürleþtirmekti. Diyalektik mantýk, gerçekte iki karþýt varlýðýn, farklardan birinin diðerinin soyutlanmasý haline getirilerek massedilmesiyken, antagonizma bir farkýn baþka bir farký olumsuzlamasýydý. Emek ve sermaye, diyalektik dolayýmýn kutuplarý deðil, birbiriyle antagonist farklardý. Marx, Hegelci diyalektik mantýðýn kapalýlýðýný antagonizmanýn mantýðý temelinde eleþtirmiþti. Bu henüz felsefi temelde geliþtirilmiþ bir eleþtiriydi, politik bir eleþtiriye dönüþebilmesi ancak emeðin sermaye karþýsýnda politik bir güce dönüþmesiyle mümkündü. Ne yazýk ki 1848 devrimlerinde yenildik. Sermayenin diyalektik iþleyiþinin tahakkümüne girerek emeði ücretli emek biçimi altýnda özneleþtirdik. 1848’e kadar Marx için her kriz devrimdi. 1848’ten sonra ise ücretli emek ve sermaye arasýndaki diyalektik çeliþki tarihsel olarak ortadan kalkmadan bir devrim beklenemezdi. Marx için de artýk gerçeklik diyalektikti. Buradan itibaren Marksizm için diyalektik, nesnelci yorumlar için tarihin, öznelci yorumlar içinse sýnýflar mücadelesinin yasasý haline geldi. Bugün ise emeðin politikliðinin olumlanmasý, diyalektiðin sermayenin sýnýf üretme iliþkisi olarak olumsuzlanmasýný önümüze koyuyor.
[i] F. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, çev. Sevim Belli, Sol Yayýnlarý, 1992, s.14.
[ii] Lukacs, Hegel’s False and His Genuine Ontology, Toward the Ontology of Social Being c.1, çev. David Fernbach, Merlin Press, 1982, s.8.


6 October 2009 at 8:50 am
Yazıyı beğendim. Daha önceki hegel ve siyasal demokrasi yazısıyla paralel güzel olmuş da þu önsözdeki “kurtlar vadisi” nakaratına anlam veremedim.
9 May 2010 at 9:20 pm
yazı tam anlamıyla negri çıkarsaması, ancak biraz sönük kalmış, “apparatus of capture” ile “smooth and striated” ile “marx ötesi marx” daha fazla vurgulansaydı ve biraz daha yalın anlatımla gidilseydi daha iyi olurdu.. tebrikler