Harry Cleaver’la röportaj (*)

10 March 2006

Austin, Texas’ta yaşayan meşhur Amerikalı otonomist Harry Cleaver, Accion Zapatista içinde aktif olarak çalışmaktadır. Yazılarının çoğuna, internetteki http://www.eco.utexas.edu:80/Homepages/Faculty/Cleaver/index2.html adresinden ulaşılabilir. Bu röportaj, Massimo De Angelis tarafından, 1993 Temmuz’unda Londra’da yapılmıştır. İlk kez, İtalyan otonomist bir dergi olan �vis-à-vis� dergisinin, Sonbahar 1993 tarihli 1. sayısında yayınlanmıştır.

Birinci bölüm: Otonomist Marksizm

İtalya, Fransa, ABD vb. gibi çeşitli ulusal �ekolleri� içeren Otonomist Marksizmden, ilk kez siz bahsettiniz. Bu geleneği, Marksizm-Leninizm ya da Frankfurt Okulu gibi Marksizmin diğer kollarından ayıran temel öğeler nelerdir?

Ayrı bir gelenek olarak �Otonomist Marksizm� kavramına anlam veren şey, daha geniş Marksizm geleneği içinde, işçilerin otonom gücünü �sermayeden ve resmi örgütlerden (örneğin, sendikalar, siyasal partiler) otonom� vurgulayan çeşitli hareketleri, politikaları ve düşünürleri tanımlayabilmemizdir. �Otonomi� kavramı ile, işçilerin kendi çıkarlarını tanımlayabilme ve onlar için mücadele edebilme �sömürüye karşı tepkiden ya da tanımı kendinde bir �liderlik�ten öteye geçebilme ve sınıf mücadelesini biçimlendirecek ve geleceği belirleyecek bir saldırı pozisyonuna geçme� yetilerini kastediyorum.

Marksizm-Leninizm ve Frankfurt Okulu, sermayenin gücüne odaklanma eğilimindedirler ve özsel olarak tahakküme tepkisellikleri içinde işçileri ele almış ve onları, devrim için harekete geçirecek dışarıdan bir öncülüğe bağlı kılmışlardır. Marksist-Leninistler, bilindiği gibi, genel sınıf çıkarlarını kavrayabilme ve bunu yalnızca �ekonomik� taleplere kilitlenmiş olarak görülen işçilere öğretme yetisine sahip, profesyonel devrimci aydınların siyasal partisine öncelik tanıyagelmişlerdir. Fabrika içinde kapitalist hegemonya konusunda, büyük oranda ortodoks Marksist analizleri kabul eden ve bu görüşü, bir bütün olarak kültür ve toplumu da içerecek şekilde genişleten eleştirel kuramcılar da, araçsal tahakkümün nüanslarını kavrayabilme ve karanlığın içinden aydınlığa doğru yolu bulabilme yetisine sahip, profesyonel aydınların rolüne öncelik vermişlerdir. Her iki durumda da, yalnızca ampirik ve tarihsel analizin değil, aynı zamanda kuramın da özü, tahakküm mekanizmalarını ve işçilerin sayısız kurban edilme şekillerini anlamayla ilgilenmiştir. Her iki yaklaşım da, işçilerin bu mekanizmaları parçalama, sistemi krize sokma ve toplumsal yapıyı yeniden oluşturma gücünü incelemeyi başaramamıştır. İşçilerin gücüne dair bir kuram geliştirememeleri sonucu, tahakkümü kavrayışları da, kapitalist iktidarın olumsallığını ve nasıl da sıklıkla ve azgınca kendi denetimini, yani varlığını sürdürebilmek için otonom olarak gelişen işçi sınıfı öznelliğine uyum sağlamak zorunda kaldığını göremedikleri için, sınırlı kalmıştır. Sonuç olarak, kuramsal kavrayışları dahi tek yönlü kalmış ve ne yazık ki, mücadelenin önünü açmaktan daha çok kapitalist iktidarın zafer türküsüne dönüşmüştür.

Bunlar bizi bir sonraki soruma taşıyor. �Otonomist Marksizm� ile diğer Marksist gelenekler arasındaki farkın siyasal açıdan önemi nedir?

�Kendi� gücümüzü, kapitalizmin sınıfsal çatışkıları ve bu çatışkıların gelişimi üzerine olan düşüncemizin merkezine koymanın siyasal önemi, ancak kendi gücümüzü doğru bir şekilde değerlendirdiğimizde, o gücü artırma yönünde ilerleyebileceğimiz gerçeğine dayanır. Tüm zamanımızı sermayenin kendi yapma gücünden, bizi şu şekilde sınırlama ya da bize şunu yaptırma gücünden bahsederek geçirirsek, asıl bizim ne yapacağımızı konuşma araçlarından yoksun kalırız ve çoğu zaman da umutsuz ve amaca aykırı eylemlerin içinde buluruz kendimizi. Oysa ki, sahip olduğumuz gücün değerlendirmesinden ve sermayenin yapıp ettiklerinin bu güce karşı bir yanıttan öteye gitmediğinden başlarsak, mücadelemizde nasıl devam edeceğimizle ilgili daha iyi bir yerde olacağız.

Örneğin?

Avrupa ve Kuzey Amerika’da serbest ticaret alanlarının oluşturulması yönündeki güncel hareketleri ele alabiliriz. Geleneksel ortodoks Marksist analizler, bu tür hareketleri, kâr oranlarının düşme eğilimine bir yanıt veya bir düzenleme rejiminin krizine yanıt ya da dünya ölçeğinde kapitalistler arası rekabette bir başka akıllıca adım olarak kapitalist gelişmenin iç yasaları açısından anlama çabasındadır. Bu görüşlerin hiçbiri, işçilerin gücünün analizi yolunda pek bir şey içermez ve dolayısıyla da, nerede olduğumuz ve bu durumla nasıl baş edebileceğimiz konusunda bir şey ifade etmez. Aksine kapitalizmin güncel krizini, önceki kapitalist stratejilerin işçilerin gücünü durdurmayı ve araçsallaştırmayı başaramaması açısından ele alan Otonomist Marksist bir analiz, böylesi bir hareket noktası sunacaktır. Örneğin, sabit sermayenin serbest ticaretle ilişkili olarak artan hareketliliği (örneğin, ürünler artık A ülkesine gemiyle geri taşınabildiği için, üretim tesisleri A ülkesinden B ülkesine taşınıyor), işçilerin hareketliliği ve gücüne bir yanıt olarak görülebilir (örneğin, göçmenlerin otonom hareketleri ve yoğun sabit sermaye yatırımlarının olduğu ülkelerde, işçilerin dayattığı zorluklar ve maliyetler). Böylesi bir analiz, �serbest ticaret� meselesini �ırkçılık� ve �etnik temizlik� gibi diğer şeylerle ilişkilendirmekle kalmaz; aynı zamanda gücü krize neden olan gruplar arasında mücadelenin dolaşımı için siyasal bir strateji sunar. Bu yüzden Kanada, ABD ve Meksika’da mücadele eden yüzlerce grubun, Kuzey Amerika’da bir araya gelerek kıta çapında �eski geleneksel sendika ya da parti yoluyla değil� yeni bir örgütlenme biçimi içinde ilişkilendiklerini öğrendiğimizde, ne şaşırmalı ne de bu tür örgütlenmeleri eski kalıplara sokmaya çalışmalıyız. Tersine, yeni kıtasal sınıf bileşimi, yeni örgütlenme biçimlerini gerektirmektedir ve bizler de bunun inşa edilmesine katkı sunmaya hazırız.

�Reading �Capital’ Politically� kitabınızda, toplumsal mücadeleler açısından Otonomist Marksizmin tarihsel evrimini tartışıyorsunuz. İtalyan ve Amerikan Otonomist Marksizmi birbirini nasıl tamamlıyor, farkları neler? Her ikisinin evrimi hakkında, bize biraz tarihsel ipuçları verebilir misiniz?

Bu konuda ilk başta, İtalyan ve Amerikan Otonomist Marksizminin birbiriyle ilişkili ve bağlantılı kökleri olduğunu belirtmek gerekir. Her ikisinin de kökeni, Bolşevik iktidarının devlet kapitalizmine dönüşmesine karşı bir tepki ve bunu takiben Sovyet iktidarının ve savunucularının eleştirisinde yatar. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, İtalya’da işçi otonomisinin doğuşu, kısmen partilerinkine karşı yeni tabandan bir Marksizmin uluslararası olarak dolaşımına dayanır. Danilo Montaldi, ABD’deki eski Troçkistlerce yapılmış ve Fransa’da (yine eski Troçkist bir ekip tarafından) çevrilip yayınlanmış bir çalışma olan �Amerikan İşçisi�ni çevirdi ve dolaşıma soktu. Hem bu çalışmayı yapan �Johnson-Forest� Eğilimi hem de bunu Fransızca’ya çeviren �Socialisme ou Barbarie� (Ya Sosyalizm Ya Barbarlık), hem Sovyet hem de Troçkist Marksizm-Leninizme eleştirel duruyorlar ve Marksizmi ve mücadele siyasetini yeniden düşünmek için, yüzlerini tekrar işçilere doğru çeviriyorlardı. Montaldi’nin çabaları, İtalyan �operaismo�nun temel çalışmalarında �Alquati, Panzieri ve �Quaderni Rossi� çevresindeki diğerlerinin çalışmalarında� sonuç buldu. Tüm bunlarda, hem kuramsal hem de siyasal gündemin merkezine işçilerin otonom gücünü koyan ve bu süreçte Marksizmle sınıfı yeniden bir araya getiren, Marksizmin bir yenilenmesini görüyoruz.

Elbette bunlar, farklı koşullar ve farklı sınıf bileşimleri nedeniyle, İtalya’da ve ABD’de farklı gelişti. İtalya’da ilk vurgu, FIAT’ın başını çektiği kuzeydeki büyük araba fabrikalarındayken, ABD’de de, 1950′li yıllarda Detroit bölgesinde, büyük araba fabrikalarında bir yoğunlaşma vardı. Ancak İtalya’da analiz ve siyaset (artan şekilde Güney’den gelen genç işçilerce yürütülen) fabrikadaki teknolojik değişim ve gelişmenin sınıf politikasına yönelirken, ABD’de analiz ve siyaset ırka odaklanmıştı �önce sivil haklar hareketiyle, sonra da 1960′lı yılların ortalarında kentsel ayaklanmalar ve sonra da fabrikalardaki militan işçilerin artan şekilde genç ve siyahlardan oluşmasıyla. Her iki ülkede birbirini takip eden sınıf mücadelelerinin dinamiklerinin farklı olması sonucu, kuramın gelişiminin de farklılaşması şaşırtıcı olmasa gerek.

Kuramsal düzeyde, İtalya’daki otonomist kuram, kökleri Gramsci’ye dayanan İtalyan komünizminin hakim ve oldukça gelişmiş kuramlarının içinden ve onlara karşı gelişirken, ABD’de (ve Fransa’da da) otonomist kuram, daha az gelişmiş bir Troçkist arka plana dayanıyordu. Her iki ülkede de genel gelişme hattı benzer olmasına karşın, İtalya’daki daha zengin ve gelişmiş tartışmalar, Marksist kuramın daha bütünlüklü bir şekilde yeniden düşünülmesini ve daha sistematik yeni kuramsal paradigmaların �örneğin, sınıf bileşimi kuramı gibi� ortaya çıkmasını sağladı. ABD’de otonom mücadelelere dair Marksist kuramların, siyahlar, chicano lar , öğrenciler ve kadınlar tarafından hızla gelişen hareketler karşısında sayıca az ve marjinal olduğu da bir gerçektir. Bu yüzden, tarihsel olarak bu kuramın bu mücadeleler üzerindeki etkisini ya da bu mücadelelerin bu kuramın oluşmasını nasıl etkilediğini inceleyecek olsak da, bunu geliştiren Marksistler hiçbir zaman mücadelelerin merkezinde olmamışlardı. Amerikan Solu dediğimizde, �Otonomist Marksizm�den çok daha bulanık ve geniş bir şeyden bahsediyoruz. 1970′lere ve 1980′lere kadar devam eden 1960′lı yılların kitlesel hareketlerine dahil olanlar, kendilerini hiçbir şekilde Marksist olarak tanımlamamışlardı �her ne kadar Marksist fikirlerden etkilenmiş ya da Marksist kuram açısından anlamlı mücadelelerin içinde yer almış olsalar da. Aslında, Amerika’daki �Yeni� Solu �tanımlayan� şey, sadece �Eski� Solun parti siyasetinin değil, aynı zamanda onun Marksist kuramının özünün reddi idi.

İtalya’da ise Solun yaygınlığı ve ideolojik ve örgütsel gücü, otonomist kuramın gelişiminin ve etkisinin, 1960′lar ve 1970′lerde sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğu anlamına geliyordu. Çoğu aktivist, kendisini açıkça Marksist olarak görüyor ve mücadeleyi Marksist terimlerle kavramsallaştırıyordu. Böylelikle İtalyan �Yeni Solu� içinde, militanların, Eski Solun ne örgütlenmesine ne de fikirlerine uyan çeşitli mücadeleleri açıkça Marksist bir dille dillendirdikleri, siyasal bir �otonomi� alanı ortaya çıktı. Bu yüzden, hem Amerika’da hem de İtalya’da �Yeni Sol� kavramını kullanmak anlamlıyken, �Otonomist Marksizm� İtalya’daki süreci tarif etmek için çok daha uygun.

İkinci Bölüm: Sermaye Düzeninin Doğası �İş

Sizin kapitalizmi, işin sınırsız dayatılmasına dayalı bir sistem olarak tanımlamanızın siyasal açıdan anlamı nedir?

Çoğu geleneksel Marksizm, kapitalizmi tözden daha çok biçimsel bir yerden tanımlamıştır. Yani neredeyse hepsi, sermayenin işçileri sömürdüğü özgün bir biçim olarak gördükleri ücretli emeğe odaklanmışlardır. Bu yüzden, işçi sınıfının alışıldık tanımı, ücretli proletaryadır. Bu yüzden, sömürüye merkezi bir yer verilir. Bu yüzden, siyasal amaç, ücret sisteminin ortadan kaldırılmasıdır. Ücret biçimine yapılan bu vurgu, emeğin ya da işin sadece tüm insan toplumlarında verili, doğal bir şey ve insanlığın en temel belirleyici özelliği değil, kapitalizmi ortadan kaldırmanın iş ilişkisinin genelleşmesini gerektireceğine yönelik kuramsal bir anlayıştan kaynaklanıyordu. Yani, sosyalizm ve komünizm, herkesin sömürü olmaksızın, kişisel ve kolektif bir doyum ile çalıştığı, tek-sınıflı bir toplum olacaktı.

Bir süredir benim söylemeye çalıştığım şey ise, kapitalizmin toplumsal ilişkilerinin tözüne, yani işe odaklandığımızda tamamen apayrı bir görüşle, Marksist kuramın apayrı bir okumasıyla ve kapitalizmin yıkılması ve değiştirilmesine dair farklı bir siyasetle karşı karşıya kalacağımızdır. Kapitalizm, yalnızca iş yoluyla insanları sömüren bir sistem değildir ki, sömürüye son verip işi koruyalım. Kapitalizm, tüm yaşamı işe bağımlı kılan ve bunu yaparak çalışmaya zorladıklarını yabancılaştıran ve insanların kendilerini gerçekleştirme yolları geliştirmelerine engel olan bir toplumsal sistemdir. Yaşamın işe boyun eğmesi �diğer yaşamsal etkinlikler için çok az enerjimiz kalacak şekilde� uzun saatler çalışmak zorunda kalmamızın ötesinde, diğer etkinliklerin de yaşamın emek gücü olarak yeniden üretilmesine yönelik etkinliklerle sınırlı olması anlamına gelir.

Örneğin, �ücretliler�, sıradan bir çalışma haftasının her bir gününde (genellikle Pazartesiden Cumaya kadar) uyanma saatlerine doğrudan işte sermaye için çalışmakla el konulduğu yetmezmiş gibi, sözde �boş� zamanlar da iş için hazırlanarak, evden işe ve işten eve yolda ya da işin yorgunluğunu atmaya çalışarak, yani kısacası ertesi gün yeniden işe gidebilmek için ne gerekiyorsa onu yaparak geçirirler. Ücretli olmayanlar içinse, örneğin evdeki ücretlendirilmemiş emekçiler (yani, genellikle ev kadınları, çocuklar ve bazen de erkekler) için, �boş� zaman çoğunlukla ev �işine� adanır. Bu iş, yalnızca ev yaşamının yeniden üretilmesiyle kalmaz; çocukları işçileştirmek ve işçilerin de işçi olarak yeniden üretilmesini sağlamayı gerektirir. Başka bir deyişle, kadınlar çocuk doğurur; ama (kimi zaman kocalarıyla beraber) çocukları emirlere uyma, arzularını ve doğallıklarını kontrol altında tutma ve söylenenleri yapma (tıpkı okulda öğretmenlerin yaptığı gibi) yönünde eğitmek durumundadırlar. Böylelikle, çocukların kendi kendilerine hayatı keşfetme özgürlükleri ellerinden alınmış ve işe konulmuşlardır, kendilerini işçiye çevirme ve anne babalarını da bu şekilde yeniden üretme işine. Benzer şekilde, ev kadını olarak kadınlar da, yalnızca kocaları için/kocalarıyla çalışmakla kalmazlar, aynı zamanda kocalarını doyurarak, elbiselerini temizleyerek, etrafı düzenleyerek, cinsel ve psikolojik hizmet sunarak, patronlarını ya da kendilerini vurmadan her gün yeniden işe gidebilmelerini mümkün kılar ve emek gücü olarak kocalarının yeniden üretimini sağlarlar. Benzer analizler, hafta sonları ya da tatillerde �boş� zaman için yapılabilir. Kısacası, ileri sürdüğüm şey (eleştirel kuramcıların uzun süredir iddia ettiği gibi) sermayenin tahakküm mekanizmalarını fabrikanın ötesine yaymakla kalmadığı, aynı zamanda bu mekanizmaların, yaşamın iş olarak yeniden üretilmesi de dahil olmak üzere, işin dayatılmasını içerdiğidir.

Şimdi asıl olarak feminist hareket içindeki kadınlar tarafından geliştirilen bu argümanlar, (her ikisini de �otonomist Marksistler� arasına aldığım) İtalya’da Mariarosa Della Costa ve Amerika’da Selma James gibi kadınların çalışmalarıyla Marksist bir ifade buldu. Bu argümanlar, sonradan sermayenin kendisini yeniden üretebilmek için nasıl tüm yaşamı işe çevirdiği ve toplumun tümünü nasıl büyük bir �toplumsal fabrikaya� ya da bir ıslahevine çevirdiğini anlamak için, okul işi ve köylülerin çalışmaları gibi diğer ücretlendirilmeyen emek biçimleriyle ilişkilendirilerek ele alındı.

Burada sınıfın otonomisinin rolü nedir?

Sermayenin nasıl ücretli iş dışında da işi dayatmaya çalıştığının kavranılmasına, ücretli iş düzenini işçi sınıfı açısından kavrayışımız eşlik etmelidir; yani bu dayatma, her zaman için mücadele ile beraber gelir. Nasıl ki işçiler, fabrikanın ya da şirketin içinde işin dayatılmasına iş yavaşlatmalar, grevler, sabotajlar ve detournement ile direniyorlarsa, emeklerinin ücreti ödenmeyenler de, yaşamlarının işe indirgenmesine direnirler. İşte tam da bu noktada, otonomist kuram eleştirel kuramın çıkmazını aşar. Tamamlanmış ve kusursuz tahakkümü ile kapitalist hegemonyanın içinde sabitlenmek yerine, insanların işçiye indirgenmeye karşı mücadele etme güçlerini fark etmeli ve dillendirmeliyiz. Tam da sermaye yaşamın bütününe müdahale etmeye ve şekil vermeye çalıştığı için, yaşamın bütünü isyan eder; yaşamın en ufak parçası, en kuytu köşesi bu baskıya karşı bir ayaklanma alanı haline gelir. Evde ev kadınları grev yapar ya da sokağa çıkarak isyanlarını kolektifleştirir. Öğrenciler, kurumların dışında özgürleşmiş bir öğrenme imkanı sunan �özgür üniversiteler� yaratmak için sınıfları ya da okulları ele geçirir. Köylüler, ürünlerinin (ve dolayısıyla işlerinin) piyasaya tabi kılınmasını reddederek, karşılıklı dayanışma ağları inşa etmek için el ele verir. �İşsizler�, ücretli iş peşinde koşmayı reddeder. �Kültür�, ıslah ve araçsallaştırma ile özgürleşme arasında en sert sınıf mücadelesinin alanı haline gelir.

Tüm bunların fark edilmesi, sınıf mücadelesinin artık her yere yayıldığı gerçeğinin yanı sıra, �ücretlilerin ve ücretli olmayanların mücadelesinin, ortak bir şekilde işin reddi, yani yaşamın işe indirgenmesinin reddi ve alternatif var oluş biçimleri için mücadele ekseninde içkin olarak iç içe geçtiği� anlamına gelir. Böylelikle, Eski Solun yaptığı ücretli proletarya olarak işçi sınıfı tanımı, sermaye ücretli olmayanları da kendi yeniden üretimi için içermiş olduğundan değil, ücretlendirilmeyenlerin mücadeleleri ücretlilerinkini tamamladığı için, artık geçersizdir.

Aynı zamanda, yaşamın işe indirgenmesinden kaçan alternatif yaşam biçimleri mücadeleleri çok çeşitlidir. Eski Marksist kavrayışla, kapitalizmin yerini alan homojen bir sosyalizmin aksine, komünizmi alternatifler çeşitliliği olarak görmeliyiz. Devrim, tek tip bir planın bir diğer tek tip planla ikame edilmesini değil, bir patlamayı, indirgemecilikten kaçışı gerektirir. Sınıfın farklı kesimlerinin otonom mücadelelerinin önemi burada yatar.

Burada, Marksist kuramın geleneksel yorumlarıyla oldukça belirgin bir farklılık var.

Elbette, çünkü Marksist kuramın, özellikle de değer kuramının çoğu yorumunun fark edemediği şey, Marx’ın değer kuramının, Marx toplumda tek değer kaynağı olarak emeğe taptığı için değil, geçmişte ve şimdi de yaşamın evrensel olarak emeğe dönüşümünün kapitalizmin temel tahakküm aracı olduğu için, �emek� kuramı olduğudur. Diğer sınıflı toplumlar, birilerinin başkalarını çalışmaya zorlamasını gerektiriyorken �feodalizmde serfler, eski Akdeniz toplumlarında köleler zorla çalıştırılıyordu� dünya tüm bir tarih boyunca yaşamın iş olarak yeniden tanımlandığı bir başka toplum görmemişti. Pek çok kişi, Marx’ın �1844 Elyazmaları�ndaki yabancılaşma analizini, işin kapitalizm tarafından çarpıtılmasının eleştirisi olarak okumuş ve sosyalizm ve komünizmin, işi bu çarpıtmadan kurtaracağı sonucuna varmıştır. Bence yanıldıkları şey, Marx’ın işe odaklanmasının, yabancılaşmamış işin insanî var oluşun önkoşulu olduğuna, işin insanlığı �tanımladığına� inanmasından kaynakladığını düşünmeleriydi. Aksine, Marx’ın analizinde işe odaklanmasının, kapitalizmin tahakkümünü kurmasında işin oynadığı merkezi rolden kaynaklandığını görmeliyiz. Marx’ın �Kapital�de, �Grundrisse�de ve başka yerlerde de, insanların yalnızca (onları sömüren) kapitalist iş olduğu için değil, �yaşam işe indirgenemez olduğu� için, işe karşı mücadele ettiklerini teslim ettiğini hatırlamalıyız.

İşin kapitalizmde �yabancılaşma olarak� niteliksel dönüşümü, yalnızca örgütlenmesinden değil, aynı zamanda �niceliksel yayılmasından� kaynaklanır. Marx’ın mutlak artı değer ve çalışma günü mücadelesi üzerine olan tartışmada belirttiği gibi, sermaye, artı emek ve artı değer ile işin yayılması yoluyla tahakkümünü kurar. Emek süreci üzerine olan bölümde, tartışmanın genel olarak işten kapitalizm içinde işe kaymasındaki temel mesele, niceliksel yayılmasıdır. Çalışma gününe dair bölümdeki temel mesele ise, bu yayılmaya karşı ve sonra da azaltılması için işçi sınıfının mücadelesidir. �Grundrisse�de, emek değerin harcanabilir zaman olarak değere yönünde aşılması tartışmasındaki temel mesele ise, emek zamanın azaltılmasıdır. Tekrar tekrar Marx’ın kapitalizm sonrası toplum kurgusu, çalışmak dışında birçok şey yapan bir birey (ve kolektivite) imgesi etrafında şekil alır. Yabancılaşmanın aşılması, ancak işin son derece zengin insan var oluşunun ayrılmaz birçok parçasından yalnızca biri haline gelecek şekilde, bu tür işin niceliksel azalması ile mümkün olabilir. �İşin� özgürleşmesi, ancak �işten� yani kapitalist bir şekilde yaşamın işe indirgenmesinden özgürleşme ile mümkün olabilir. Bunları gördüğümüz zaman, tüm eski sosyalist yanılsamaların verimlilik, üretkenlik kavramlarından özgürleşecek ve mücadele, devrim ve özgürlüğü eşzamanlı olarak, işin hayatın merkezinden uzaklaşması ve işin yeniden kuruluşunu da insanî gelişmenin gerçekleştirilmesinin diğer şeylerin yanında bir yolu olarak özgürce düşünebileceğiz.

Küresel ölçekte kapitalist işin sınırsızca dayatılması ne anlama geliyor? Kuzey ve Güney dinamiğinde ne tür bir �otonomi� alanı mevcut?

Tüm bunlar, küresel bir ölçekte anlamını, ancak Güney’in durumunu Kuzey ile beraber kavradığımızda bulur. Kapitalizm, her zaman küresel bir sistem olmuştur. Daha ilk başlardan, ilkel birikim döneminden beri, kapitalizm küreseldir. Afrika’nın köleleştirilmesi ve Amerika’da (soykırım yoluyla) toprakların ele geçirilmesi, İngiliz ve Kuzey Avrupa kapitalizminin gelişiminin ayrılmaz bir parçasıydı. Manchester’ın dokuma tezgâhlarındaki İngiliz işçilere işin dayatılmasını sürdürebilmek adına gerekli pamuğu üretebilmek için Afrikalılar, Cherokee’nin çalınan topraklarında köleleştirilmek zorundaydılar. Emperyalizmin öyküsü, ancak kısmen zenginliğin talan edilmesi, pazarların açılması ve sermaye için yeni pazarların elde edilmesinin öyküsüdür. Tüm bunlar, küresel olarak dünya halklarını işçiye çevirme ve sonra kontrol etmek amacıyla onları sürekli olarak bölme ve yeniden bölme sürecinin uğraklarından başka bir şey değildir. 19. yüzyılda Hintli dokuma işçileri, İngiliz tezgâhlarında işlerini koruyabilmek için başparmaklarını kopardılar; bir yüzyıl sonra, Kuzey Amerikalı ve Kuzey Avrupalı tekstil işçileri işten çıkarılırken, Asya ve Latin Amerikalı işçiler yer değiştiren atölyelerde çalıştırıldı. Bunlar, yalnızca kapitalist gelişmenin farklı aşamaları değil, işçilerin mücadelelerinin değişen biçimlerine yanıt olarak küresel sınıf bileşimindeki değişimlerdir.

Emperyalizmi, Leninist anlamda ülkelerin diğer ülkeleri sömürmesi olarak anlayamayız. Sınıf gücündeki değişen dengeler açısından ulus devletlerin politikalarını anlamalıyız. �Değerlerin fiyata dönüşümünün� öyküsü, sermayenin, denetimini maksimize edebilmek için işçi sınıfı üzerinde var olan denetimi oranında farklı şekillerde kendini yeniden kurmasının öyküsüdür. Niçin dünyanın diğer yerleri �az gelişirken�, kimi kısımları �gelişmiş�tir? Büyük oranda bunun nedeni, gelişmiş bölgelerde insanlar daha kârlı bir şekilde çalıştırılırken, diğerlerinde bunun mümkün olmayışıdır. Marksistlerin çoğu kez göremedikleri şey, �azgelişmiş� bölgelerde işçilerin, sermayenin koşullarıyla, yani kârlılık koşuluyla çalıştırılmayı �reddettikleridir�. Onların �geri kalmışlığı�, işçi sınıfı kategorisine girmeyi reddetmeleridir. Azgelişmişlik, onların zayıflığının (örneğin, yüksek bir ücrete sahip olmayı becerememeleri) değil, aksine oradaki güçlerinin ifadesidir. Ülke içindeki işçileri kurban olarak görmenin uluslararası karşılığı, diğer yerlerdeki işçileri, uluslararası ücret/gelir hiyerarşisinde en alttakileri yalnızca sömürülen ve ezilenler olarak görmektir. Aslında gelişme ve az gelişme, yalnızca bir durum olduğu gibi bir süreci de tanımladıkları için değil, ayrıca stratejilere de işaret ettikleri için, yanıltıcı kavramlardır. Bugün, bir zamanlar hızla gelişen Amerika ve Kuzey Avrupa sanayi bölgeleri, geri kalma durumu ile karşı karşıyadır. Bu durum, ancak sınıf mücadelesinin değişen ritmi ve hiyerarşinin tüm seviyelerine yapılan saldırılar tarafından defalarca tehdit edilen bütünün içinde değişen güç dengeleri açısından anlaşılabilir. Daha geniş bağlam içindeki yerel farklılıkların özgünlüklerini kavramayan hiçbir sınıf iktidarının güncel krizinin analizi fayda getirmez. Sermaye, küresel ölçekte hareket eder; işçi sınıfı mücadelesi, her yerde gerçekleşir. Bu yüzden, anti-kapitalist strateji, tıpkı kapitalist strateji gibi küresel olarak kurulmalı ve hayata geçirilmelidir. Çokuluslu sermaye; çokuluslu şirketler, devletler-arası ilişkiler ve uluslarüstü devlet biçimleri (örneğin IMF) yoluyla kendisini örgütler. Biz de, küresel bir ölçekte mücadelelerimizin uluslararası dolaşımını örgütlemeliyiz. �Küresel düşün, yerel hareket et� yeterli değil; yerel eylemlerimiz birbirini tamamlamalı ve bu, kesinlikle kendi kendine olmaz.

Üçüncü Bölüm: İşin Reddi

1970′li yıllardan sonra, işin reddi yönündeki teorik tartışma gündemden kalkmış gibi görünüyor. Bu şüphesiz, ret deneyimi ile bu analize ilham veren kitle işçisinin zayıflaması, bölgesel olarak parçalanması ve yeni bir sınıf bileşiminin ortaya çıkmasıyla ilişkilidir. Hatta kimileri, bu kurucu güç ile işe karşı mücadele arasındaki ilişkiyi kuramsallaştırmadan, �emeğin kurucu gücünden� bahsetmekte. Siz ise aksine, işin reddinin ne somut mücadeleler ne de politik/teorik kavramsallaştırma düzeyinde terk edilemeyeceğini düşünüyor gibisiniz. Bunun üzerinde biraz durabilir miyiz?

İtalya’da �işin reddi�nin belirgin bir talep olarak ortaya çıkışı, işçi sınıfının ilksel birikimden bugüne dek her zaman için işe karşı mücadele ettiğini gayet iyi hatırlattı. Zaman zaman işin azaltılması, yaşamın işten özgürleştirilmesi, Marx’ın Kapital ‘de yazdığı 10 saatlik ya da 8 saatlik iş gününde olduğu gibi belirgin bir talep olmuştur. 1880 ile 1940 arasında, ABD’de işçilerin mücadeleleri çalışma haftasını ikiye bölmüş ve hafta sonunu yaratmıştır. Diğer zamanlarda, özellikle de resmi emek hareketi iktidardayken, bu talep bastırılmış ve ancak gündelik hayatta işçilerin pasif direniş ve sabotaj eylemlerinde görünecek şekilde sahne arkasına itilmiştir. Böylesi belirgin ve iyi bir şekilde ifade edilmiş bir talebin ortaya çıkışının sonucunda, Marksist kuram önemli bir şekilde yenilenmiştir. Örneğin, 1950′li yıllar boyunca, işçi mücadelelerinin otonomisini tanıyan ve kuramsallaştıran, farklı sınıf kesimlerinin (örneğin zenciler, kadınlar) otonomisini anlamlandıran otonomist Marksistlerde bile, devrimin can alıcı noktasının işi kendine mal ederek özgürleştirmek olduğu fikri hakimdi. İtalya’da kitle işçilerinin kitlesel reddi, iş tahakkümün bir aracı olduğu müddetçe, işçilerin işe karşı (ve dolayısıyla yalnızca işçi olmaya karşı) mücadele edeceği gerçeğini canlı bir şekilde hatırlattı. Geriye dönüp baktığımızda, 1960′lı ve 1970′li yılların sonlarındaki toplumsal çatışkı, hatta kahramanları taleplerini bu kavramlarla dillendirmediklerinde dahi, büyük oranda işe karşı mücadele açısından anlaşılabilir. Öğrenci ayaklanmalarının büyük bir kısmı, sermayenin ihtiyaçları yerine öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılayacak şeyleri öğrenme zamanı ve imkânı talebiyle beraber, emek gücü yaratma işinin reddine dayalıydı. Kadınların ayaklanmalarının büyük bir kısmı ise, toplumsal fabrikadaki geleneksel rollerinin bir reddi olarak görülebilir: yeni bir toplumsal cinsiyet ve toplumsal ilişki talebi ile beraber doğurganlık ve yeniden üretim rollerinin reddi. Amerikan şehirlerinin sokaklarında siyahların ayaklanmaları ise yalnızca bir çaresizlik çığlığı değil, birikim sürecinde onlara atfedilen rollere karşı bir isyandı da: kenara atılmış, emek pazarının işlemesini sağlayan yedek iş gücünün bir parçası olarak en düşük ücretli işlerde çalışan, yaşam sınırının altında yaşayan, siyasal katılımdan dışlanmış vs. Onların reddi, tıpkı öğrencilerin ve kadınlarınki gibi belli birtakım işlerin reddi olduğu kadar, genel olarak da işin reddiydi. Ama maalesef insan olmanın anlamı olarak yabancılaşmamış emeğe yoğunlaşan geleneksel Marksistler, kapitalizm içindeki bu temel antagonizmayı çok çabuk unuttular ve tekrar tekrar işçinin yanı sıra yönetici olma hedefiyle �üretim araçlarını ele geçirmek�, �fabrikayı ele geçirmek� (ya da savaş sonrası dönemin toplumsal fabrikasında �şehri ele geçirmek�) isteyen yüzyıl başındaki devrimcilerin ideolojisinin içine geri düştüler.

Sınıf bileşimdeki dönüşüm, fabrikanın bölümlerinin ayrışması, kitlesel işçiye dayalı örgütlenmenin, �toplumsal işçinin� ( operaio sociale ) daha esnek veya akışkan örgütlenmesine doğru kısmi parçalanışı, bu temel antagonizmayı değiştirmez. Bu söz edilenler, ancak mücadele biçimini değiştirir. 1978′de Milano’da Mimarlık Fakültesi’nde �Fabbrica Diffusa� üzerine düzenlenen bir konferanstaydım. Bu konferansta fabrikanın yayılmasının, kapitalizmin fabrikayı kendi isteğiyle gönüllü olarak terk etmiş olan �toplumsal işçi�nin ortaya çıkışına ayak uydurması mı, yoksa kitle işçisinin mücadelelerine karşı verilmiş akıllıca bir kapitalist yanıt mı olduğu üzerine ciddi tartışmalar dönmüştü. O zamandan beri bu mesele üzerine azımsanmayacak miktarda yapılan araştırmadan, her iki duruma da kanıt bulunabilir. Ne var ki, ister arz ve talebin manipülasyonuyla (finansın, piyasaların, girdilerin) dolaylı olarak işin dayatılmasını koordine eden bir şirketten ya da ister tüm dünyada araştırmacı ağlarını birbirine bağlayan, iç içe geçmiş sabit olmayan yüksek teknoloji dünyasından bahsedelim, bireylerin ve bireylerden oluşan küçük grupların üretim araçlarının bir kısmını doğrudan kontrol ediyor olması, yine de sermaye için çalışmak zorunda bırakıldıkları gerçeğini değiştirmez. Her zaman için, kendi üretim araçları üzerinde doğrudan denetim hakkı olan kimi işçiler olmuştur: örneğin bağımsız çalışan kamyoncular ve zanaatkârlar, küçük çiftçiler ve köylüler. Bu üretim araçlarının, şimdi bilgisayarları ve yazılım tasarımı ya da imalat ekipmanlarını içermesi, hâlâ sermaye için çalışmak zorunda bırakıldıkları gerçeğini değiştirmez. �Maddi olmayan emeğin� dayatılması, tıpkı �maddi� emeğinki gibi bir tahakküm biçimidir. Beyninizle çalışmak zorunda bırakılmanız �ki bu, her zaman işin ayrılmaz bir parçası olagelmiştir� sömürünün koşullarını değiştirir, ama gerçekliğini değiştirmez. Bu durum, yalnızca baskının işleyiş koşulları ile reddiye ve başkaldırı fırsatlarının doğasını değiştirir.

Çağdaş Marksist kuramcılar, emeğin antagonizmasını konumlandırmadan ve emeği daha geniş bir toplumsal antagonizma kümesinin içine yerleştirmeden �emeğin kurucu gücünden� bahsettiklerinde, geçmişte işi yücelten geleneksel sosyalistlerle aynı yere düşerler. Sermayenin yaşamın tümünü işe dönüştürmek istemesi, bunu başardığı anlamına gelmez; dolayısıyla üzerine konuşmamız gereken tek şey, emek ve onun �kurucu gücüdür.� İşin dayatılması yayıldıkça işe karşı mücadele de yayıldığı için, hem ret biçimlerini hem de işin yerine geçen etkinlik çeşitliliğini ve böylelikle de iş ile iş-olmayan arasındaki değişen ilişkiyi keşfetmek mümkündür. Hatırı sayılır miktardaki araştırma ve pratik deneyim sonucu, üretim bandında işin reddinin ne demek olduğunu biliyoruz �işçilerin nasıl grev yaptıklarını, çalışmak zorunda kalmamak için nasıl üretim bandını sabote ettiklerini biliyoruz. Araştırmalar, toplumsal fabrika içinde işin reddinin ne anlama geldiğini de göstermiştir �kadınların nasıl doğurmayı reddettikleri, öğrencilerin nasıl ders çalışmayı reddettikleri, işsizlerin nasıl iş aramayı reddettikleri vs. Bu tür araştırmalar, �maddi olmayan emeği� reddetmenin ne demek olduğunu da göstermiştir �bilgisayar başında çalışanların nasıl da verileri girmek yerine oyun oynadıklarını, hackerların bilginin özel mülkiyete dönüşmesini nasıl sabote ettiklerini ya da bilim adamları/kadınlarının devletin ya da şirketlerin başka amaçlar için ayrılan araştırma fonlarını kendi araştırma amaçları için kullandıklarını, TV yazarları ya da oyuncularının sit-com senaryolarının içine çaktırmadan nasıl yıkıcı öğeler kattıklarını, öğretmenlerin itaat yerine disiplinin reddini yaydıklarını, üniversitede profesörlerin ve yüksek lisans öğrencilerinin bilgisayar ağlarının isyan-karşıtlığının değil de mücadelenin dolaşımı için yönünü değiştirdiklerini ( detourne ) vb. göstermiştir. İşin reddi ortadan kalkmış değildir; yalnızca kapitalist işin dayatılma biçimi değiştikçe işin reddi de biçim değiştirir. İncelememiz ve örgütlememiz gereken şey, yalnızca emeğin kurucu gücü değil, insan çabasının olduğu tüm alanlarda uyguladığımız kurucu güçtür. Ancak bu şekilde, işi insan deneyiminin diğer etkinlikleri arasında anlamlı bir etkinlik olarak dahil ederek, işin yeniden kuruluşunu düşünebiliriz.

İşe karşı mücadelenin önemi yönündeki argümanı, soyut olarak gayet iyi anlıyorum; ama sermayenin insanların ellerinden işlerini aldıkları bir dönemde, işe karşı mücadele etmenin nasıl bir anlamı olabilir? Burada Batı Avrupa’nın ve hatta kısmen ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası toparlanmadan sonraki en yüksek işsizlik oranlarını yaşamasından söz ediyorum. İtalya’nın Güneyinde işsizlik %40, Almanya’nın bütününde işsizlik %7,5 ile 1949′dan sonraki en yüksek oranında ve Doğu Almanya’da ise işsizlik %30′un üzerinde. Bu koşullarda, �işi reddetmek�ten nasıl bahsedebiliriz?

Güzel soru! İlk önce, duruma analitik olarak bakalım. Yüksek işsizlik oranının, işçi sınıfının sermayeye dayattığı krize karşı sermayenin bir yanıtı olduğunu hatırlayalım �ki burada işe karşı mücadele belirleyici bir rol oynamıştır. Bu yeni bir şey değil; tüm bir 19. yüzyıl boyunca ve hatta muazzam bir işçi mücadeleleri döngüsünün bir süreliğine işi ortadan kaldırma gücüne eriştiği 1930′lara kadar, bu oldukça bildik bir stratejiydi. İşçilerin mücadeleleri, en azından Kuzey’de, işsizliğin ikincil bir taktik haline geldiği Keynesçiliğin genel olarak benimsenmesini zorladı. Bu durum, 1960′ların sonunda patlak veren krize, Keynesçiliğin krizine, dek sürdü. Ne yazık ki, krizin gelişimi öyle bir çizgi izledi ki, işçi sınıfı işsizliğin bir silah olarak kullanılmasını önleyebilecek güce sahip olamadı . Peki bu nasıl bir silahtır?

Bu, kesinlikle işten yoksun olma değildir ! Krotone’deki işçiler, �Tek isteğimiz çalışma olanağı, kendimiz ve çocuklarımız için� dediklerinde, ücretli konumundan işsizlik parası alır konumuna itildiklerinde gelirlerinin düşmüş olmasına ve gelecekteki gelir kesintisi risklerinin aniden katlanmış olmasına tepki veriyorlar. İşçiler ücretli işlerini kaybettiklerinde, aktif iş gücünden yedek iş gücü ordusuna kayıyorlar. Fakat yedek iş gücü ordusu, hâlâ çalışır durumdadır �çünkü emek gücünü yeniden üretmeye devam etmek ve ücretli iş arayarak emek pazarının işlemesini sağlamak durumundadır. Bu, Kalabriya’da eski ve bildik bir olgudur. Biliyoruz ki �emek pazarının işlemesi�, genellikle işçilerin ücret umuduyla Kuzey’e doğru göçünü gerektirmiştir. ABD’deki raporlara göre, işçilerin pek yakında kapanacak olan kimya fabrikasını ele geçirdikleri Krotone’deki ayaklanma, çalışma koşullarındaki bozulmaya karşı, yani işten çıkarılan işçiler açısından yaşam koşullarının bozulmasına karşı bir ayaklanmaydı. İşsizlik, işçilerin işe, yani ücretli-işe karşı mücadele edeceklerine, iş için mücadele etmelerini sağlamak için planlanmış bir silahtır. Bize düşen iş ise, işçilerin gerçekten istedikleri şey için, yani güvenceli gelir ve daha az iş için mücadele edebilmelerini sağlamak için, bu durumun dinamiklerini netleştirmektir. Bir yanıyla, aslında bu mücadeleyi her koşulda verecekler; çünkü eğer ücretli işleri olursa, yine işe karşı mücadeleye geri dönecekler; gerçi muhtemelen artık ücretlerini kaybetmekten daha çok korktukları için, daha az yoğun bir şekilde. Dediğim gibi bu eski bir oyun; kurallarını biliyoruz; bize karşı kullanılıyor; ama savaşılması imkânsız değil.

İşe karşı mücadelenin tarihini incelediğimizde, bu kavganın izlediği çeşitli yolları keşfedebiliriz. Makine kırıcılar, ücretlerinin düşmesine neden olduğunu düşündükleri makineleri parçaladılar. Bu, kimilerinin iddia ettiği kadar saçma olmasa da, pek işe yaramadı. Daha sonra işçiler, her ne iş/ücret olursa, bunun tüm emek gücüne yayılmasını talep ederek, işe karşı mücadeleyi işsizlikle ilişkilendirdiler. İş gününün (ya da haftasının) azaltılması, ücreti yükseltmenin/yaymanın bir aracı olabilirdi, böylelikle herkes tarafından paylaşılabilirdi. Bu tür argümanlar, bugün Batı Avrupa’da Andre Gorz gibiler tarafından ileri sürülmekte. Geçenlerde Le Monde Diplomatique ‘te bu yaklaşım üzerine, kimi kapitalist çevrelerde bu görüşün oldukça ciddiye alındığını ileri süren bir yazı dizisi görmüştüm. Gorz’un muhtemelen Grundrisse ‘nin İtalyan okumalarından ve güncel durumun sermayenin �Makineler Üzerine Bölüm�de öngörülen noktaya, yani herkesi istihdam edecek �tam zamanlı� iş yaratamayacak kadar emeğin yerini makinelerin aldığı noktaya ulaşmasından çıkarsanan bu argümanın, eksikliklerine rağmen önemli yanı, geleneksel solun, kapitalizmin esaslarını tekrar etmekten öteye gitmeyen �tam istihdam� talebine geri düşmemesidir. �İşi yaymak� gerektiği yönündeki argümanlar, 19. yüzyıl mücadelelerinde olduğu kadar, 1930′larda da önemli bir rol oynadı ve işin azaltılmasını savunan hareketlenmenin önünü açtı. Ancak bu argümanların sınırları, kapitalizm içinde işin kendisinin meşruluğunu, yani işin insanların ihtiyaçlarını karşılamak için donanmak yerine, tahakküm işlevi görmesini kabul etmelerinde yatar. Bu tür talepler, işin ücretli ve ücretsiz tüm biçimlerinin daha bütünlüklü bir eleştirisi, yani kapitalizmin ve onun arzu ve ihtiyaçları, yaşamın iş ekseninde yapılandırılmasına tabi kılmasının eleştirisi içine yerleştirildiğinde, sermayeyi temelden sarsacaktır.

İkinci olarak, işçi sınıfı stratejisi açısından, yukarıda da belirttiğim gibi, işe karşı mücadele sınıf bileşimine uygun biçimler bulmak durumundadır. Krotoneli işçilerin öfkesi, fabrikanın kapanışının işi insanların yaşadığı yerlere konumlandırmayı reddeden sermayenin reddi yolunda bir basamak olmasından kaynaklanıyor olsa gerek. İnsanların nesiller boyu evlerini, ailelerini ve yaşadıkları toplumu bırakıp Kuzey’de ve hatta başka ülkelerde iş bulabilmek için göç edişleri, Güney İtalyalılar için arzunun iş/sermayeye boyun eğdirilişinin en belirgin ve onurlu öyküsüdür. İnsanların işe göre değil de işlerin insanlara göre konumlandırılması, son derece anlaşılabilir ve anlamlı bir taleptir. Kalabriya’nın tepelerinde olduğu kadar, Amerika’nın �pas kuşağı� boyunca da yankılanır. Ve bu, yerel olarak kazanılamayacak bir mücadeledir de. En iyi ihtimalle devlet, geçmişteki uydurma kamusal işler programlarındaki gibi, kimsenin ihtiyacını karşılamayacak birkaç uydurma iş verecektir. Oysa ki bugün sorun basit bir yerel sorun değildir . Bu, küresel yeniden yapılanma döneminde birçok ülkenin birçok bölgesinde, işçilerce hissedilen bir talep haline gelmiştir. Fakat �işleri ülkemizde tutun� ya da �burada ihtiyacımız olan yerde yeni iş alanları açın� demek, küresel işbölümünde işin oynadığı rol, işin doğası ve süresinin eleştirisinden bağımsız olarak, yeterli talepler değildir. Bu nedenle, burada yapılması gereken en azından bir tür örgütsel görev görüyoruz: bu dönemde, böylesi bir durumda söz konusu olan tüm sorunların anlaşılmasını, ele alınmasını ve bilginin dolaşımını sağlamak. Tüm bunlar hakkında çok şey bildiğimiz açık. Sorun, bilginin dolaşımının, mücadelenin yayılmasının bir uğrağı olarak anlaşılmasıdır.

Kuzey Amerika’da bu noktada fabrika/iş/ücretlerin yeniden konumlandırılma süreci ve Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ile hızlanması tehdidi, böylesi bir bilgi, tartışma ve muhalefet akışını hızlandırmıştır. İşlerini kaybeden ve artan işsizler ordusuna katılan işçiler, sorunun yerel olarak çözülemeyeceğini oldukça hızlı bir şekilde gördüler. Bu yüzden işlerin taşındığı fabrika ve topluluklardaki işçilerle, mücadelelerine katılmaları için ilişkiye geçiyorlar. Artan şekilde, sermayenin daha iyi durumdaki işçileri en yoksulların seviyesine gelene kadar ezme çabasına karşı işçi sınıfının tepkisi, daha iyi durumdakileri desteklemenin en iyi yolu olarak en yoksul olanların mücadelelerini desteklemek oluyor. Mücadelenin bu şekilde ulus-içi ve uluslararası olarak dolaşımı, bugün mücadelemiz açısından yaşamsal önem taşımakta ve bu mücadelede temel bir öğe de, sermayenin işe karşı mücadeleyi iş için mücadeleye kaydırma çabasını bertaraf etme kavgasıdır.

Dördüncü Bölüm: Kendini Değerli Kılmaİşin reddi, zorunlu olarak bizi sermayenin ötesindeki kurucu dinamikler hakkında konuşmaya taşıyor. Kitabınızda, ilk kez Negri’nin kavramsallaştırdığı kendini değerli kılma kategorisini kullanıyorsunuz. Kendini değerli kılma ile neyi kastediyorsunuz?

Toni Negri, sermayenin kendini yeniden üretmesini anlatmak için Marx tarafından kullanılan (fakat sonra ancak pek az Marx takipçisinin kullandığı) oldukça ilginç bir kavramı alıp ona yeni bir anlam kazandırdı: işçi sınıfının kendi gelişimi. Bu kavramın kimi sorunları var �mesela, işçi sınıfının kendini değerli kılması, sermayeninkiyle benzeşik değildir ; aslında başka bir kavramı da seçebilirdi ama bu da yeterince iyi anlatıyor. Mesele, sermaye karşısında işçilerin kendi gelişimlerindeki otonominin varlığına dikkat çekmekti. Uzunca bir süredir, Marksistler tarafından işçi sınıfının gelişimi, sermayenin gelişiminin bir fonksiyonu olarak görülegeldi. Daha önceki otonomist Marksistler, özelikle Mario Tronti, Marx’a göre işçi sınıfının sermaye üzerinde değil, aksine sermayenin (ölü emeğin) işçi sınıfı (canlı emek) üzerinde bir kısıtlama olduğunu hatırlatmıştı. Emeğin canlı, üretken gücü işçilerin kendi etkinlikleri ve yaratma gücüdür, sermayenin değil. Fakat, kitlesel işçilerin mücadeleleri işin reddi biçimini aldıkça, esas itibariyle işçilerin bu yaratıcı öz-etkinliğini gözden kaçırma eğilimi doğdu. Aynı zamanda İtalya’da, 1960′lı yılların sonu ve 70′lerde, bu yaratıcı öz-etkinlik tüm toplumsal fabrika içinde toplumsal, kültürel ve siyasal yenilikler silsilesi ile patladı. Negri’nin �kendini değerli kılma� kavramı, bu patlamanın pozitif içeriğine bir isim verdi ve işçilerin nasıl sadece sermayeye karşı değil, yeni ve çok çeşitli varoluş biçimleri için de mücadele ettiklerine yeniden dikkatimizi çekti. İşçi sınıfı mücadelesinin yalnızca içeriğini değil, aynı zamanda devrimin doğası ve kapitalizm sonrası topluma �geçişin� doğasına dair kimi temel sorunları yeniden düşünmek için bir hareket noktası sağladı. Negri’nin Marx Beyond Marx olarak yayınlanan Grundrisse üzerine derslerinde de belirttiği gibi, komünizmin yaratılması sonradan gelen bir şey değildir, işçi sınıfı öz-etkinliğinin yeni biçimlerindeki güncel gelişmelerce şekillenir. Elbette Marx bunu daha o zamanlar söylemiştir ve diğer daha eski otonomist Marksistler (örneğin, 1950′li yıllarda C.L.R. James ve yoldaşları) de bunu söylemiştir; fakat Negri’nin kuramsal çalışması, bu görüşü kuramsal olarak sağlam bir şekilde temellendirerek yeniden gün ışığına çıkarmıştır.

Kendini değerli kılma görüşü siyasal gündemi nasıl etkilemiştir?Dikkatleri yeniden, benim işçilerin mücadelelerinin pozitif içeriği dediğim meseleye çekmenin bir sonucu, çoğumuz için siyasal gündemde bir değişikliğe neden oldu. İşçi sınıfı gücünün 1970′li ve 80′li yıllarda kapitalizmin krizini nasıl yarattığını ve sürdürdüğünü anlama çabamızın yanı sıra, tarihsel olarak sermayenin krizinin ayrılmaz bir parçası olan ve bugünden komünizmin hazırlanması için bir hareket noktası sunabilecek kendini değerli kılma süreçlerini araştırmaya başladık. Negri’nin çalışması esasen kuramsal kalmış ve pek az ampirik çalışması birkaç önde gelen sanayi ile sınırlı kalmış olsa da, diğer otonomist Marksistler kendini değerli kılma deneyimlerini, Kuzey’de 1960′ların sonu ve 1970′lerde kentsel kültürel devrimleri, Güney’de köylülerin ve yerli halkların kırsal/kentsel komünal mücadelelerini yeniden incelediler. Negri daha çok emeğin kendini değerli kılmasına yoğunlaştıysa da, diğer araştırmalar hem iş hem de iş-dışı etkinliklere odaklanmış ve kriz boyunca, kapitalist baskı tarafından zapt edilemeden, boyunduruk altına alınamadan ve yıkılmadan kalan çok çeşitli yaratıcı mücadele deneyimlerini anlamak için zengin bir kaynak sunmuştur.

İşin reddi ve kendini değerli kılma arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?Daha önce, işçi sınıfının siyasal stratejisi için yegâne anlamlı hareket noktasının kendi gücümüzün farkına varmak olduğunu söylemiştim. Kendini değerli kılma kavramının yaptığı şey ise, sadece sermayenin bizim üzerimizdeki tahakkümünü sınırlama ve engelleme gücümüze değil, aynı zamanda alternatifler geliştirmedeki beceri ve yaratıcılığımıza dikkat çekmektir. Nasıl ki �işin reddi� kavramı çeşitli toplumsal mücadelelerin kapitalist birikimi nasıl baltaladığını ve onu krize soktuğunu anlamamızı sağlıyorsa, kendini değerli kılma kavramı da bizim yalnızca sermayeye karşı değil, sermayenin ötesinde de yeni varoluş biçimlerini kurup savunabilmemizin, krizin öteki yüzü olduğunu anlamamızı sağlar.

Reddetme gücü, kapitalist işin dayatılmasından görece de olsa özgürleşmiş zaman ve mekânları oluşturma gücüdür (�görece özgür� diyorum; çünkü böylesi zaman ve mekânlar, her zaman için kapitalist iktidar tarafından sınırlandırılmış ve kirletilmiştir). Kendini değerli kılmanın gücü, komünist geleceği bugünden oluşturmak için, bu mekânları alternatif etkinlikler ve yeni toplumsallık biçimleri ile doldurabilme gücüdür.

Bu perspektif, birçok geleneksel Marksistin ve post-Marksistin, post-modernistin, Marksist kuramın dışında gördükleri ya da böyle olduğunu iddia ettikleri �yeni toplumsal hareketler� için de söz konusu olan yaratıcılığı ve hayal gücünü, Marksist bir teorik-politik bir çerçeve içinde görüp anlamamızı sağlar. Ne var ki, bu yeni sosyal hareketler �fikirlerini bu şekilde dillendirsinler ya da dillendirmesinler� kapitalist toplumsal fabrikanın sınırlarına karşı hareketler olagelmişlerdir ve öncelikle güçleri ve yaratıcılıkları açısından yenidirler. Örneğin, kadınların ve eşcinsellerin hareketleri, yalnızca yaşamın işe tabi kılınmasını reddetmekle kalmamış; yeni toplumsal cinsiyet ve aile ilişkileri, kadınlar ile erkekler arasında, kadınlarla kadınlar arasında ve erkeklerle erkekler arasında yeni tür kişisel ve toplumsal ilişkilerin geliştirilmesinin önünü açmıştır. Buna koşut olarak, Yeşil hareket, yalnızca tüm doğanın kapitalizm tarafından sömürülmesine karşı çıkmakla kalmamış, insanlarla dünyanın geri kalanı arasında çok çeşitli alternatif ilişkilerin geliştirilmesinin yollarını da araştırmıştır. Gelişimleri sırasında bu hareketler çakışıp birbirlerini etkiledikleri gibi, çok çeşitli alternatif kültürel pratiklerden de (örneğin, yerli halk hareketleri, kapitalizm öncesi Avrupa tarihi gibi) esinlenmişlerdir. Lütfen dikkat edelim; bu hareketlerin karakterini Marksist terimlerle kavrayabildiğimiz için, bunların analize ve siyasal eleştiriye tabi olamayacağı yönünde bir şey söylemiyorum. Nasıl ki işçi sınıfı mücadelesinin sendikal faaliyet gibi daha tanıdık uğrakları, şiddetli irdeleme ve eleştiriye tabi tutulabilir, tutulmalı ve tutulmuştuysa, bu hareketler için de aynısı geçerlidir. Her yaratıcılık ve buluş, otomatik olarak sermayeyi sarsıp, daha ilginç varoluş biçimleri adına bizi özgürleştirmez. Bu hareketlerin politik uzamında yıkıcı olan pek çok şey vardır. Aynı şekilde, fark üzerine dogmatikliğe varan bir aşırı ısrarla herhangi bir siyasal diyalog ve siyasal eylem olasılığının önünü kesen kimi �kimlik politikası� biçimleri de. Post-yapısalcı linguistik kuram ise, kimilerine örgütlenme zorluklarından kaçınmak için elverişli bir bahane oldu. Ama bir kural olarak, bu tür sınırları görmek ve böylesi bir eleştiriyi ilerletmek, doğal olarak Marksistlere kaldı. Doğrusu tarihin bu noktasında beni daha çok ilgilendiren, meselenin öteki yüzü: içerdikleri toplumsal güçlerin nasıl komünizmin kurulmasına katkı sunabileceği üzerine düşünebilmemizi sağlayacak şekilde, bu tür mücadelelerin içindeki pozitif içeriği ayırt edebilmenin önemi.

Beşinci Bölüm: ÖrgütlenmeVe işte esas meseleye, örgütlenme sorununa geldik. Dediğiniz gibi, parti karşısında otonomi olabileceği gibi, işçi sınıfının farklı kesimleri arasında da otonomi olarak anlaşılması gereken, işçi sınıfının otonomisini, Marksist kuramın merkezine koyarak mücadelenin dolaşımı açısından örgütlenme sorunsalına işaret ediyor gibisiniz. Bununla neyi kastediyorsunuz? Sizce bu dolaşım ne ölçüde örgütlü bir dolaşım olabilir ya da olmalıdır?

Bence mücadelenin dolaşımı kavramı, kaçınılmaz ve temel bir mesele olan örgütlenme için bir anahtar sunar. Hepimiz, eski Leninist ve sosyal demokrat örgütlenme formülünün (örneğin, parti) artık işe yaramadığını biliyoruz; çünkü bu formül, işçi sınıfının öz-etkinliğini idare edilebilir biçimlerin içinde dondurur. Bu yaklaşımların en esnek savunucuları bile (örneğin, bir şekilde partiyi sınıfın öz-etkinliğine bağlı hale getirmek isteyen Rosa Luxemburg gibi), bu tür formüllerin içine hapsoldu. Yıllar önce Sergio Bologna’nın meşhur makalesinde (�Sınıf Bileşimi ve Parti Teorisi�, Telos 13, Sonbahar 1972) ileri sürdüğü gibi, işçi sınıfı örgütü, sınıf bileşimindeki değişimlere uygun olarak bu değişimlerle beraber değişmelidir. Hiçbir reçete, ne belli bir zamanda bütün bir sınıf bileşimi için kullanışlı olabilir ne de bileşim değiştikçe, zaman içinde aynı reçete geçerli kalabilir. Başka bir deyişle, mücadelenin örgütlenişini, belli tür örgütlerin (örneğin her zaman bürokratikleşen ve gerekli değişikliklere direnen kurumların) yaratılması olarak düşünmekten kurtulmamız gerekir. Bunun yerine, işçi sınıfı örgütlenmesi meselesini en temel anlamıyla, yani mücadele içindeki insanlar arasında ortaklaşa etkinliğin ( cooperation ) oluşturulması açısından düşünmemiz gerekiyor.

İşçi sınıfının çeşitlilik içerdiğini ve bunun geçmişte de hep böyle olduğunu biliyoruz. Sınıf bileşimi karmaşıktır. Sermaye, parçala-birbirine düşür-ve-ele geçir taktiğini izler. Bu yüzden, her zaman için sınıfın farklı kesimleri arasında ücret/gelir hiyerarşisi ve bir tür iktidar ilişkisi vardır. Kimi işçilerin diğerlerinden daha fazla kaynağı vardır; kimilerinin mücadele için daha fazla mekânı ya da zamanı vardır; kimileri diğerlerini idare eder, vs. �Bölmek�, sınıflar-arası antagonizmanın patlama tehlikesini en aza indirgemek için, sınıfın farklı kesimleri arasındaki sınıf-içi antagonizmanın kapitalizm tarafından idaresinin bir aracıdır. Bunun yanı sıra, sınıfın çeşitliliği, kendini değerli kılma biçimlerinde de çeşitliliğe işaret eder. Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin diliyle söylersek, kendini değerli kılmanın �kaçış hatları� çok farklı yönlerde seyreder.

Bir kez bu �kaçış hatları�nın tekilleşmiş bir sosyalizm projesi içinde uyumlulaştırılabileceği ve (örneğin, çoğu zaman kadınlara söylenegeldiği gibi) sınıfın farklı kesimlerinin kendi ihtiyaç ve arzularını karşılayacak mücadelelerini diğerlerininkine tabi kılmaları gerektiği anlayışını reddettiğimizde, kaçınılmaz biçimde �söz konusu� sınıf mücadelesinin, zorunlu olarak tek bir ortak öğesi olan (kapitalist tahakkümün reddi), farklı yönlerde hareket eden birçok ayrı mücadeleden oluştuğunun hem farkına varacağız hem de bunu kabul edeceğiz. Sermaye bunu biliyor; sermayenin siyasal stratejisi, bu bastırılamaz patlama kontrolden çıkmasın ve kendi gelişimini beslemesi için boyunduruk altına alınabilsin diye, bu farklılığı idare etmektir. Bizim siyasal stratejimiz, bunun tam tersi olmalıdır: Sınıf-içi antagonizmalar, sınıflar-arası antagonizmayı idare edilemez olacak şekilde besler ve farklı kendini değerli kılma projeleri, birbirini tamamlayarak ya da en azından birbirini destekleyerek, sermayenin içine kapatılmaktan ve boyunduruk altına alınmaktan kurtulma yolları bulur. Bizimle sermaye arasındaki antagonizmayı azamileştiren, kendi aramızda ise antagonizmayı asgarileştiren ya da tamamen ortadan kaldıran bir fark siyasetinin oluşturulması gerekir.

Buradaki zorluk, önceden belirlenmiş bir örgütsel biçim, bir ideoloji sayesinde ve hatta Marksizm sayesinde bile (çünkü Marksizm antagonistik kapitalist tahakküm anlayışı sunar; ama kapitalizm sonrası varoluş biçimleri hakkında bir reçete vermez), herhangi bir kısa yolun, sihirli bir reçetenin, basit bir �birleş ve savaş� taktiğinin olmayışıdır. Bizim istediğimiz, sermayeye karşı ve alternatif kendini değerli kılma biçimleri için farklı mücadelelerimizin, birbirini tamamlaması ve güçlendirmesidir. Sorun, bunu nasıl başarabileceğimizi bulmakta yatar.

Yukarıda sunduğum Marksist analizin doğruluğunu kabul edersek, yaşamın işe indirgenmesine karşı mücadele, sınıfın tüm kesimleri için bir ortaklaşalık, komünallik ve böylelikle karşılıklı ortak anlayış için bir temel sağlar. Elbette, sınıfın farklılık ve hiyerarşi içermesi ve işin dayatılmasının farklı işçi grupları tarafından farklı yaşanması, işin reddi ekseninde örgütlenmenin kolay bir şey olduğu anlamına gelmez. İşçi sınıfı mücadele tarihi, bunu açıkça göstermiştir. Fakat aynı tarih, her türlü farklılıklarına rağmen, işçilerin mücadelelerini birleştirebildiklerini ve kolektif kazanımlar elde ettiklerini de göstermiştir. Bunun geçmişte nasıl yapıldığını incelemek, bunun bugün nasıl yapılabileceği hakkında fikir uyandırmak için faydalı bir egzersiz olabilir �elbette, hazır reçete aramak için değil, belirli sınıf bileşimlerinden özgün çözümlerin nasıl ortaya çıktığını anlamak için. İşin dayatılmasındaki farklılaşmaları ve bunun sonucunda tüm toplum çapında ret biçimlerindeki farklılaşmaları görmek, bugün farklı mücadele türleri arasındaki paralellikleri fark edebilmek açısından da faydalıdır.

Sermayeye karşı mücadeleden çeşitli kendini değerli kılma projeleri için mücadelelere döndüğümüzde, daha zor bir sorunla karşı karşıya kalırız: antagonizma olmaksızın nasıl bir fark siyaseti oluşturabiliriz. Açıkçası antagonizmaların halihazırda var olduğunu düşünürsek, böylesi bir siyasetin geliştirilmesi, antagonizmalardan kurtulmak için onların içinden geçmelidir; biz istiyoruz diye onlar ortadan kalkacak değildir. Biz asgari müşterek düzeyinde, �ne sen karış ne ben karışayım� temelinde farklılığa dayanan bir yaklaşım ve tercihen farklılık ekseninde karşılıklı zenginleştirmeye dayalı yaklaşımlar geliştirsek bile, antagonizma kaçınılmaz olabilir. Örneğin, kadınlar yeni toplumsal cinsiyet ilişkileri oluşturmaya çalıştıkça, erkeklerle (ve kendi içlerinde), karşıtlık içeren pek çok ilişki içinden geçmek zorunda kaldılar. Böylesi yeni ilişkilerin kurulması, eskilerin yıkılmasını �erkeklerin (kısmen doğru olarak) kendi aleyhlerine gördükleri bir yıkım� gerektirmekle kalmamış; bu süreçteki yaratıcı uğraklar, deneysel ve çoğu zaman yeni, beklenmedik antagonizma türlerini de yaratmıştır. Kadınlar erkeklerden müstesna, kendi aralarında lezbiyen ilişkileri ele alırken, bu kadınlar ve heteroseksüel erkekler arasında, düşmanca olmayan ve birbirini destekleyen mücadele biçimleri geliştirmek, kesinlikle zor ve uzun erimli bir süreç olmuştur. Elbette lezbiyen kadınlar ve homoseksüel erkeklerin mücadelelerinin birbirini desteklemesi kolay olmasa da, kısmen daha az zor olmuştur. Bu ilişkiler arasındaki karmaşık dinamikler, AIDS konusundaki mücadeleler, ayrımcılık karşıtı ve yeni cinsel, toplumsal cinsiyet ve aile ilişkilerinin geliştirilmesi için özgürlük mücadelelerinde gözümüzün önünde şekilleniyor. Bence bu tür deneyimlerin bize öğrettiği şey, en iyi işleyen örgütlenme biçimlerinin, gruplar arasında mücadelenin dolaşımını kolaylaştıran (yani farklı grupların çabalarını, birbirini tamamlayacak şekilde güçlendiren) ve mücadelenin değişen yönelimine göre değişen ve uyum sağlayan biçimler olduğudur.

Bu noktada, �örgüt� ile �kendiliğindencilik� arasındaki eski ikiliğin ötesine geçiyor gibisiniz.

Örgüt ile kendiliğindencilik arasındaki eski ikilik, sahte bir ikiliktir. Kimi kolektif olaylar �kendiliğinden�, yani önceden kimse tarafından planlanmadan gerçekleştiklerinde bile, bu olayın gerçekleşmesini sağlayan insanlar, bunu başarabilmek için kendilerini örgütlerler. Sermaye komuta, otorite ve tahakküme dayalı özü ile, örgütlenmenin ancak yukarıdan aşağıya, bir tür �liderlik� yoluyla olduğunu zanneder ve başka türlü bir durumda, ortada yalnızca kaos görür. Oysa ki biz, çok çeşitli örgütlenme türlerini görmeli ve kavramalıyız; elbette uygun olup olmadıklarını her zaman için eleştirel olarak değerlendirerek. Son otuz yıl içinde geliştirilen �aşağıdan� tarih anlayışları, halk hareketlerinin bu tür örgütlenişinin keşfedilmesini ve görünür kılınmasını sağlamıştır.

Yani, örgütlenme-biçimi olarak mücadelelerin dolaşımı. Peki bu örgütlenme kimin tarafından gerçekleştirilecek?

�Kimin tarafından örgütlenen� gibi bu genel sorunuzun genel yanıtı, �kendileri tarafından örgütlenen�dir: mücadele eden bir grubun kendine içkin, öz örgütlenmesi. Fakat aynı zamanda, söz konusu çeşitlilik nedeniyle her nasıl idare edilirse edilsin, herhangi bir �öz� örgütlenme diğer gruplarla, sınıfın diğer kesimleriyle ilişkilerin kolektif örgütlenmesini, mücadelenin dolaşımının örgütlenmesini de gerektirir. �İşi reddetmek ya da kendi yolumuzda kendimizi değerli kılmak için gücümüzü nasıl kurabiliriz?� sorusu, �Çabalarımızın birbirini kuvvetlendirmesi için diğerleriyle nasıl birleşebiliriz?� sorusuna dönüşür. Kendi içinde sağlam ve sıkı her tür formül, yeterince küçük gruplar içinde yaşayabildiyse de; solun büyük bir kısmının tarihi, bu tür grupların, kısmen kendi sıkılıkları nedeniyle, kendilerini diğerlerinden ayırma ve izole etme öyküsü ile doludur. Sonuç olarak bunlar, hareketsizleşmiş ve daha esnek ve uyumlu örgütlenme biçimlerinin farklı gruplar arasında mücadelenin dolaşımını kolaylaştırdığı, daha geniş toplumsal hareketlere ilgisiz kalmışlardır.

Tüm bunlar her düzeyde geçerlidir. Örgütlenmenin, mücadelenin dolaşımını sağlayamadığı her yerde, ister tek bir şehirde küçük bir grupçukta, ister bir bölgede ya da ülkede olsun, başarısızlıkla sonuçlanır. Filistinlilerin ya da Güney Afrika’daki siyahların özgürlük hareketleri, ya da Nikaragua veya El Salvador’daki devrimciler ve benzeri görece küçük gruplar, güçlerini büyük oranda, mücadelelerini kendi özgün yerelliklerinin ötesinde, dünyanın başka yerindeki diğer gruplarla dolaşıma sokacak güç birliği ağlarını kurabilmelerine borçludurlar. Tam da bu nedenledir ki, her bir örnekte de sermayenin stratejisi, onları izole etmek için ticari ve finansal boykotlar ya da seyahat kısıtlamaları yoluyla dünyayla bağlarını kesmek olmuştur �ki onları imha edebilsin. Bu deneyimin önemini ve bundan çıkarılacak dersi ne kadar vurgulasak az olur: Kapitalist tahakkümün çok yönlü gücünü yıkabilmek ve bunun yerine kendi istediğimiz yeni toplumsal ilişkileri koyabilmek için gerekli gücü elde etmeyi, ancak mücadelenin daha yaygın dolaşımı yoluyla umut edebiliriz. Sınıfsal karşı karşıya gelişin küresel olduğu günümüzde, kendi mücadelelerimizin dolaşımı, mümkün olan her bağlantı yoluyla tüm dünya çapında örgütlenmelidir. Neyin gerekli olduğunu anlarsak, geriye sadece gerekli araçları bulmak kalır. Bu, zaten halihazırda başlamış bir süreçtir. Siyasal sorunlar ise: ilk önce, neyin işleyip neyin işlemediğinin, hangi tür örgütlenmelerin mücadelenin dolaşımını kolaylaştırıp hangilerinin bunu engellediğinin tespiti; ve ikinci olarak da hareketi, işleyenler üzerine inşa etmeye devam edip işlemeyenleri değiştirmek ya da tamamen terk etmektir.

Harry Cleaver’ın �Kapital’i Politik Olarak Okumak� adlı kitabı, Otonom Yayıncılık tarafından 2005 yılı içinde Türkçe’ye kazandırılacak.

chicano: ABD’de, özellikle Kaliforniya’da yaşayan Meksika kökenliler (ç.n.)

detournement: Yönünü değiştirme, saptırma, zimmetine geçirme, anlam kayması gibi anlamları olan bu Fransızca sözcük, sermayenin ürünlerine el koyarak onları bir şekilde yönünü değiştirip anlam kaymasına uğratmayı içeren stratejileri kasteder. (ç.n.)

Detourne : yönünü değiştirmek, saptırmak, zimmetine geçirmek, anlam kaymasına uğratmak gibi anlamları olan bu Fransızca sözcük, sermayenin ürünlerine el koyarak bir şekilde yönünü değiştirip anlam kaymasına uğratmayı içeren stratejileri kasteder (ç.n.).

Pas kuşağı ( Rust belt ): ABD’nin nispeten eski ve ağır sanayilerini (özellikle otomotiv ve demir-çelik) barındıran kuzey ve kuzeydoğu bölgeleri. Endüstriyel açıdan gelişmiş bu bölge, 1970′lerde fabrikaların buradan çekilmesi sonucu işsizlik, dışarıya göç ve genel olarak nüfusun ve ekonominin gerilemesi ile karşı karşıya kalmıştır (ç.n.).

Cevap ver.

XHTML: Kullanabileceginiz tagler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>