Otonomist Marksizm ya da Farkli bir Tarih Okumasi Denemesi
10 March 2006
‘Preguntando caminamos, yürürken soralim. Evet, ama biz öfkeyle yürür, tutkuyla sorariz.’
Biz görünür olani parçalamak , görünür olmayani görünür kilmak ve oracikta hakkindan gelmek için yola çiktik. Görünür olan karsimizda, tüm öfkemizle onun varligini içimizde var etme çabasini izliyoruz. Görünür olan iktidardir. Yok edecegiz. Görünür olmayan ise gönüllü kulluktur, görünür olani yaratan ve onu kutsayan. Bedenlerimizin en ücra köselerine kadar sinmis olan gönüllü kulluk varligimizi gerçeklestirmemiz önünde en büyük engeldir. Yaraticiligin kendini var etmesi ve böylelikle yok etmesi önündeki engel. Aci içimizde köklesmis, kaniksanmis ve hapsedilmistir. Acimizi bilincimize çikaracagiz, bedenimize dayatacagiz. Tek çikisimiz acinin hissedilmesidir. Ancak onu hissettigimizde onu yaratani, böylelikle aciyi ortadan kaldiracagiz. Önümüzde duran, bedenimizin içinden geçtigi ve içinde var oldugu ve onu var ettigi iktidar, gönüllü kullugun öz suyundan beslenir. Onun ortaya çikmasi en büyük tehlikedir iktidar için. O yüzden kendini bedenimize açar ve bizi ‘iktidar’ yapar: Å?eylerin iktidari. Yani seylerin kulu. Varolusumuzu seylere tabi kilar. Ve biz kendi iktidari yeniden üretisimizde kendimizden, acimizdan kaçariz. Çektigimiz aci yaraticiligin acisidir. Kaçis noktamiz iktidarin kokmaz, görünmez, duyulmaz, karanlik (renksiz) ve dokunulmaz bedenidir. Her yerdir. Yani ayni zamanda görünmez olandir da. Iktidar yaratilmis tanridir. Yaraticiligin, korkularinin esiri olan insanoglundan kaçarak kendini var edebildigi tek yer. Biz kendi yetersizligimizde asmanin degil askinin pesindeyiz. Askin olan iktidardir, tanridir, devlettir, mülkiyettir, sermayedir, akildir. Ve biz kendi ölçülemezligimizi, yaraticiligin ölçülemezligini, tutkunun ölçülemezligini yakalayamadigimizda ve onun iktidari olamadigimizda askinin kollarinda huzur içinde uyuruz. Askin bizi bizim için tanimlar. Onun isidir bu. Tanimlamanin kabulü tanimlamaya tabiyeti içerir. Tanimlamanin tahakkümünü. Ve biz ancak tanimlamalar içinde algilar ve anlariz. Tanim disi olan ‘bostur’, haricidir. Oysa hareket ve yaratim tanimdan tanim disina kaçistir. Doludan, varolandan bosa, ‘hiçlige’. Olustur bu, özgürlük.
Insanlik tarihi yaratimin tahakküm altina alinisinin, alinmaya çalisilisinin tarihidir. Yaratim her tahakküm altina alinisa bas kaldirarak cevap verir. Tahakkümden, tahakküm ediciden, iktidardan kaçar, kaçmaya çalisir. Çünkü tahakküm sinirdir, belirlenimdir, kimliktir, kesinliktir, ölçülebilirliktir. Yaraticilik ise sinirsizin, kimlik-sizligin, ölçülemezligin, özgürlügün pesindedir. Ancak bu kaçis tek tarafli degildir. Iktidar, tahakküm eden, tahakküm edilenin varligina gereksinir. Çünkü ancak onun varliginda tahakküm iliskisi söz konusu olabilir. Ancak bu tahakküm edenin edilene tabiyeti tahakkümün, yaraticiligin bir ugragi olan iktidarin, özgürlügünü tahakküm edilenin varligina hasretmesidir. Iktidar bagimlidir. Iste bu noktada kaçisin öteki tarafi gün yüzüne çikar. Iktidar, tahakküm eden, kendini var edene bagimliliktan, onun tahakkümünden kaçmak ister. Gergin bir süreçtir bu, özellikle de iktidar için. Çünkü kaçmaya çalistigi sey onun varlik kosuludur, ittigini çeker de, kapsamaya, o olmaya çalisir. Savasimdir ortada olan, her bir bedende gerçeklesen; her seyin ‘babasi’ savas. Iktidar ‘orda’ olan, bizim disimizda degildir. Iktidar bedenimizdir, bedenimdir, ben olmayan bedenim. Ben, bedenim bir iliskidir. Dolayisiyla iktidar, sermaye, devlet.
Iktidar yaraticidir. Ama iktidarin yaratimi çogunlukla olumsuzdur. Ölçülemez olana ölçü koyar, tanimlar ve hareketini belirler. Olumlu oldugu yer kendini reddedip yeniden ama baska bir askinlikta var ettigi süreksizlik, yani kriz anlaridir. Bu ugrakta iktidar kendini kurar. Tanriyi reddeder ve sermayeyi olumlar. Angaryayi ve topraga bagimliligi reddeder ve emegi olumlar. Ancak bir kere sermayenin ve emegin (ücretli emek olarak) kurulmasi olmus bitmis ve tanimlanmis oldugu anlamina gelmez. Süreç içerisinde, çatiskinin zorunluluklarindan sermaye yeniden ve yeniden kendini dolayisiyla emegi kurar. Bu bitimsiz kurulum sürecinin yol açtigi iki sey vardir. Birincisi insanin yaraticiliginin ve bunu kavrama potansiyelinin gelisimi. Ikincisi, iktidarin buna uygun olarak kendi iktidarini, yani kendi varolusunu devam ettirmenin güvencesi olarak tahakküm iliskisini farkli bir formda ve insanin her bir süreçte ortaya çikan yaraticiligina ve potansiyeline uygun bir sekilde yeni tekniklerle kurmasi. Bu yeni tekniklerin olusturum süreci iktidarin iktidar olma deneyiminin birikimini yansitir. Bu deneyim ayni zamanda tahakküm edilenin tahakküm iliskisinden çikma ve özgürlesme mücadelesinin deneyimini kapsar.
Öznenin, insanin üç belirleyeni: Yaraticilik, gönüllü kulluk ve iktidar. Yaraticilik sadece emek degildir. Emegin tasarlanmasidir da. Olmayanin kurgulanmasi, dolayisiyla olasilik alanidir. Ancak olasilik alani tarihselin içinden çikar. Olasi olan tarihin içine dogmustur. Bu yetersizlikle, tarihselin yarattigi kosullarla sinirli olmak anlamina gelir. Yetersizlik yaraticiligin varolussal sorunudur, kendine güvensizliktir. Bu noktada kendini asamayan yaraticiligin kendinden kaçisini gözleriz. Askin olanin pesinden gidisi. Bu kaçis öznede gönüllü kullugun ortaya çikisinin zeminidir, (varolussal) güven arayisinin zemini. Ama ayni zamanda kendini dislastirarak sonsuz yaraticinin pesinde askini yaratisinin da zeminidir. Askin olan iktidarin.
Iktidar kendini yaraticiligin gerçeklestigi üretim alaninda kurar ve var eder. Iktidar her bir ‘askinlik’ sürecinde yeni bir çeliskiyle var olur. Bu çeliski onun o süreçteki varolusudur. Kapitalizmde iktidar, kendini emek ve sermaye çeliskisi üzerinden var kilar, yani iktidar emek ve semaye çatiskisi üzerinden sekillenir.
Olan ile Olmasi Istenen
Nerden baslamali? Bu noktada en önemli soru mutlu bir yasamin nasil olanakli oldugudur. Ancak bu, mutlu bir yasamin ne oldugunun tarifi olmadan yapilamaz. Mutlu yasam, ya da daha mutlu bir yasam nedir? Nasil olanaklidir? Bu soruyu sordugumuz andan itibaren kendimizi politik olanin kollarinda buluruz ve sorular birbiri ardi sira sökün eder. Bu soru en basta olan ile olmasi gereken arasinda bir farkliligi imler. Olmasi gereken her zaman için düsünülendir. Bu noktada ütopya olarak imlenebilir. Ve ön kosul olanin olmasi gerekene göre kötü oldugudur. Bu bir deger sorunudur. Ve burada birinin iyi veya olmasi gereken ve digerinin, kötü, yani olan oldugunu imleyen kriter nedir. Bu kritere düsün tarihinde çesitli varolus kosullarindan yola çikilarak olusturulmus çesitli kriterler üzerinden cevap verilmistir. Bizim burada dikkate alacagimiz cevap silsilesi aslolarak tarihin materyalist okumasi üzerinden insanin özgürlügünü merkezine alan yaklasimlar olacaktir.
Tarihin nesnel yasalari
Sermaye üzerinden açimlanan tahakküm iliskisi ve bundan kurtulus teorisi mesihçi bir anlayis üzerine oturur. Bu mesihçi anlayis ya tarihin nesnel ilerleyisini ya öncü olarak örgüt veya parti formunu ya da konjönktürel ve kendi durus noktasini nesnellik olarak ele alan bir yerden hareketle tanimli kendinde sinifi peygamber olarak kutsar. Mesihçi anlayisin temel çikis noktasi kapitalizmin nesnel dogrusal yasalaridir. Bu anlayisa göre sinif merkezli her sistem, özneden bagimsiz bu nesnel yasalara göre kurulusu itibari ile devrimci, yani ilerici bir vasfa sahiptir. Bu yüklem üzerinden kurulan sistem, ne ki, gün geçtikçe, bu ilerici vasfini kaybeder ve toplumsal olanin ilerleyisine bir engel olarak karsimiza çikar. Yani, bir sistemin ilerici olup olmadigini belirleyen sey o sistem içersinde varolan üretici güçlerle üretim iliskileri arasindaki ‘iliskiye’ baglidir. Bu tanimdan hareketle, eger bir sistem içersindeki üretim iliskileri üretici güçlerin önünü açiyorsa o sistem ilerici, eger üretici güçlerin önünü kapatiyorsa gericidir. Ve bu gerici asamada o sistem can çekismektedir. Marksizm’deki mevcut hakim görüs açisindan teori, tümüyle tarihin bu nesnel yasalari ve onun bilgisi üzerine kurulmustur.
Bu teorinin alt okumalarina girdigimizde karsimiza modern dönemin, yani kapitalizmin üzerine oturdugu söylemin ana çekirdeginin yeniden biçimlenisi çikar: Kartezyen dualizmi. Akil ve bedenin, ruh ve mekanik olanin (özel ile kamusalin, devlet ile sivil toplumun) bu ayrimi, Marksizm’deki mevcut hakim görüsün teorik açiliminda, ekonomik olan -üretici güçlerin teknikle özdeslestirilmesi- ile politik olanin ayrimi seklinde karsimiza çikmaktadir. Bu teori içinden konusanlarin genelde Marx’ta bulunan bütüncülük iddiasini sahiplendigi gözlense de pratige dair önermelerinde kartezyen bakisi asil olarak almaktadirlar. Üretici güçler yani ekonomik olan tümüyle üretim araçlarina dolayisiyla teknolojiye indirgenmistir ve böylelikle siniflar karsisinda nötr bir yapiya sahiptir. Tarihin ilerlemesi teknolojik ilerlemedir aslinda. Üretim iliskileri ise politik olanin alanina girer ve öznellik bu alana sikistirilir. Kapitalist sistem, aslinda Marx’a göre dinamik bir sistem olarak adlandirilmasina ve ‘teknik’ anlamda üretici güçlerin devamli gelistirilmesi üzerinden kendini isletmesine ragmen, üretim iliskileri bir noktadan sonra üretici güçlerin gelisimini engellemektedir. Bu noktada devrim sorunu, ya da kapitalizmin ortadan kaldirilmasi diyelim, ya kendiligindenci bir yaklasimla, yani üretici güçlerin tamamiyla toplumsallasmasi yoluyla ya da üretim iliskilerinin gericilesmesi karsisinda bu iliskilere disardan -saf öncünün önderliginde- müdahale edilmesi yoluyla çözülür. Birinci yolda sistem içinde kalarak sistemin yönetsel araçlarinin, devletin, ele geçirilmesi -II. Enternasyonel reformizmi; parlamentarizm- söz konusuyken, ikinci yolda öznenin kendini sistem disinda kurarak politik devrim vasitasiyla sistemin yönetsel aracinin ele geçirmesi fikriyati üzerinden hareket edilmektedir.
Pratik olarak tümüyle farklilasan bu iki yaklasimin, kapitalizmi çözümleme ve dönemlendirme noktasinda belli ortakliklari paylastigi gözlemlenmektedir. Birincisi klasik alt yapi-üst yapi ayriminin ve buradan hareketle de kurumsallasmis temsiliyet iliskilerinin kabulü, sermayeye dissal ya da ondan görece olarak özerk olan devletin egemen sinifin sadece bir araci olarak ele alinmasi, sermaye belirlenimli proleteryanin bilincinin yetersizligi ve bu noktada bilincin, ‘dogrunun’, disardan tasinmasi, bunun sonucu olarak da toplumsal dönüsümün devlet erkinin, iktidarin ele geçirilmesi üzerinden kurulacagi tasavvuru. Ikinci nokta ise kapitalizmin dönemlendirilmesinde 19 yy.’in kapitalizmin rekabetçi dönemi olarak adlandirilmasiyla sermayenin üretim güçlerinin önünü açtigi ve böylelikle de ilerici bir vasfa sahip oldugu. Ancak bu yüzyilin sonlarinda da, üretici güçlerin kendinde gelismesiyle, tekelleserek emperyalist bir isleyise oturdugu. Emperyalist dönemde de üretim iliskilerinin, politik yapinin, gericilestigi, bunun da kapitalizmin son dönemine isaret ettigi kabulü. Bir üçüncü nokta kapitalizmin karakterine ve kaçinilmaz olarak onu krize ve dolayisiyla çöküse sokan nesnel özüne, belirleyenine iliskindir. Kapitalizm, birbirine antagonist bir biçimde bagli olan hem üretimin planlanmasini, ki bu üretici güçlerin gelistirilmesiyle iliskili olan teknolojiyi imler, hem de ekonominin deger yasasiyla iliskilendirilen kaotik bir isleyisi, ki bu da sistemin yikici güçlerine isaret eder, yani birbirine indirgenemez bir ikiligi içerir. Bu noktada sorun, nicel zenginligin birikimi üzerinden tanimlanan (kapitalist) üretim tarzinin kendisinde degil, onun yikici etkiler barindiran üretici güçlerin nicellik üzerine kurulu ilerleyisinin planlanmasina ket vuran kaotik yapidadir. Bu noktada devrim sorunu, varolan tahakküm iliskilerinin kaynagi olan üretim tarzinin bir bütün olarak ortadan kaldirilmasi üzerine degil, kapitalizmin beceremedigi baglamda, varolan üretimin merkezi olarak planlanmasiyla yikiciligin ‘asilmasina’, sosyalizme odaklanir: Kapialist üretim tarzi kapitalizm adina üstlenilir.
Bu üç ön kabulün getirisi olarak, nesnel tarihsel yasalar açiklamasinin göbegine kriz teorisi oturur. Kriz sermayenin içsel çeliskilerinin derinlesmesiyle ortaya çikar. Kriz, nesnellikte, kapitalizmin dönemlendirilmesiyle kosut olarak ya kar oranlarindaki düsme egilimiyle – ki bu kapitalizmin her daim mutlak arti-deger üzerinden isledigini varsayar-, ya asiri üretimle ya da eksik tüketimle açiklanmaya çalisilir. Son iki nokta ise temelde üretim ve tüketim iliskilerinin ayriligi üzerine oturmustur ve tercihe göre ya üretimi ya da tüketimi ön plana çikarir. Kriz hali sermayenin yumusak karnini olusturur. Sermayenin krizden çikisi talidir ve ancak var olan krizin ötelenmesiyle asilabilir. Emperyalizm döneminde krizin özü ayni kalmakla birlikte sadece biçimsel farkliliklar söz konusu olmaktadir. Devrim ancak krizle mümkündür. Yani tarihin kendinde ilerleyisiyle. Tarihe içkin sonal amaçlarin kabulüne dayanan bu yaklasim tümüyle teleolojiktir ve bu noktada tarih üstü amaçlarin ve evrenselligin tanimlanmasiyla materyalist bir metafizigin önünü açar. Bu noktada Marx’in, ‘ekonominin’ degil, politik ekonominin elestirisini sinifin devrimci mücadelesinin araci olarak geri çagirmak gerekmektedir.
Tarihi belirleyen sinif mücadelesidir.
Peki, tüm bu açiklamalarin içinde sinif mücadelesi nereye oturur? Klasik Marksist teoride isçi sinifi (neredeyse) sermayenin degil de nesnel tarihsel yasalarin tahakkümü altindadir: Sermayenin tarihsel yasasi hem sermayenin hem de emegin üzerinde isler. Sermayenin öznelligi (varolusu) nesnellik olarak karsimiza çikmaktadir. Bu anlayis kapitalist olusumu öncelikli olarak ele almakta, isçi sinifini ikinci plana itmektedir. Oysaki baslangiç noktasi isçi sinifinin mücadelesidir (Tronti).
Kapitalizmin içkin antagonist çeliskisi bireysel sermayenin içinde degil, ‘sermayeye’ içkin degildir. Sermayenin gelisimini sinirlayan kendisi degil proleteryanin direnisidir. Dolayisiyla antagonizm sermayenin yasalarinda degil sermaye ve ‘emek’ arasindaki iliskidedir. Kapitalizmin kaotik yapisi despotik bir biçimde planlanan üretimden degil, sinif savasimindan kaynaklanmaktadir.
Sinif mücadelesi kapitalizmin gelisimini belirler. Yani, sinif mücadelesi sermayenin üretimi örgütlemesinde yeni teknikleri kullanmasini ve üretim araçlarindaki yenilenmeyi belirler. Proleteryanin sermayeye direnisi sermayenin canli emekten ölü emege kaçisini tetikler. Böylelikle sinif tahakkümünün yeni biçimlerini ortaya çikarir. Bu, yeni sinif bilesimlerinin ve dolayisiyla yeni mücadele biçimlerinin ortaya çikmasinin da zeminidir. Ve her tahakküm iliskisi bir öncekine göre, geçmisin deneyimlerini hem sermaye hem de proleterya nezdinde barindirdigi için, daha yogun bir biçimde kurulur. Sermaye kurdugu her yeni tahakküm iliskisi içinde direnç noktalarini mas etmeye yönelir. Ancak tahakküm iliskisinin dogasi geregi bunda bir bütün olarak basarili olamaz -canli emege bagimliligini ortadan kaldiramaz. Mücadelenin bu ilerleyisi tahakküm iliskisinin üretildigi ve gerçeklestigi zaman-mekanin genislemesiyle kosuttur. Bugün tüm toplumsal iliski aglari tahakküm iliskisinin, yani sermayenin kapsamindadir.
Kapitalizmin ortadan kaldirilabilirligi anlaminda kriz, sinif mücadelesinin bir sonucudur. Sistemin sahip oldugu antagonist çeliski kendisini dogrusal olarak krize tasimaz. Sistem içersindeki mevcut çeliski, sistemin ürettigi deger bazinda örtük olarak varligini sürdürür. Ve çeliskinin serimlenmesi, yani görünür hale gelmesi ancak mücadeleyle mümkündür. Bu çeliskinin açiga çiktigi biçimler minvalinde sinif mücadelesi, sinifin sinif olmaya karsi, tahakküm iliskilerine karsi yürüttügü mücadele, bu çeliskinin aldigi biçimlerden yola çikarak kurulur. Yani çeliskiyi açiga çikartan, var eden ve ayni zamanda bu çeliskiden hareketle kurulan bir çatiski halinden bahsetmekteyim: Çeliski ve çatiski; yani çeliski, hareket ve varlik arasinda bir öncellik tartismasina girilemeyeceginden. Çünkü, sermayenin varolus kosulu olan çeliski bir önceki sinif mücadelesinin, yani çatiskinin bir sonucu olarak kurulmustur.
Çatiski, sermaye ve emek arasindaki iliskinin mesafesini açar. Emek ne kadar kendi yaraticiligini sinirlayan sermayeye direnir ve tahakküm iliskisinden kaçmak isterse, sermaye de o kadar direnisin yaratmis oldugu sinirlardan, dolayisiyla iktidarinin belirleniminden kaçmak ister. Bu kaçma çabasi, ancak, gergin bir sürece yol açar: Iktidar bosalimi, yani sermayenin yönetememe krizi. Bu noktada mücadele toplumun yeni bir kurulusunun önünü açar. Ancak antagonist çeliskinin kriz boyutundaki varligi çeliskinin kendiliginden ortadan kalkmasi anlamina gelmez, bu antagonizmayi çözecek gücün, çeliskinin içinden olmakla beraber çeliskiye kendini dayatacak, böylelikle kendisini sistemin disinda kuracak bir sekilde varligini gerektirir: irade-çatiski. Yani, çeliskinin çözümü çatiskiyi gerektirir, ne ki her bir konjonktürel düzlemdeki çatiskinin varligi çeliskiyi illa ki çözer denemez. Çatiski çeliskiyi, varligini ortadan kaldirmadan, baska formlara tasiyabilir. Bu durum yeni bir öznelligin, yani sermayenin toptan ortadan kaldirilip yeni bir iliskinin yaratilmasini saglayabilecegi gibi sermayenin kendini yeniden üretmesinin sürecine de evrilebilir. Burada sorun saf öznenin-öncünün kendinde iradesiyle degil, öznenin kendisini bu noktaya tasiyan (iradi) birikimle/deneyimle iliskilidir.
Kapitalist dönemdeki iktidar isleyisinin en iyi becerdigi sey karsitini kendi belirledigi iliskinin içine çekip, sistem içinde konumlandirmasidir. Bu iliskinin üç biçimi vardir: Birincisi, kendine bütünüyle dönüstüremediginde karsitini indirgenemez bir marjinal olarak addedip onunla girdigi çatismanin zaman-mekan içindeki biçimini kendine göre belirlemesi ve hatta bu iliskiden yola çikarak kendi ‘iç’ iliskilerini sekillendirip kendini mesrulastirmasi. Bugün iktidar isleyisinin ‘terörizm’ kavramlastirmasi, en azindan bir noktaya kadar, bu minvalde ele alinabilir. Ikincisi, kendi kurucu sürecine eklemleyerek bir koalisyon ortagi haline getirmesi. Üçüncüsü, iktidar sürecinin kurulumunun bizzatihi bir üyesi haline getirip karsitini iktidar yaparak tümüyle kendine dönüstürmesi.
Ücretli emek, yani is biçimindeki emek ile sermayenin antagonist biraradaliginin asilmasi ancak her ikisinin bir arada ortadan kaldirilmasiyla mümkündür. Varolus kosullarinin, yani kapitalist üretim tarzinin deger (degisim degeri) üzerine kurulu olusu burada devreye girer. Deger, varolusun, kendinde cisimlestigi formudur. Deger varolussal çabayi tanimlar: Çaba -yaraticilik- ancak deger ürettigi oranda, yani is yaptigi, meta ürettigi, yani ücretli emek oldugu, yani kendi de meta oldugu ve böylelikle üretkenligi/verimliligi üzerinden sistem içinde konumlandirildigi oranda varolus kosullarinin araçlarina, kendisiyle deger yoluyla soyut olarak esitlenen metaya ulasabilir.
Sinif savasi kapitalist üretim tarzi baglaminda ilerleme olgusundan yola çikilarak degil bizzatihi bu üretim tarzindan kopus üzerinden yürütüldügünde devrimci bir zemine oturur. Dolayisiyla mevcut üretim tekniklerinin zeminini olusturan kurulu rasyonalligin yerine, sinifin, yeni bir kuruculugu olusturacak bir zemin açmasi gerekmektedir: Varolan üretim tarzinin, yani ücretli emegin, isin reddi.
Burjuvazi devrimde kendini olumlar, proleterya ise kendini olumsuzlar, reddeder.
Otonomist Marksizm’e Dair
Nesnelligi nereye yerlestirmeli? Burada nesnel olanin yadsinmasi gibi bir durum söz konusu degildir. Ancak sorun nesnel olanin nereye oturtulacagi ile ilgilidir. Kapitalist isleyiste nesnellik, sermayenin öznelligi, yani tarihsel özgüllügü, ve bu öznellik baglaminda varolan sinif mücadelesi üzerinden tanimlanabilir. Dolayisiyla nesnelligin bilgisi, kendinde bir nesnel tarihin evrensel bilgisi degil, varolan öznellikten ve sinif mücadelesinden geçerek kurulan öznenin bilgisidir. Bunun anlami, bilginin kendinde evrensel bir mutlakliginin olmadigi ve onun sinif mücadelesinin içinde kuruldugudur. Bilgi, olumlayici ya da olumsuzlayici anlamda, iktidar belirlenimli olmasi baglaminda nötr degildir.
Kapitalist isleyis tarihsel olarak özgül bir konumlanisa haizdir. Tahakküm iliskileri, ondan önce varolan sistemlerden farkli olarak, ekonomi ‘disi’ bir politik olandan degil, bizzatihi ekonomik zor üzerinden, piyasanin zoru üzerinden kurulur. Iktidarin kendisi bir dolayimdir. Insanin yaratici etkinliginin gerçeklesmesi sürecinde var olan bir dolayim, bir aracidir. Bu dolayim, kapitalist isleyis öncesinde insanin yaratim sürecine dissal olarak kurulmaktaydi. Ancak sermayenin egemenliginde dolayim, yaratici etkinligin yaraticiligini gerçeklestirdigi araçlarindan, üretim araçlarindan koparilmasi üzerinden kurulmaktadir. Yaratici etkinlik, üretim ve yeniden üretim, ancak bu araçlarla kendisine bütünlenir ve kendisini gerçeklestirebilir, yani kendi kendini belirleyebilir. Yaratici etkinligin bu araçlara ulasmasi ise ancak ‘piyasa’ yoluyla mümkündür. Bunun anlami insanin kendi varolusunu gerçeklestirmesi için meta iliskilerine girmesidir. Bunun kosulu ise yaratici etkinligin metalastirilmasidir. Yani insanin kendisinin ve dolayisiyla tüm iliskilerinin metalastirilmasi, araçsallastirilmasi. Üretim süreci, üretim, dagitim, tüketim ve yeniden üretim döngüsünün bütününden olusur. Bu süreç toplumsal iliskiler aginin bütününü kapsar. Üretim iliskileri üretici güçlerin içerisindedir. Dolayisiyla iktidar isleyisi piyasa iliskileri içinde bulunanlara dissal olarak degil, içsel olarak kurulur.
Sermaye, varligini ve iktidarini sürdürmenin kosulu olarak, sadece kar degil daha çok kar, birikim degil daha çok birikim istemektedir. Bu, sermayenin, yani piyasanin zaman-mekanda kendi yayilimini, dolayisiyla tüm iliskilere yayilimini gerektirmektedir. Ve ayni zamanda bireysel sermayelerinin kendi varliklarini sürdürebilme baglaminda birbirleri arasinda yok etme üzerine kurulu rekabetlerinin kaynagidir. Bugün gelinen noktada kapitalist iktidar isleyisinin artik tüm toplumsal iliskilerin bütününe yayildigindan ve artik herseyin metalastigindan bahsedilebilir. Bunun anlami artik her alanin dogrudan kapitalist üretim iliskilerinin içinde oldugudur. Her bir alanin meta iliskilerine çekilmesi her bir alanin kendi özgül dinamikleri üzerinden gerçeklesir. Metalasmanin her bir alanin özgüllügüyle birlesmesi kapitalist isleyisin bu farkliliklar üzerinden kendini ifade ettigi anlamina gelir. Toplumsal üretim bu farkliliklarin bütününe oturur.
Dolayisiyla anti-kapitalist bir mücadelenin toplumsal iliskilerin bir noktasina, dogrudan üretime, vs., endekslenmesi ve diger alanlarda yürütülecek mücadelenin, bir merkez tarifi üzerinden hiyerarsik bir dizgeye oturtularak, bu merkeze tabi olarak kurulmasi gibi bir yaklasim kabul edilemez. Böyle bir anlayis mücadelelerin ve dolayisiyla öznelerin araçsallasmasina yol açar. Bunun sonucu, bizzatihi mücadelenin araçsallasmasidir. Bu, kapitalist isleyisin herseyi seylestirmesinin, tüm iliskileri araçsallastirmasinin ve soyut anlamda aynilastirmasinin tersten üretimidir. Iktidarin bir sey olarak görülmesi mekansal bir odaklanmayi getirir: devlet.
Devlet bir sey, bir araç degil, toplumsal bir iliskidir, iliskinin bir biçimidir. Devlet kapitalist toplumsal iliskilerin çatismali isleyisinin bir parçasidir. Böylelikle devletin varligi, bu iliskilerin yeniden üretimine dayanir. Yani devlet, tek tek sermayelerin devleti degildir, o kapitalist devlettir. Kapitalizmin, yaratici etkinligi onun araçlarindan ve yaratilandan ayirma islevinin tam göbegine oturur. Devlet toplumsal iliski aglarinin meta haline getirilerek çitlenmesinin uygulayicisi, mesrulastiricisi ve güvencesidir. Kendisini kuran toplumsal iliskileri kurar da. Devlet toplumsal iliskiler boyunca akar. Devletin ele geçirilmesi sorunu devletin islevselci bir yerden algilanmasina oturur. Ve bu algilama, devrimci mücadeleyi devletin ele geçirilmesi üzerinden kurar. Böylelikle tahakküm iliskilerinin yeniden üretiminin önünü açar. Bu noktada devrim sorunu devleti merkeze alarak degil, devletin ortadan kaldirilmasi üzerinden sekillendirilmelidir.
Devrim sorusu, tarihin nesnel yasalarindan hareketle kurulamaz. Çatiskinin her bir tarihsel süreçteki -zaman-mekan- varolusu o sürecin içersinde sekillenir. Dolayisiyla her bir zaman-mekandaki devrim sorusunun cevabi, yani mücadelenin örgütlenme formlari, tarzi, strateji ve taktikleri o zaman-mekanin içersinde cevaplanabilir -1848, Paris Komünü, Lenin ve Ekim Devrimi, Ispanya 1936, Çin ve Küba Devrimleri, 68 ve Zapatistalar ve diger pek çok devrimci kalkisma bu minvalde ele alinmalidir. Dolayisiyla tek bir cevaptan, formülden yola çikilamaz. Yoksa, böyle bir yaklasimla, tarih üstü bir formu ve özneyi, tarihin ve sinifin duraganligini kabul etmis oluruz. Bu, tözsel degismezlik ilkesine isaret eder: Yani mücadele içersinde karsitlarin birbirlerine dissal olarak kurulduguna, iktidar iliskisinin bu noktada sabitlendigine, mücadelenin karsilikli bir kuruluma yol açmadigina ve sinif mücadelesinin her bir süreçte kendini dönüstürerek yeni devrimci olanaklar yarattiginin reddine. Tahakküm iliskilerini ortadan kaldiracak her bir devrim için ortak olarak söylenebilecek tek kriter, kurtulusun tahakküm altindakilerin kendi eseri olacagidir.
Kurtarici olarak öncü merkezli yaklasimlar, birilerinin adina birilerini devrimin öznesi addeder ki bu, bilgisi veya yetisi olanlar ve olmayanlar ayrimini, öncü ve kitle ayrimini getirir: Özne ve nesne ayrimini. Bu durum ‘nesnellik’ olgusuyla birlestiginde kurumsallasmaya, mutlaklasmaya gider. Modernist dönemin iktidar isleyisi olarak temsiliyet ve hiyerarsi, anti-simetrik bir biçimde yeniden kurulur ve kutsanir. Devrimin askin ‘araci’, mücadele edenlerle onlarin kendilerini gerçeklestirmeleri arasinda bir dolayim olarak karsimiza çikar. Mücadele edenlerin varoluslarini belirleyen bir yapiya dönüsen mücadele araci, sermayenin her yeniden yapilanmasinda kendini buna uygun bir sekilde yapilandiramadiginda, hareketin içinde sekillenmediginde, sistem için bir tehlike olmaktan çikip, sistem içi ‘muhalif’ bir varliga dönüsür, içinde bulunanlar için varliklarini onun araciligiyla koruduklari ve mesru kildiklari bir biçim alir. Bu haliyle o, artik kendinde bir amaçtir. Her bir bireyin kendi öznelligini kurma süreci ortadan kalkar, ve askin bir öznellik olarak yapi, kendini yasama dayatir. Farkli varoluslar tek bir varolusa indirgenir. Yaratici etkinlik ve olus ortadan kalkar ve cemaat iliskileri ortaya çikar. Ritüeller ve kutsal tarihler bas gösterir. Artik kendinde bir ortak iyi, mutlak dogru ve soyut bir esitligin tabiyeti altinda kendini adama, teslimiyet söz konusudur. Kolektivizmin, paylasimin ve bunun zemini olarak kamusal alanin yitimi. Bunun yerini bir yedekleme iliskisi olarak yükümlülüklerin almasi ve sistem karsiti eylemliligin ise dönüsmesi söz konusu olur. Farklilasan bir disarisi ortaya çikar. Kötü yüklemiyle tanimli bu disarisi yabancilardan olusmustur ve disarisiyla kurulan iliski araçsallasmistir. Bu durum, iliskinin olumsal olarak ve tek tarafli kurulmasini getirir.
Kolektivizm esit ve özgür bireylerin, yani kendi öznelliklerini kuran tekilliklerin biraradaligi, ortakligidir. Bu ortakligin üzerine kurulu oldugu zemin, olan ile olmasi gerekenin gergin birlikteligidir. Bunun anlami olmasi gerekenin olandan yola çikilarak kurulmasi gerektigidir. Bu, amaç ve araç birlikteligini getirir. Yaratici etkinligin yaratilanla ve yaratim süreciyle iliskisi arasindaki her türlü dolayimin, temsiliyetin ortadan kaldirilmasi ancak bu sekilde saglanabilir. Klasik terminolojiyle tekrarlarsak, ancak emegin üretim araçlarindan ve üretim sürecinden koparilmasi ve ürüne el konulmasi olgusunu ortadan kaldiran bir örgütlenme biçimi özgürlesmenin önünü açabilir.
Otonomi bir kendini özgürlestirme projesidir, baskalarini onlarin adina degil. Insanlar, otonominin ulasacagi hedefler ve kuracagi toplumla özgürles-tiril-meyeceklerdir, otonomiyle özgürleseceklerdir. Özgürles-tir-me bir bahsetme iliskisini ve bahsedecek bir iktidari gereksinir. Otonomi, yaratici etkinligin kendisini gerçeklestirmesinin bir dolayimi degil, zeminidir. Ve bu dolayimin kaldirilmasi baglaminda anti-kapitalisttir. Önüne kapitalist toplumsal iliski aglarinin bütününün parçalanmasini koyar. Bu ancak bir örgütlenmeyle, kolektif tekilliklerin birlikteligiyle mümkündür. Otonomi bir örgütlenmedir. Içinde bulunan tekillerin öznelliklerinin, farkliliklarin mas edilmesini önleyen bir örgütlenme. Bu haliyle yatay bir ag örgütlenmesine isaret eder. Ancak bu bireylerin olumsal birlikteligi degil, sinif ve tahakküm iliskilerini reddedenlerin birlikteligidir. Dolayisiyla önüne sinif savasimini koyar. Otonomi yaklasimi, her bir zaman-mekanin kendi özgüllüklerden yola çikilarak, bu özgül kosullarda cisimlesen kapitalist isleyisin parçalanmasini hedefler. Dolayisiyla her bir alanda, o alanin kendi iktidarini hedefleyen öz örgütlenmeleri önüne koyar. Ancak, yerelliklerde yürütülecek mücadele, kapitalizmin küresel isleyisini hedef almadiginda kismi basarilarin ötesine geçemez. Bu noktada kapitalizme karsi yürütülecek mücadelenin küresel boyuta siçramasi gerekmektedir. Bu otonom örgütlenmelerin küresel çapta bir ag örgütlenmesine ve bu ag üzerinden küresel eylemlilige girmesini gerektirmektedir.
Otonominin, ancak, bir kez kurulmus, olmus bitmis bir yapi olarak addedilmesi gibi bir durum söz konusu degildir. Otonomi kendisini hareket içersinde tekrar ve tekrar kurar. Otonomi kurtarilmis bir ada degildir. Kendisini kuran bireylerin verili toplumsal kosullar tarafindan sekillendirildigi, dolayisiyla iktidar iliskilerini bedenlerinde tasidigi ve sinif savasiminin bizzatihi her bir bedende basladigi, ancak bu savasin kazanilmasinin, her bir beden bir iliski oldugundan, tüm toplumsal iliskilerin dönüstürülmeden mümkün olamayacagi kabulü üzerinden hareket eder: Her bir öznenin kendi gündelik yasaminda ve bu gündelik yasamin geçtigi mekanda mücadele baslar ve diger öznelerle bulustugu noktada küresel iliskilerin tümüne yayilir.
Bu noktada bir geriye dönüs yaparsak, otonomist Marksizmin çikis noktasi nesnellik degil, öznelliktir. Buradan hareketle devrimci bir dönüsümün anahtari olarak, tarihin motorunun sinif mücadelesi oldugunu kabul eder. Toplumsal iliskileri, sermayenin baskici iktidari üzerinden betimlemek yerine, onlari devrimci bir dönüsümün alani olarak algilar. Nesnenin özneye kendisini dayatmasini reddeder ve tahakküm iliskilerinden çikisin ancak öznenin kendi mücadelesi ile olacagini kabul eder.
Antagonizm: Çözülmez zitlik: Ikiligi içerir. Bir arada olan, yani dissal olmayan, varligin bütünü içinde varolan. Ancak bir arada olusu çözümsüz bir karsitlik üzerinde kurulmalarini gerektirir. Varoluslari birbirlerine baglidir. Birbirleriyle birbirlerine karsi varolurlar. Antagonist olanin çözümü ikiligin tümden ortadan kaldirilmasidir. Hegel diyalektiginden hareketle antagonizm ve çözümü: Tez, anti-tez, sentez üçgeni. Sentez eger tez ve anti-tezin bir birlesimi, uzlasmasi (Devlet) ise tez ve anti-tezin bir ortadan kalkmasi söz konusu degildir. Tez ve anti-tez arasindaki antagonist olarak adlandirilan çeliski aslinda bir çözüme sahiptir. Bu noktada çözülmez çeliski olarak antagonizmin varligindan nasil bahsedilebilir? Antagonist çeliskinin çözümü ancak onu yaratanlarin oratadan kalkmasiyla mümkünse ortaya tez ve anti-tezin ortadan kalkmasi, yani çözümün sentez disiligi gündeme gelir.

