“Biz de kapitalist gelişmeyi birincil ve işçileri ikincil konuma koyan bir kavramla çalıştık. Bu bir hatadır. Şimdi sorunu ters çevirmeliyiz… ve tekrar baştan başlamalıyız: Başlangıç işçi sınıfının sınıf mücadelesidir.” (Tronti, Lenin in England, 1964)
Marksizmin Marx’tan sonraki gelişimini belirleyen en önemli uğraklardan biri olan Ekim Devrimi, 1848 devrimleri ve Paris Komünü’nden sonra emeğin birleşik bir antagonist güç olarak yeniden ortaya çıkışı açısından bir milattı. 1848 yenilgisini tarihsel toplumsal koşulların yeterince olgunlaşmamasına bağlayan Marx’tan kalan miras, sermayenin toplumsal gücünün sınırının emeğin politik gücünün de sınırı olduğuydu. Sermayenin toplumsal gücünün sınırlarına varılmadan bir devrim asla gerçekleşemezdi. Oku….. »
Çokluk nosyonu, günümüzdeki kapitalizm karşıtı hareketler için siyasi-toplumsal bir öznellik alanı olarak önerildiğinden beri, çeşitli cephelerden yükselen birçok eleştiriyle karşılaşmıştır. Sol dışından gelen ve postmodernizme fazla prim verenlerinkini bir yana bırakacak olursak[1], gelen eleştiriler genel olarak çokluku fazla soyut, gerçek dışı, karşılığı olmayan, hatta tehlikeli bir öneri olarak görürler. Birikim’in 2007 Kasım sayısında yayımlanmış olan Thomas Coutrot’nun “‘Çokluk’ ve Demokrasi: Tehlikeli Perende” yazısı da bu tona sahip güncel eleştirilerden biridir. Bu eleştirinin ilgi çekici yanı, alışık olduğumuz üzere, bizim muhafazakâr kanat dediğimiz ve merkezi bir partinin öncülüğünü savunan Ortodoks Marksistlerden değil de, siyasal liberalizme sahip çıkan bir görüşten gelmiş olmasıdır. Coutrot “inşa edilecek yeni demokrasi perspektifleri”nin, egemenliği ve temsiliyeti reddetmek yerine, “Aydınlanma’nın siyasi liberalizmi ile özgürlükçü sosyalist geleneğin oluşturduğu iki canlı kaynaktan beslenmesi gerektiğini” savunur (s. 59). İşin aslı, bu makale, ironik bir biçimde, çoklukun ontolojisinin temsil ve egemenlik mekanizmalarıyla nasıl bir tezat içerisinde olduğunu açıkça gözler önüne serdiği için, bizim için üzerinde durmaya değerdir. Dahası, çoklukun komünizm projesinin siyasal liberalizmle hiçbir şekilde uzlaşmayacağını belki de çokluku savunanlardan daha iyi ortaya koyduğu için de oldukça “gerçekçi” bir eleştiri olduğu söylenebilir. (Gerçekçi, çünkü çokluk temsiliyet ilişkileri ve egemenlik için gerçekten de tehdittir.) Oku….. »
Harry Cleaver / İngilizceden çeviren: Münevver Çelik
OTONOM YAYINCILIK Politik Ekonomi dizisi,
Bu kitapta, kapitalizmin sadece sömürüyle değil, aynı zamanda bütün bir hayatı sonu gelmez bir şekilde işe tabi kılma yönünde bir eğilimle tanımlanması gerektiğini öne süren bir analiz bulacaksınız. Marx’ın emek değer teorisi sadece sömürüyü, başkaları için harcamaya zorlandığımız fazladan emeği açıklamak için tasarlanmış bir teori değildir. Emek değer teorisi, aynı zamanda, hayatın kapitalist örgütlenmesinin temel mekanizmasına ve dolayısıyla kapitalizm içindeki sınıf çatışmasının temel bağına ve de kapitalizmin ötesine geçebilmek için aşılması gereken temel toplumsal örgütlenme tarzına dikkatimizi çeken bir teoridir. Kapitalizm çalışmak için yaşamayı içerir, öte yandan bizler sadece yaşamak için çalışmak adına mücadele ederiz. Emek değer teorisi, emeğin değerinin soyut olarak ya da genel olarak insanlar için bir teorisi değildir, emeğin sermaye için değerinin, sermayenin toplumu örgütlemesinin aracının, temel toplumsal kontrol aracının teorisidir.
Özledik!.. Sayfalarımızı karıştırıp bakanları, alıp okuyanları, bizi anlamlı ve anlamsız bulan, tanımadığımız fakat var olan tüm okurları özledik. Kitapçıların dergi raflarını, evlerdeki kitaplıkları, sağa sola sayfaları katlanmış olarak bırakılan unutulan köşeleri, yerleri, masa üstlerini, çanta ve cepleri özledik. Devrimci kahkahanın keyfiyle ve hasretle tekrar Merhaba!
Geciktik!.. Otonom’un 17. sayısını çok geciktirdik. Siyasal süreçteki gelişmelere teknik olarak yetişemedik. Otonom üç ayda bir çıkan bir dergi. Çok ciddi siyasal gelişmeler oldu. Olmaya gebe ve olacak. Bütün olanlar yarın olacaklar ile ilişkili. Bir gelişme sonuçları olgunlaşmadan bir başka gelişmeyle gündemden düşüyor. Her gelişmenin potansiyelini yakalama durumu Otonom’un 17. sayısının çıkmasını erteletti. Gecikmemiz bu yüzdendir. Fakat 17. sayıyı çıkartmamız gerekli; daha fazla ertelemek ayıp olurdu. Bu yüzden 17. sayı güncelliği çözümleyen bir sayıdan daha çok kuramsal aporialar üzerine yoğunlaşan bir sayı oldu.
Yeni bir küresel egemenliğin, üçüncü dünya savaşı içersinden kurulduğunu biliyoruz. Savaş içinde bu egemenliğin kuruluşunun yoğunlaştığı coğrafyanın tam göbeğindeyiz. Bütün siyasal aktörlerin açığa çıktığı ve yeniden kurulduğu bir siyasal sürecin içinden geçiyoruz. İç siyasal dinamiklerin tarihten gelen çelişki ve çatışmaları küresel ve bölgesel güç ilişkileriyle açığa çıkmış bulunmaktadır. Bu güçlerin nasıl bir diziliş içersinde konumlanacakları bir virtüeldir. Virtüel kavramı potansiyel kavramından farklıdır. Potansiyel üzerinden sonuç kestirilebilinir; virtüelde ise sonuç kestirilemez. Süreç içindeki güçler, süreç sonucunda çok değişmiş bir konumda bulunabilir. Erken adımlar ve çözümlemeler tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Güçler arası savaş yiğitçe sürdürülmemektedir. Kirli, oportünist, pragmatik ve kaypak bir zemin üzerinde savaş sürdürülmektedir. Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Bu savaş egemenler arası bir güç savaşıdır. Söylem gerçeği yansıtmamaktadır. Tam bir Ortadoğu siyaseti içindeyiz. Bu savaş birinci cumhuriyetçiler ile ikinci cumhuriyetçilerin egemenlik savaşıdır. Emek bu savaşta taraf olmamalıdır.
Emeğin gündemi Tuzla tersanesinde yaşananlardı. Emek gündemini tutamadı. Küresel ekonomik kriz, Anayasa çalışmaları, Kuzey Irak operasyonu, türban olayları, sosyal güvenlik yasası, AKP’nin kapatılma davası, Ergenekon operasyonu vb. olaylar iç içe, peş peşe eşzamanlı gelişmelerdi. Bu gelişmeler, üçüncü cumhuriyetin kuruluş sancılarıdır. Bu sancıların yaşanacağı önemli bir yıl içinden geçeceğimiz kesindir. Gelişmelerle ilgili yazılarımızı bir sonraki sayılara bırakıyoruz.
Bu süreçte tüm emek cephesinin devrimci mücadelesini şimdiden komünist coşkumuzla selamlar ve emeğin 1 MAYIS bayramını kutlarız. Görüşmek üzere!…
OTONOM YAYINCILIK İSTANBUL KİTAP FUARI’NDA ! OTONOM YAYINCILIK OLARAK, 27 EKİM – 4 KASIM TARİHLERİ ARASINDA DÜZENLENEN 26. İSTANBUL KİTAP FUARI’NDA, 2. SALON 405-D NOLU STANDDAYIZ. TÜM DOSTLARI BEKLİYORUZ.
Sermaye özel, toplumsal, siyasal alan sınırlarını ortadan kaldırarak hayatın her alanına sızıyor. Kendisini üretebilmek için emeğin yaratıcı gücünü ücretli emek altında sınıflaştırarak tahakküm altına alıyor. Ulus devletlerin çözülmekte, sermayenin hayatın her hücresinde kendisini üretmekte olduğu bu dönemde, toplumsal alandaki çelişkilerin siyasal alandaki temsiliyetini ifade eden siyasal demokrasi ve tartıştırdığı cumhuriyet, vatandaşlık gibi kavramlar emeğin geleceğini ifade etmiyor.
22 Temmuz seçimleri ile girilen süreç, yeni küresel egemenlik biçiminin bu topraklarda kuruluşunun önemli bir uğrağını ifade ediyor. Bu seçim, normal ve konjonktürel gerilimleri ifade etmenin çok ötesine geçen, egemen güçler arasında yüz yıldır süren tarihsel bir hesaplaşma anlamını taşıyor. Birinci cumhuriyetin çözülüşünü ve ikinci cumhuriyetin kuruluşunu işaret ediyor. Bu seçimlere ister birinci cumhuriyetçilerin ister ikinci cumhuriyetçilerin arkasına dizilerek katılanlar, siyasal demokrasi zemininde konumlanmışlardır. Birinci cumhuriyetçiler siyasal bağımsızlık temelinde hareket ederken, ikinci cumhuriyetçiler siyasal demokrasi konseptinde devletin demokratikleştirilmesinin politik gücü olarak özneleşmişlerdir.
Emeğin özgürleşmesi, sınıflaştırma ilişkilerini güvence altına alan devletin herhangi bir biçimini kurucu güç olarak olumlayarak gerçekleşmeyecektir. Komünizm, sınıfsızlaşmanın politikliğidir ve bugüne içkindir. Komünizm yarınlara ertelenen bir cennet değildir. Komünizmin politikliği bugünden komünalistliktir. Devrim kavramının devrimcileştirilmesi, komünizmin devletleştirilmesi ile değil, komünalistleştirilmesi ile mümkündür. Egemenler açısından yeni bir kuruculuğa işaret eden seçimleri ve emeğin komünalist gücünün olanaklarını araştırdığımız bu sayımızla, yeniden merhaba…
*Oaxacalı yerel toplulukların kendi giysi, yemek ve danslarını sergiledikleri tarihsel festival.
16 Temmuz günü Oaxaca City’de APPO (Popular Assembly of The Peoples of Oaxaca) ile Oaxaca eyeleti güvenlik güçleri arasında gerçekleşen çatışmada, polisin şiddeti sonucunda şenliğe katılan bir APPO’lu hayatını kaybederken en az 62 kişi gözaltına alındı ve bilinmeyen sayıda insan kayboldu. Aynı gün yayınlanan bir APPO basın açıklamasına göre; polis, alternatif bir Guelaguetza kutlayan Oaxacalılara karşı geniş bir hucum başlattı. APPO iki gün önce yaptığı açıklamada şehir dışındaki Fortin Dağında bulunan ana Guelaguetza oditoryumunda alternatif bir kültürel festival düzenleneceğini beyan etmişti. Federal güvenlik güçleri ve eyalet polisi insanların festivale girişini engellemek için guelaguetza oditoryumunun çevresini kuşattı. Festivale doğru gelen 10000 kişilik kafile oditoryuma ulaştı ve aynı anda polis kalabalığa göz yaşartıcı gaz, taş, jop ve patlayıcı maddelerle saldırdı. İnsanlar geri çekildi ve polis de onları döverek ve göz altına alarak ilerledi. Üç fotografçının darp edildiği rapor edildi. Pek çok ağır yaralı da polisin gözaltı arabalarına atılarak götürüldü.
Küresel bir egemenlik biçiminin kuruluş sürecinin içinden geçiyoruz. Bütün siyasi dinamikler bu kuruluş sürecinin yarattığı krizlerin ve çatışmaların içinde yeniden şekillenirken, emeğin “anti-emperyalist” mücadele geleneğinden getirdiği “ulusalcı” söylemi, yeni kriz ve mücadele olanaklarının görülebilmesini engellemekten de öte, ulusal egemenliği savunan şoven ve devletçi bir tutumun soldan üretilmesine zemin sunuyor. Egemen güçler arasındaki savaşın en çok yoğunlaştığı bu coğrafya anti-emperyalist bir “hareket” yaratamazken, ulusal sınırlar içinde bağımsızlık isteyen anti-emperyalizm, küresel bir egemenlik biçiminin yapılanmasına direnen “ulusal egemen” güçlerin söylemi haline geliyor. 20. yüzyıl sınıflar mücadelesinin önünü açan “emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık”, 21. yüzyılın dönüşen güç ilişkileri içinde, egemenlik ilişkilerini yıkan değil yeniden üreten bir söylem olarak işlevleniyor. Oku….. »
Tarih ve insanlık bir kez daha kirletilmek isteniyor. Egemenler, tüm insanlığı tanık sandalyesine oturtarak kirli, çirkin savaşlarına suç ortakları arıyor. Bu tanıklık karşısında insanlık onurumuza, vicdanımıza ses vermek, tarihimizi hatırlamak durumundayız. Bizim tarihimiz, emeğin tarihi, egemenlerin ve devletlerin tarihi olamaz. Egemenlik sınırları içinde birbirlerine düşman kılınmaya, devletleştirilmeye çalışılan topraklar, tarihleriyle bu kirli savaşa direniyor. Bu coğrafyanın yerlileri devletleşmek istemiyor…
Toprakların ulusal sınırlar altında çitlenmesi, halklara yıkım ve acıdan başka bir şey getirmiyor. Acılarımızın dindirilmesi ise ne resmi belge ve tezlerin konuşturulduğu metinlere gömülmekten ne de yasalar yoluyla egemenler savaşında taraf olmaktan geçiyor. Özgürlük mücadelesini devlet geleneğinin dışına çıkartan devrimci bir söylem, toprakları birbirine kavuşturacak ve insanlığı kutsal söylemler cehenneminden kurtaracaktır. Hrant Dink�in cenazesinde olduğu gibi iktidar kimliklerimizden uzak yürüdüğümüzde, devlete dönüşmemiş politikliğin kahkahasını özgürlük ve devrim olarak yaşayacağız. İnsanların sel olup akmasıyla aralanan zaman, dünyanın yerlilerinin zamanıdır.
Biz dünyanın ne ulusları ne sınırları ne devletleri ne de egemenleriyiz; biz dünyanın yerlileriyiz ve dünyalıyız. Bize dayatılan sınırlara, milliyetçiliklere ve savaşlara karşı hayatımızı, kardeşliğimizi istiyoruz.
Kardeşlikle, merhaba !
Bu Sayıda:
Kardeşlik
Hukuk, Savaş ve acının temsiliyeti
1908�in Düşündürdükleri…
Aman be bir mecalim var!
Kapitalizm ırkçıdır
Sokak çocukları Imparatorluk: Emperyalizmin en yüksek aşaması
Sağlığın piyasalaşması ya da acının metalaştırılması
Yörüngesinde Dünyanin
Yörüngesinde Boğaziçinin