İtalya’da radikal düşünce: teori ve pratiğe özgün bir katkı (Volkan Yaraşır)
6 September 2008

1968, 20. yüzyılın en büyük toplumsal muhalefet dalgasıydı. Ve bir küresel ayağa kalkıştı.
Refah toplumunun insanın ruhunu kadavra eden karakterine ve özgürlük ütopyasını kirleten reel sosyalizme karşı kitleler, imkansızı istemek için sokakları işgal etti. Başka bir dünyanın mümkün olabileceğini, molotof kokteylleriyle kaldırım taşlarını birleştirerek, fabrikayla sokağı kaynaştırarak, eylemin yıkıcı ve yaratıcı gücünde gösterdi.
Kapitalizmin kalbinde isyan ateşleri yakıldı. Kitleler öfkeyle yürüdü, tutkuyla sordu. Resmileşen ve donuklaşan Marksizm yorumuna ve sistemin restorasyonunun aracına dönüşmüş komünist ve sosyalist partilere meydan okundu. Sosyalizmin tarihsel kaynaklarına yönelinerek ideolojik ve kültürel rönesansın temelleri atıldı. Anti-sömürgeci kurtuluş mücadelelerinin sosyalist harekete kazandırdığı birikimler ve dinamizmle sol muhafazakârlığa ve Marksizmin dogmatik yorumuna kafa tutuldu. Sovyetlerin enternasyonalizm adına yaptığı, özünde büyük devlet politikasının aracına dönüşmüş ulusçu yaklaşımlar deşifre edildi. Yeni ve gerçek bir enternasyonalizmin yaratılması için kitlesel bir seferberlik başlatıldı.
Kapitalizmin ya modern bir cangıl ya da modern bir barbarlık olduğu, caddelerde, sokaklarda, farikalarda, amfilerde haykırıldı.
“Ya sosyalizm ya barbarlık” şiarı, gömüldüğü yerden çıkarılıp işçinin, öğrencinin, işsizin yüreğinde yeniden yaşatıldı.
1968 hareketi, kapitalist sisteme karşı muazzam bir muhalefet potansiyeli ortaya çıkarmasına karşın, bütünlüklü bir siyasal program ve perspektif oluşturamadı. Seferber ettiği kitleler, alternatif bir toplumun kurucu öznesi olamadı.
Kapitalizmin massedici mekanizmaları, bu büyük muhalefeti etkisiz bıraktı. Yerleşik komünist ve sosyalist partilerde kolektif ayağa kalkışın bastırılmasında ve içeriğinin boşaltılmasında etkin rol oynadı. Düzen sürmeliydi ve düzenin yeniden kurulması için, komünist ve sosyalist partiler üzerine düşeni büyük bir itinayla yerine getirdi.
Ama 1968’in ortaya çıkardığı başka bir siyaset yapma tarzı ve bir başka dünyanın yaratılması tutkusu bitirilemedi. Hayal tutkuyla, umut isyanla kardeşliğini sürdürdü. Özellikle İtalya’da, kökleri liberter Marksizme dayanan ve 1968’in yarattığı birikimlerle beslenen, yeni, ezber bozucu ve işçi sınıfının yaratıcı ve değiştirici gücüne inanan akımlar doğdu. Devrim sürüyordu ve devrim sürecekti.
İtalya 1968
İtalya’da 1950-1960 arasında, kapitalist üretim tarzının restorasyonu ve modernleştirilmesi yönünde önemli adımlar atıldı. Bu süreç, 1960’ların başında tıkandı ve senkronize bir kriz dönemine girildi.
1962 yılında, işçi sınıfı harekete geçti. Grev dalgası ülkeyi hızla sardı. Yaşanan grevler, son on yılda yaşanan grevlerin yarattığı iş günü kaybını ikiye katlıyordu. İşçi hareketinin bu yükselişi, ertesi yıllarda da sürdü. Grev dalgası, İtalyan Komünist Partisi ve güdümündeki sendikal örgütlenmenin, CGIL-İtalyan Genel İş Konfederasyonu’nun, etkisizliğini ortaya çıkardı. Ağırlıkla küçük işletmelerde faaliyet yürüten parti ve komünist sendika örgütlenmesi, kırdan kente yeni gelmiş genç işçilerin yoğun olduğu, fordist üretim tekniklerinin kullanıldığı büyük işletmelerde hemen hemen yok gibiydi. Bu işçilerin çoğu ya sendikasızdı ya da reformist sağ sendikalara üyeydi.
Fordist fabrika tipinin en somut ve çarpıcı örneği, Torino’daki FIAT işletmesiydi. Fiat’ta 180 bin kişi çalışıyordu ve bu işçilerin büyük bir çoğunluğu kır kökenli (Güney İtalyalı) genç işçilerden oluşuyordu. 10 kilometrekarelik üretim alanı ve çevresinde, 60 bin kişilik işçi barakaları bulunuyordu. Torino, bu görünümüyle Fordist bir kent tipini andırıyordu.
Merkezi ve hiyerarşik bir karakteri olan işletmede, iş bölümü emir komuta zincirine dayanmaktaydı ve bütün inisiyatif yöneticilerin elindeydi. Fiat’ta, tek bir ürünün seri üretimi esas alınmıştı ve işçi, makinenin bir parçası gibi hareket ediyordu. İşçilerin çok az bir kısmı sendikalıydı.
1962 grevleri sırasında, Torino’da Quaderni Rossi (Kızıl Defterler) dergisi çıkarılmaya başladı. Dergiyi çıkaran bağımsız sosyalist grup, Yeni Sol’un düşüncelerinden etkilenmişti ve özerk bir işçi hareketi örgütleme hedefiyle faaliyetlerini yürütüyordu. Kısa zamanda, mevcut sol partilerden daha etkili bir konuma geldi.
1962’de başlayan grev dalgası, 1966’ya kadar etkisini sürdürdü. 1966 sonuna doğru, dalga yatışmaya başladı.
1967 yılına girildiğinde, grev dalgası geri çekilirken, radikal öğrenci hareketi yükselişe geçmeye başladı. Öğrenci gençlik, İKP ve Sosyalist Parti’nin sistemle uyumlu politikalarını reddediyor; Çin Kültür Devrimi ve Vietnam kurtuluş mücadelesinin yarattığı atmosferle ideolojik-politik arayışlarını sürdürüyordu. Bu arayışlar, öğrenci gençliği Yeni Sol’a yöneltti.
Yeni Sol, eğitim-öğretim alanının kapitalist düzenin yeniden üretiminde kilit işlevi taşıdığını ve bu alanın aynı zamanda kapitalist üretim ilişki ve çelişkilerinin yaşandığı bir yer olduğunu ileri sürüyor ve bu çözümlemeye bağlı olarak, öğrencilik konumunun devrimci potansiyel taşıdığını savunuyordu. Geleneksel işçi sınıfının ise, tüketim toplumunun anaforunda kaybolduğunu ve reformist örgütlenmeler aracılığıyla konformist bir karakter gösterdiğini belirliyordu. Radikal öğrenci hareketi, Yeni Sol’un çözümlemelerini paylaşmaktaydı.
Fakat 1968’de yükselen öğrenci mücadelesinin tıkandığı noktada, gençliğin bazı kesimleri işçi sınıfıyla devrimci ittifak kurmaya önem verdi.
1967 yılını durgunluk içinde geçiren işçi sınıfı, aynı yılın son aylarında Olivetti işletmelerinde başlayan grevle yeniden harekete geçti.
1968 yılında, yeni tip işçi eylemleri artmaya başladı. Mart ayında Torino, Trento, Milano’da, Nisan ayında Padova’da geniş yığınların katıldığı genel grev ve grevler yaşandı. 1968 baharı, grev baharı oluyordu. Aynı dönemde, binlerce örgütsüz işçinin de greve çıktığı görüldü. Kuzey İtalya’da, işçi konseyleri örgütlenmeleri kurulmaya başladı.
1968 sonbaharında, işçi eylemleri giderek kitleselleşti. Eylemler Güney İtalya’yı sardı. Güneyli işçiler, aynı işi yapan Kuzeyli işçilerden daha düşük ücret alıyorlardı. Ekim ayında “Eşit işe eşit ücret” sloganıyla grevler yayıldı. Sicilya’nın genelinde, başta tarım işçileri olmak üzere işçi sınıfı ayaktaydı. Birçok kentte sokak savaşları yaşandı.
Bu dönemde, Torino’da çıkarılan Kızıl Defterler’den ve Yeni Sol’un düşüncelerinden etkilenen öğrenci gençlik, genç işçilerle birlikte Lotta Continua-Mücadele Sürüyor adlı bir oluşum içine girdi. İşçi hareketinin içinde aktif olarak yer almaya çalıştı. İşçilerle sadece çalışma alanlarında değil, boş zamanlarında ve yaşam alanlarında da ilişki kurmayı hedefliyordu. Böylesi bir yaklaşımın yeni devrimci imkanlar yaratacağına inanılıyordu. Bu oluşum, özellikle anti-otoriter vurgular yapmaktaydı. Diğer gençlik odağı ise, Roma ve Pisa’da odaklanan Potere Operaio-İşçi Gücü’ydü. Bu odak, mücadelenin fabrika esaslı yürütülmesinin gerektiğini ileri sürüyordu.
Mart 1969’da Fiat işçilerinin eyleme geçmesi, yıl içindeki en önemli gelişme oldu. Fiat işletmelerinde senkronize bir şekilde gerçekleştirilen grevler, “zincirleme grev” yöntemini doğurdu. Ayrıca Fiat fabrikalarındaki stratejik önemdeki işletmelerde başlayan grevler, bütün üretim akşının engellenmesine yol açmaktaydı ve bu grev tarzına “satranç grevi” adı verildi.
Haziran ayında, FIAT işçileri fabrika içinde işçi kongreleri düzenledi. Ayrıca işçiler arasında hiçbir ayrım yapılmayarak, bütün işçilerin iştirak ettiği meclis tipi bir örgütlenme yaratıldı. Birleşik İşçi Meclisi adı verilen bu yapının fikri üretiminde ve örgütlenmesinde Mücadele Sürüyor, İşçi Gücü ve Lenin Çevresi olarak anılan grupların son derece önemli katkısı oldu.
1969 sonunda 4,5 milyon işçiyi ilgilendiren toplu sözleşme görüşmelerinin başlaması, işçi hareketini yeniden dalgalandırdı. Bu görüşmeler sırasında, birkaç saatlik grevlerle mücadele hızla yükseldi. Özellikle satranç ve zincirleme grevler üretimi felç ediyordu.
Güney İtalya’da, sanayi ve tarım işçileri ve işsizler de hareketlenmişti. Ne var ki, Güney’deki toplumsal mücadelelerle, Kuzey’deki işçi mücadelesi, kaynaşma imkanı bulamadı. Hareket dağınıktı ve eşitsiz gelişiyordu.
1969 Aralık-1970 Ocak arasında metal sektöründe toplu iş sözleşmelerinin imzalanması, işçi eylemlerinde gerilemeye yol açtı. Yine de, 1970-71 yıllarında, işçi mücadelesi yüksek bir ivmede sürmekteydi. 1971’in ikinci yarısında, işçi hareketi yatıştı ve İtalya’da “düzen” yeniden kuruldu. İtalya’da radikal sol, hızlı bir bölünme sürecine girdi ve marjinalleşti.
İtalya’da kökleri Kızıl Defterler’e dayanan, 1970’lerin ortalarından sonra post-fordist düzenlemelere bağlı olarak ortaya çıkan genç işçilerden ve öğrencilerden oluşan, Autonomia Operaia-İşçilerin Otonomisi adlı yeni bir toplumsal hareket doğdu.
Bu hareket, 1977’de yeni sınıf birleşiminin ifadesi olarak şekillendi. 77 hareketi olarak anılmaya başlandı. Akım, sermayenin işçi sınıfının bir fonksiyonu olduğu ve tarihin sınıfın özgün mücadelesi sonucu yazıldığını savunmaktaydı. Tarihsel kökleri Liberter Marksizme dayanıyordu ve kendini Otonomist Marksizm olarak ifadelendirmekteydi.
Otonomist Marksizmin Kökleri
Bu kök dallarından biri Konsey Komünistleriydi. Pannekoek, Ruhle, Pankhurst gibi önemli adların içinde yer aldığı bu hareket, 1. Dünya Savaşı sonrasında gelişme dinamiği buldu.
Konsey Komünistleri, kendiliğindencilik, işçicilik vurgularıyla işçi sınıfının özgücü ve özdeneyimlerinin önemi üzerinde durdu. Konseyleri, “sınıfın ruhu” olarak tanımladı. İşçilerin sadece kendi deneyimleri yoluyla, kendiliğinden devrimci haline geleceklerini savundu. Komünizmin bütün iş yeri mücadelelerinde örtük olarak bulunduğunu ve işçilerin doğal olarak komünist olacaklarını ve bütün iktidarın işçilere verilmesiyle sermayenin yok edilebileceğini ileri sürdü. Politik gruplara yönelik eleştirilerinin temelini bu bakış oluşturuyordu. Ayrıca demokratizm ve özyönetim vurgularının genel çerçevesi de bu anlayışla dolduruldu. Konseyciler, kendiliğinden sınıfa aşırı vurgu yapma hatasına düştüler.
Otonomist Marksizmin diğer bir kök dalı ise, sol komünist olarak bilinen Bordiga’nın düşünceleriydi. Bordiga, sınıfı bir hareket olarak gördü. Bordiga’ya göre, bir sınıfı belirleyen hareket, partiyi de belirlemekte ve gerekli kılmaktaydı. Ama bu parti formel değil, maddi olarak var olabilirdi. Ve partinin, sınıf eyleminin içinden dinamik olarak ortaya çıkacağını ileri sürdü. Bordiga’ya göre, parti bir kez oluştuğunda, sınıfın devrimci bilincini ve iradesini birleştirecek ve yönlendirecekti. Maddi parti, sınıfın bir ürünü olarak doğacaktı ve bu şekilde baki kalabilecekti.
Bordiga, öznel koşula, kendisi için sınıfa aşırı vurgu yapmasıyla dikkat çekti. Ayrıca Rusya’nın kapitalist bir toplum olduğu çözümlemesini yaptı. Sınıfa yaklaşımı, parti anlayışı ve işçi demokrasisi üzerindeki tezleriyle Leninizme ve Stalin’e sert eleştiriler getirdi.
1930’lu yıllarda Hegelci Marksist damar olarak değerlendirilen Frankfurt Okulu da, hareketin dayandığı zeminlerden biriydi.
Diğer bir grup ise, ABD’de 1948’de Hegel, Marx ve Lenin’den etkilenen ve Troçkizmden kopan, Johnson-Forest Eğilimi olarak anılan JFT oldu. JFT’nin önde gelen isimleri, James (Johnson), Raya Dunayevskaya (Forest) ve Grace Lee’ydi.
JFT, dolaylı olarak Konsey Komünizmi geleneğiyle bağlantılıydı. Bu grup, Sovyetler Birliği’ni devlet kapitalizmi olarak değerlendiriyordu.
1953 yılında, JFT içinde ayrışma yaşandı. Dunayevskaya, Marksist-Hümanizm olarak tanımlanan Hegelci Marksizm üzerine kuramsal çalışmalar yaptı.
1950’lerde Fransız Troçkist hareketinden kopan bir grup (Cornelius Castoriadis çevresi), JFT’yle aynı sonuçlara ulaştı. Ya Sosyalizm Ya Barbarlık adında bir yapı kurdular.
Guy Debord gibi adların içinde bulunduğu, 1950’li yıllarda ortaya çıkan Lettrist International, 1968’e farklı boyut ve derinlik kazandıran Situationistlerin doğumuna zemin oldu. Situationistler, erken dönem Hegel’in düşüncelerinden, Frankfurt Okulu sistematiği ve Hegelci Marksizmden beslendi. Konsey Komünistleri ve Ya Sosyalizm Ya Barbarlık’ın tezleri de, Situationistlerin düşüncelerini etkiledi. Yukarıda belirttiğimiz ve ara birçok kök dalın birleşimi, 1960’larda İtalya’da Kızıl Defterler’le başlayan Operaismo-İşçicilik akımını ortaya çıkardı. İşçicilik akımı, Marx’ın teknolojik determinist okumasını keskin bir şekilde eleştiriyordu. 1970’li yılların ortasında, bu akım otonomi hareketine dönüştü. Otonomi hareketi, “ücretli emeğin çıkarlarının sermaye karşısında savrulmasıyla kendini sınırlayan sendika ve parti gibi politik temsiliyetleri aşan ve emeğin politik gücünü doğrudan olumlayabilmesine dayalı yeni bir yönelim (in ifadesi oldu). Emeğin ücretli emek olarak sınıflaştırılmaya karşı direnişi ve işin reddi, hareketin devlet ve sermaye karşıtı söyleminin temelini oluşturdu.”
Antonio Negri, Sergio Bologna, Mario Tronti, Paul Virno gibi adlar, İtalya’da radikal düşüncenin ve otonomi hareketin perspektifini derinleştiren çalışmalar yaptı.
Kurucu Politika
Otonom Yayınları’ndan çıkan İtalya’da Radikal Düşünce adlı kitap, ülkemizde İmparatorluk adlı çalışmanın yayımlanmasıyla başlayan Negri fırtınasının gerçek bağlamına oturmasını sağlıyor.
Ağırlıkla sol liberal eğilimlerin anında angaje olduğu ve dille düşünce arasında diyalektik bağın koparılarak (felsefi ve politik bağlamda) bir papağan gibi Negri’den alıntıların yapıldığı, totolojiye varan söylemler geliştirildiği günümüzde, İtalya’da Radikal Düşünce hem Negri’nin tezlerinin anlaşılmasına hem de en az Negri kadar önemli adlarla tanışmamıza olanak sunuyor. Kitap, Otonomist Marksizmin teorik ve pratik içeriğinin kavranmasında temel çalışmalardan biri olarak öne çıkıyor.
Özellikle, kitaptaki Paolo Virno’nun “Karşı Devrimi Hatırlıyor musunuz?” başlıklı makalesi, İtalya’da otonomist hareketin gelişiminin anlaşılmasında önemli tezler ileri sürmektedir. 1970’lerin ortalarından itibaren, geç endüstrileşmiş bir ülke olan İtalya’da kapitalizmin yeniden yapılanmasına bağlı bir şekilde post-fordist düzenlemelere girişilmesiyle sermaye, sınıf ilişkilerindeki değişim ve bunun sınıf mücadelesine etkileri düşündürücüdür. Bugün ülkemizde yaşanan süreçle benzerlikler göstermektedir.
İtalya’da Radikal Düşünce, Marksizme özgün teorik ve pratik bir katkı olan Otonomist Marksizmin külliyatıyla tanışmanın başlangıcı olabilir. Türkiye solunun pek tanımadığı bu gelenek, “bir başka dünyanın yaratılması”nda Komünizm hazinesinin anladığımızdan daha öte, ne kadar zengin olduğunu göstermektedir. Bugünün sorununun, her türlü reaksiyonel düşünüşten arınarak bu hazinenin keşfi olduğu kanısındayım.

