Çokluk ve otonomi
6 September 2008

Çokluk ve otonomi
Lenin, burjuva parlamenter demokrasisine karsi iktidar Sovyetlere dedigi Nisan Tezleriâ??nde, devrimi üstlenecek güç olarak proletaryayi adres gösteriyordu. Ama devrimi üstlenecek olan bu proletarya, Rusyaâ??nin o dönemki kosullari dikkate alindiginda, ortodoks Marksizmin endüstriyel isçi sinifi degildi. Lenin, Ekim devrimi aninda Rusyaâ??nin sinif bilesenini devrimci bir perspektifle konusturabilecek bir hareketin önderligini olusturma çabasindaydi. Ekim devriminin kurulusunda, isçi sinifi disindaki diger siniflasma biçimlerini de siniflastirmaya karsi direnise katmak üzerinden bir perspektif gelistirildi. Bu anlamda Lenin, nesnel kosullarin olgunlugu meselesinden siyrilarak devrim sorununa politik öznellik üzerinden yaklasti. O, yine ayni dönemde söyle diyordu: â??Biz Marxâ??in ya da Marksistlerin, sosyalizm yolunu bütün yönleriyle tanidigini savunmuyoruz. Bu saçmadir. Biz, bu yolun yönünü taniyoruz. Hangi toplumsal güçlerin oraya götürdüklerini biliyoruz. Ama somut olarak, pratik olarak ne oldugunu, ise koyulduklari zaman milyonlarca insan gösterecektir.â?[1] Çünkü â??Marxâ??in ve Engelsâ??in ögretileri bir dogma degil, eylem kilavuzudur.â?[2]
20. yüzyilin siniflar mücadelelerinin tansiyonu içinde Ekim devrimi, proleter devrimin ertelenemezliginde direterek ortodoks Marksizmi sarsmistir ve Marksizmin içinden, onun ötesine öznel bir kopus gerçeklestirmistir. Bugünün siniflar mücadelesinde yasanan bunalimlar ve açmazlar ise, tersinden, bizi böylesi bir öznel kopus olanaginin üzerine düsünmeye çagiriyor. Bugün için bu öznel kopus, kendi eylemimiz ve içinde bulundugumuz iliskiler üzerine düsünerek bu bunalimlari asacak olan solun kuruculugunu güncellemek olmalidir. Belki de böylesi bir girisim, en çok Ekim devrimi üzerine düsünecektir. Ekim devriminde siyasal devrim tamamlanmis olmasina ragmen, politikligin içkinlik düzleminde kurulamamis olmasi yüzünden, toplumsal devrim tamamlanamamistir. Bu bizim açimizdan üzerine düsünülmesi gereken bir meseledir.
Biz, â??deneyim ve pratikâ?ten yola çikarak bu açmazlar ve bunalimlar üzerine düsünmeye, bedenimizi sürekli bir olus içerisinde devindirmeye çalisiyoruz; buralardan gelerek su tespite variyoruz: Sol bir kriz içindedir. Bu krizin kosullara bagli ya da sadece tek bir alanda meydana gelen bir kriz olmadigini â??yapisal ve bütünselâ? bir kriz oldugunu, çikisimizdan bu yana söyledik.[3] Bir krizin farkindaligi, önceki dönemlerin analizleri ve daha önceden üretilmis olan kavramlar üzerine düsünmeyi, ayni zamanda ön açici yeni kavramlar üretmeyi de beraberinde getirir. â??Çoklukâ?u da bu bakis açisindan anlamli gördügümüzü vurgulamak istiyoruz. â??Çoklukâ?, kategorik bir tanim olmaktan ziyade, virtüellige, güce ve olusa gönderme yapar. Belli bir paradigmadan, modernizmden derinlikli bir kopusun ifadesidir. Bu kopus birbirinden ayrilamaz olan, ama önemini vurgulamak için basliklar altinda toplayabilecegimiz etki alanlarina sahiptir:
1. Bugün sermayenin ve onun egemenlik biçiminin degerlendirilisindeki farklilik
2. Özne merkezli politik felsefe geleneginin sorunsallastirilmasi
3. Örgütlenme ve devrim perspektifi
Å?imdi bu basliklar üzerinden yürüyerek â??çoklukâ?u tartismak istiyoruz.
Seni Taniyoruz Sermaye
Sermaye, emegin yaraticiligini kendisine mal ederek, onu ücretli emek biçimi altinda bir sinif olarak öznelestirip üretken kilarak isleyen bir toplumsal iliski biçimidir. Bu iliskinin isleyis biçimi diyalektiktir ve bir sinif olarak kurulan ücretli emek de, bu diyalektik isleyisin bir ögesi haline gelir. Yani sermaye siniflastirma iliskisidir. 19. yüzyildan baslayarak bu siniflastirma, maddi üretiminin mekâni olan fabrika üzerinden kurulmustu. Bu ugrakta, sermaye birikiminin yogunlastigi alan ulusal ekonomilerdi. Bu dönemin egemenlik biçimi olan emperyalizm ise, belli ulusal dinamiklere dayanan kapitalizmin krizinin dünyanin diger bölgelerine yayilmasiydi. Günümüzde ise sermaye, 19. ve 20. yüzyilin sinif mücadeleleriyle örülü bir süreç içerisinden geçerek, artik küresel çapta gerçek tahakkümünü kurmustur. Bu onun kendini olumlamasindaki son momenttir. Bedenin disiplin ve tahakküm altina alinisi, artik sadece maddi üretimin yapildigi fabrikayla sinirli degildir. Siniflastirmanin mekâni, artik tüm yasamdir. Tüm yasam bir fabrika haline gelmistir. Biyo-politika, yasam ve üretimin bu iç içeligini ifade eder. Beden artik her seyiyle, sadece maddi üretimiyle degil, maddi olmayan üretimiyle de, yarattigi duygulanimlariyla da kapitalist bir tarzla tahakküm altina alinmaktadir. Bu gerçek tahakküm momentinde, maddi olmayan üretim biçimi maddi üretimin gerçeklesme kosullarini da belirler bir hale gelmistir. Buna uygun olarak egemenlik biçimi de yeni bir kurulus sürecine girmistir. Ulus devletler artik eski belirleyiciliklerini, daha üst bir egemenlik biçiminin kurulusuna devretme egilimindedirler. Bu, devletin ortadan kalkmasi degil, devlet dinamiginin yeni kurulusa göre sekillenmesi, küresel çapta yeni bir egemenlik biçiminin kurulusu demektir. Günümüzde yasanan egemenlik krizi, böyle bir kurulusun, geçisin ve degisimin krizidir.
Bu anlamda, bu tahakküme direnecek ve bu tahakkümü ortadan kaldiracak olanlar artik sadece fabrikadaki isçi sinifi degildir. Sermayenin küresellesmesiyle, yapisindaki esas egilimi artik gerçeklestirmeye baslamasiyla, bedenimiz artik küresel bir tehdit altindadir. Bu yüzden de, solun emperyalizm döneminde sahiplendigi ulusal söylemler belli tikanmalar yasamaktadir. Söylemini ulusallikla sinirlandiran perspektifler, sermayenin tahakkümünün en çiplak siddetini etleriyle, kemikleriyle yasayan göçmenler, dünya çapinda vatansizlastirilmis ve ulussuz bu yiginlar karsisinda aciz kalir. Dünya bir kez daha sarsilirken, yer yerinden oynarken, tüm dünyayi kucaklayabilecek bir söyleme, küresel bir söyleme ihtiyacimiz var. Isyani küresellestirebilmek için. Göçmenler, issizler, yoksullar, kaçislariyla çiplak bedenlerinden baska direnis araçlari kalmamis olanlar, yarini belirsiz gençler, mahalleliler, kadinlar, ögrenciler, renkliler, güvencesizler, issiz isçiler, topraksiz köylüler, â??yurtsuzâ? yurtseverler, kadinlar, mutfaktakiler, en alttakiler, sokagin sahipleri, sermayeyle pazarliga oturmayi reddeden isçilerâ?¦ Kendini gerçeklestirebilecegi toplumsal iliskilerle ve maddi kosullarla özgürce bulusamayan ve tasmaya hazir bir sel gibi yikicilasan yiginlar, kapitalizme teslim olmayanlarâ?¦ Iste bunlar, devrimin ve gelecegin gerçek sahibidir. â??Çoklukâ?, bu potansiyeli görünür kilabildigi için, sermayenin örttügü peçeyi yirtip içinden kendisini gösterdigi için anlamlidir. Anlamini hareketten, adini ise bedenin kendisinden alir. Böylece direnis alanlari çogullasmis, çoklasmistir. Kapitalizm tahakkümünü tüm iliskiler üzerinde hiyerarsiye dayali bir sekilde kurarken, bu iliskiler de kapitalizme karsi dogrudan direnisin örgütlenebilecegi yatay direnis alanlari çikarirlar. Yatay, çünkü artik bu gerçek tahakküm momentinde öncü-kitle ikilikleri, temsiliyet dolayimlari islemez. Biz kapitalizmin hiyerarsisine karsi iste bu yataylikla direnecegiz ve bu direnis kendi toplumsal iliskilerini kurarak, aslinda öz be öz kendi ürünü olan ama sonra sermaye biçiminde ona yabancilastigi yasami geri alarak kapitalizmi ortadan kaldiracak. Çokluk, iste bunu yapmaya muktedir gücün adidir. Çünkü bizzat kendisi, sermaye tarafindan bu güçten mahrum birakilmistir. Dolayisiyla â??çoklukâ? tanimi, sermayenin yeni deger üretme iliskisiyle dogrudan iliskilidir. Dolayisiyla çoklugun, sinif perspektifinden, daha dogrusu siniflastirma/sinifsizlastirma perspektifinden okunmasi gerekir. Siniflastirma sermayenin kendini olumlama pratigi ise, sinifsizlastirma da çoklugun kendini olumlama pratigi olmalidir. Sinif yerine siniflastirma/sinifsizlastirma perspektifini tercih etmemizin nedeni, â??sinifâ? nosyonunun ortodoks Marksizm tarafindan dogmatik bir okumanin sinirlari içerisine hapsedilmis olmasindan kaynaklaniyor. Bu bakis açisi, bizim yeni direnis alanlarini görmemizi engelledigi ölçüde dogmatiktir. Öncülügü fabrikadaki isçi sinifina verip, örnegin üniversite gibi, mahalle gibi diger alanlari pratikte ikincilestirmek ve buradaki mücadeleyi araçsallastirmak hareketin önündeki temel engellerden biridir. Her direnis alani, bilfiil kendisinin öncüsüdür artik. Geleneksel sol örgütlenmelerin günümüzün tahakküm biçimleri ve bunlara karsi yükselen toplumsal hareketler karsisindaki saskinliginin ve nasil çözümleme yapacagini bilemeyisinin nedeni budur.
O Halde Bizim Gücümüz
Sermayenin kendini olumlama pratiginin diyalektik isledigini, bunun karsisinda emegin kendini olumlamasinin diyalektik olamayacagini söylemistik. Bu tespitin politik etkileri, belli bir politik felsefe yapilanisindan, özneyi merkeze alan felsefi söylemden kopusla mümkün hale gelebilir. Evet, emegin kendini olumlamasi ve çoklugun devinimi diyalektik degildir. Çünkü çokluk, var olmak için karsitina gerek duymaz. Bu anlamda, asil kapitalist komuta kendisini gerçeklestirebilmek için, sürekli olarak çoklugu diyalektik bir isleyise tabi kilmaya ihtiyaç duyar. Çokluk, ancak bu diyalektik tabiyet iliskisini reddettigi oranda devrimci bir güç haline gelebilir. Oysa, Hegelyan bir diyalektikle örülmüs bir siyasal kuram ve örgütlenme tarzinda sermaye ile isçi arasindaki iliski -kopus anlaminda- bir yok etme degil, birbirini besleyerek var etme iliskisidir. Negri, bu kopusu, Marx Ötesi Marxâ??ta[4] â??ayrilma mantigiâ? olarak kavramlastirmisti. Bizim ihtiyacimiz olan sey, özgürlesme etkinligini kendisine çikis noktasi olarak alan, Spinozaci bir siyaset anlayisi olmalidir. Bu siyaset anlayisi, toplumsala içkin bir siyaset anlayisidir. Toplumsalligin kendisi olan, toplumsalligi zenginlestirerek genisleyen bir beden örgütlenmesidir. Spinozaâ??nin çokluk anlayisinda, tekil insani bedenden politik bedene geçiste hiçbir askinlik, doganin degismesi ve bir hak devri yoktur. Çokluk, tekil bedende de, siyasi bedende de ayni olan var olmayi sürdürme çabasinin kolektif bir biçimde örgütlenmesidir. Bu bakis, yasama isteginin, yasama gücü ve hakki biçiminde örgütlenmesi olanagini görebilmemizi saglar. Yasama istegimiz ise, kendimizi gerçeklestirecegimiz, bedenimizi zenginlestirecegimiz, olusumuzu kuvvetlendirecegimiz iliskilerle ve kosullarla bulusabilmek arzusundan baska bir sey degildir. Bugün mücadelede yasadigimiz açmazlar, Spinozaâ??nin ontolojisini toplumsallikla hemzemin bir yerden politik olarak gelistirmeyi istiyor. Onun düsüncesindeki paralellik ve yataylikla, bugün gelecegin özgürlügünü kuracak olan toplumsal güçler potansiyeli örtüsmektedir. Bu toplumsal güçler ise, devletin sinirlarini ve egemenligini parçalayan bir yikici güçle doludur. Modern söylemin halk ve kitle tarifleri, bu yikici gücün özgünlügü karsisinda etkisiz kaliyor. Çokluk ise, etkin gücün kendisini anlatiyor. Bu, devrimci â??özneâ?nin algilanisinda ontolojik bir kopustur. Halk kavrami, egemenlik isleyisinin ulus devletler üzerinden kuruldugu emperyalist dönem için geçerli bir kavramdi. Bugün egemenlik iliskisinin degistigi dönemde, bu egemenlik iliskisine direneceklere dair bizim algilayisimizin ve direnis stratejilerimizin de degismesi gerekiyor. â??Topraklarin kardesligiâ? sloganini gelistirme çabamizin ardinda böyle bir sorgulama var. Derdimiz, bir slogani çikarip digerini bunun yerine koymak degil. Biz, bu slogan üzerinden kendi öznelligimizi ortaya koymaya, çözümlememizi politik olarak gelistirmeye çalisiyoruz. Halk kavraminin, modernizm döneminin bir kavrami oldugunu, ulusal sinirlarin içinde kaldigini düsünüyoruz. Bu kavram, dünya çapinda bir sürgüne maruz kalan, acilari soydas olduklari için degil, mülksüzlestirilmis olduklari için ortak olan göçmenleri kapsayacak bir kavram degildir. Bugün artik biliyoruz ki, ulusal sinirlarda kalan bir özgürlük anlayisi, tüm dünya çapinda mülksüzlestirilmis emek cephesi için artik mümkün degildir. Özgürlügü, sinirlar ve bu sinirlarin kardesligini ima eden bir biçimde degil, tüm sinirlari parçalayan ve tüm dünyayi bizim kilan bir sekilde yeniden düsünmemiz lazim. â??Toprakligin kardesligiâ? ile biz, emegin tüm dünyayi yurt edinmesinin özgürlük söylemini kurmaya çalisiyoruz. Tüm dünya bizimdir, yalnizca sinirlarin içi degil.
Çokluk, politik öznelligimizi konusturmaya, halk kavramindan oldugu kadar kitle kavramindan da daha açiktir. Öncü-kitle ikiligi üzerinden bakis da, ayni modern yapilanmaya aittir. Çokluk, kitle tarzi edilgin ve homojen bir yigina isaret etmez. O, disaridan bilinç tasinacak bir tesekkül degildir. Tekil ve gerçek olandir, bir tekiller çogullugudur. Bundan böyle kimse bir baskasi adina konusamaz. Biz çoklugun politik gücünü, her alanin kendi â??özneâ?lerinin kendileri adina konusmasi, kendi sorunlarina müdahil olabilmeleri ve bu etkin olma halini kapitalizme karsi kurucu bir biçimde gelistirebilmeleri olarak görüyoruz. Devlet/sivil toplum, özel alan/kamusal alan gibi iki basli düsünme biçimleriyle artik isimiz yok. Bunlar liberalizmdir. Bu noktada â??bireyâ? kavramini da, çokluk perspektifinden gözden geçirmemiz gerekiyor. Liberalizmin soyut bireyi, var olmak için, iddia edildiginin aksine bizzat devleti gereksinen bir serbest pazar illüzyonudur. Soyut birey, temelini ancak paranin gücünden alabilir. Burjuva toplumunun en büyük silahi da budur zaten. Toplumsal artiya el koyabilmenin siddetidir para. Sadece maddi artiga degil, asil duygulara, maddi olmayan degere el koyabilmenin siddeti. Devrimciler ise, toplumsal iliskilerin zenginliginin komünalliginden yola çikmalidir. Duygu üretiminin kendisini yeniden kazanmalidir. Iste o zaman, duygularin maddiligi ve yaraticiligi görünür olur. Modernizmin akil/duygu ikilikleri çözülüverir. Bedenin tutkulari özgürlesir, eylemsellesir. Burada yine, insanin özünü arzu olarak tanimlayan, en büyük yoksulluk yalnizliktir diyen ve insana en iyi gelen sey yine insandir deyip, insan-varligin özünü toplumsallikta bulan Spinozaâ??yi selamliyoruz. Ola ki, Hegelâ??i ve Hegelci politik tutumlari elestirirken Marxâ??in yaptigi gibi.[5]
Nereden bakarsak bakalim, hangi terimler üzerine düsünürsek düsünelim, karsimiza devletli gelenegin babasi olarak en basta Hegel çikiyor. Sol olarak, devrim kuramimizdaki Hegelcilikle yüzlesmemiz lazim. Hegel, kendi sistemini mesru kilmak için, Spinozaâ??yi felsefedeki Dogu momenti olarak adlandirmisti. Yani bir çesit hamlik hali. Ona göre sonra Grek momenti, ondan sonra Roma momenti ve nihayet devletin kuruculugunu göklere çikardigi Germen momenti geliyordu. Yasam ise, aksine, simdi ve gelecek için, Spinozaci bir momenti müjdeliyor.
Olmazsa Olmazlarimiz Var
Çokluk üzerine düsünmek, kendimiz üzerine düsünmek demektir. Bu düsünmede örgütlenme ve devrim perspektifinin disarida tutulabilecegini asla kabul etmiyoruz. Çoklugun gücü, onun sermayeye ihtiyaç duymadan kendisini degerli kilabilme potansiyelinden gelir. Bu potansiyelin gerçeklesmesi, ancak örgütlenmeyle mümkün olabilecektir. Onun gücü, onun otonomisidir. Otonomi, çoklugun bedeni ve örgütlenme biçimidir. Talep siyasetiyle yetinmeyen bir karsidan kuruculuktur bu otonomi. Otonomide örgütlenme, tekilliklerin üstündeki askin bir aygit olmaktan çikip bedenin kendi adi, kendi gücü olur. Å?imdiye kadar devrim kuramlari askin iktidarin ele geçirilmesi üzerinden kuruldu. Oysa çoklugun arzusu yabancilasmis bir iktidari degil, yasamin kendisini yeniden kazanmaktir. Sol, burjuva özlü politik yabancilasmalara girip komünizmi ütopiklestirdi. Oysa yasam, komünizmin içkin kurulusunu gerçeklestirmesi için çoklugu çagiriyor. Komünizmin içkin kurulusu olarak bizim devrim perspektifimiz komünalizmdir.
Biz bu çoklugu, Ernesto Laclau-Chantal Mouffe çizgisindeki bir kimlik siyaseti üzerinden okumuyoruz. Kültür ve üretim ikiligi üzerinden kurulan bir kültürün özerkligi söylemine uzagiz. Sinif ortadan kalkmamistir. Tam tersine, siniflastirma iliskisi her yere yayilmistir. Bu anlamda, proletaryanin tanimi genislemistir denebilir. Sömürü ortadan kalkmamistir, tam tersine artik her yerdedir. Aslolan hâlâ devrimdir, ama devrim kavraminin devrimcilestirilmeye ihtiyaci vardir. Üretimden ise sadece fabrikadaki maddi üretimi degil, yasamin üretimini ve yeniden üretimini anliyoruz. Bu, fabrikadaki üretimi reddetmek demek degildir; ama günümüz üretim biçimindeki bir egilimi vurgulamak, Marksizmin üretken emek temelli üretim kavraminin bu perspektiften güncellenmeye ihtiyaci oldugunu söylemek demektir. Toplumsal olan üretimsel olandir.
Çokluk, tüm virtüelligiyle açiga çikmaya basladi, açiga çikiyor. Asil soru su: Sol bu içkin yaraticiligi ve direnisi bir kuruculuga tasiyabilecek güce sahip mi? Asil soru su: Sol buna hazir mi? Çokluk, imparatorlugun asla tümüyle tahakküm altina almayi basaramayacagi, sistemi daima krize sokan, kapitalist kaba sigmaz emegin, ölçülemez emegin bedenidir. Çokluk orada, burada, her yerde olusum halindedir. Çokluk toplumsal güçtür. Ve de, politik öznelliginin konusturulmasini bekliyor.
[1] Lenin, Nisan Tezleri, çev. Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1989, s. 114.
[2] Cümlenin asli söyledir: â??Marx ve Engels, ezbere ögrenilen ve yinelenen, olsa olsa tarihsel sürecin her evresinin, somut iktisadi ve durumuyla zorunlu olarak degisen genel hedefleri gösterebilen formüllerle hakli olarak alay ederek, â??bizim ögretimiz bir dogma degil, ama bir eylem kilavuzudurâ?? demislerdir.â? Nisan Tezleri, s. 20.
[3] Imparatorluk ve Bagimsiz Ögrenci Hareketi, â??Önâ?söz., Otonom Yay., 2002.
[4] Antonio Negri, Marx Ötesi Marx, çev. Münevver Çelik, Otonom Yay., 2006.
[5] â??Para insanin yabancilasmis erkligidir [â?¦]Ama eger sen insani insan olarak, ve onun dünya ile iliskisini insanal bir iliski olarak görürsen, sevgiyi ancak sevgi ile, güveni ancak güven ile degistirebilirsin.â? Karl Marx, 1844 Elyazmalari, çev. Kenan Somer, Sol Yay., 1993, s. 210.

