Ya egemenlik ya komünalizm!

1 September 2008

Çokluk nosyonu, günümüzdeki kapitalizm karşıtı hareketler için siyasi-toplumsal bir öznellik alanı olarak önerildiğinden beri, çeşitli cephelerden yükselen birçok eleştiriyle karşılaşmıştır. Sol dışından gelen ve postmodernizme fazla prim verenlerinkini bir yana bırakacak olursak[1], gelen eleştiriler genel olarak çokluku fazla soyut, gerçek dışı, karşılığı olmayan, hatta tehlikeli bir öneri olarak görürler. Birikim’in 2007 Kasım sayısında yayımlanmış olan Thomas Coutrot’nun “‘Çokluk’ ve Demokrasi: Tehlikeli Perende” yazısı da bu tona sahip güncel eleştirilerden biridir. Bu eleştirinin ilgi çekici yanı, alışık olduğumuz üzere, bizim muhafazakâr kanat dediğimiz ve merkezi bir partinin öncülüğünü savunan Ortodoks Marksistlerden değil de, siyasal liberalizme sahip çıkan bir görüşten gelmiş olmasıdır. Coutrot “inşa edilecek yeni demokrasi perspektifleri”nin, egemenliği ve temsiliyeti reddetmek yerine, “Aydınlanma’nın siyasi liberalizmi ile özgürlükçü sosyalist geleneğin oluşturduğu iki canlı kaynaktan beslenmesi gerektiğini” savunur (s. 59). İşin aslı, bu makale, ironik bir biçimde, çoklukun ontolojisinin temsil ve egemenlik mekanizmalarıyla nasıl bir tezat içerisinde olduğunu açıkça gözler önüne serdiği için, bizim için üzerinde durmaya değerdir. Dahası, çoklukun komünizm projesinin siyasal liberalizmle hiçbir şekilde uzlaşmayacağını belki de çokluku savunanlardan daha iyi ortaya koyduğu için de oldukça “gerçekçi” bir eleştiri olduğu söylenebilir. (Gerçekçi, çünkü çokluk temsiliyet ilişkileri ve egemenlik için gerçekten de tehdittir.)

Coutrot eleştirisi boyunca sadece Negri ve Hardt’ın Çokluk kitabını temel alır. Ona göre N-H’nin çokluk önerileri, liberal demokrasinin “insanlığın ortak malı haline gelmiş” (59) kazanımları için ciddi bir sakınca oluşturmaktadır. Önce şöyle bir serzenişte bulunur: “[N-H] egemenlikten ne anlıyorlar? [Onlara göre] egemen olan mutlak baskıcıdır…Ya temsil? O da temsil edenler ve edilenler arasındaki zıtlığa ve ilkinin ikinciler üzerindeki baskısına dayanır.” (56). Coutrot’ya göre bu tür uçuk kaçık radikallikler, hayal olmanın ötesinde oldukça tehlikelidir. İtiraf edelim: Devlet ve kapitalizm karşıtı bir komünist için Coutrot’nun bu satırlarını hafif bir gülümsemeyle okumamak elde değil. Evet, şu apaçık ortada: “Egemenlik bir baskı mekanizmasıdır”. Bunu kabul edip etmemek ise bir kişinin kendi benimsediği pozisyona kalmıştır. Belki de Coutrot’nun, sermaye ve devletin ortak doğalarını deşifre eden ve sadece N-H’ye ait olmayıp, komünizmin bugünden kurulabileceğinde direten bir hareketin altına imza attığı “Egemenlik tanımı gereği baskıcıdır” sözüne bu kadar gücenmesinin nedeni, kendini ait hissettiği Aydınlanma geleneğinin sahip olduğu değerler sisteminde, aşağıdan gelen bir kurucu gücü olumlayan böyle bir bakışın asla yer alamayacağı gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Aydınlanma ideallerine inanan liberal ya da sosyalist sol geleneğe baktığımızda, Devlet’in kendine biçtiği barış tesis edici, çatışmaları önleyici ve refah dağıtıcı rolün pek de sorgulanmadan kabul edildiğini görürüz. Yetersizlikler, eksiklikler olabilir ama bu, Devlet aygıtının kendisinden kaynaklanmaz da, örneğin hükümet biçimlerinden ya da yapıdan değil de uygulamalardan kaynaklanır. Hâlbuki Modern egemenlik nosyonu, egemenler tarafından, halk nazarında sürekli olarak “güvenlik” nosyonuyla meşrulaştırılmaya ne kadar çalışılırsa çalışılsın, aslında her zaman için “savaş” gerçekliğiyle iç içe olmuştur. Egemenlik, belli bir içerisi ve dışarısı tanımına ve içeride, dışarıdan hiçbir müdahale olmaksızın tek söz sahibi olma şiarına dayanır. Meşruiyetini ise uyruklarına refah ve huzur sağlama iddiasından alır. Oysa modern egemenlik nosyonu modern devlette cisimleştiğinden beri, ne içeride ne de dışarıda vaat edilen güvenlik sağlanamamış ve ona sürekli bir savaş durumu eşlik eder olmuştur: hem egemenler arası sermaye rekabetine dayanan bir dış savaş hali, hem de içerde, egemenlik toprağı üzerinde yaşayan çokluku homojenleştirme ve tekleştirme yüzünden kimi yerlerde bir iç savaşa varacak derecede şiddetlenen sürekli bir çatışma hali. Bu durum da bize kapitalist toplumun bugüne kadarki istikrarının –sürekliliği anlamında bir istikrar- nasıl da istikrarsızlaştırma yoluyla, bozma, yıkma ve bastırma yoluyla, yani zor yoluyla sağlanmış olduğunu tekrar hatırlatır. Tek başına savaşların ve iç çatışmaların tarihi bile egemenlik denen şeyin baskıcı doğasını ele vermeye yeterlidir.

Coutrot sonrasında N-H’nin çokluk kavramını dayandırdıkları argümanı kendince özetleyerek devam eder ve asıl sorun da burada başlar zaten. Coutrot’nun özetine göre, N-H’nin, çoklukun liberalizmden farklı olarak gerçek demokrasi projesi olarak adlandırdıkları şey iki ayağa dayanmaktadır: Birincisi maddi olmayan emek ve ikincisi de ağsal örgütlenme modelinin gelişimi. Ancak Coutrot’nun bu özetinde, Otonomist Marksizmin 1970’lerden beri sürekli olarak geliştirdiği ve fordizm sonrası üretimin örgütleniş biçimi ve sınıf bileşimini anlamada anti-kapitalist literatüre ciddi bir katkı sağlayan “maddi olmayan emek” [2] kavrayışının sadece bir karikatürüyle karşılaşırız. Maddi olmayan emek tartışması bir başka yazının tek başına konusu olmalı, fakat burada şunu vurgulamalıyız ki bu kavramın asıl gücü kapitalizmin artık kafa ve kol emeği ayrımı, fabrika üretimi-yeniden üretim ve dolaşım alanları ayrımları üzerinden analiz edilemeyeceğini göstermesidir. Otonomist Marksistlerin kapitalizmin doğasındaki bu dönüşümü açığa çıkarma çabalarındaki asıl maksat ise mücadele eksenlidir. Yani doğrudan toplumsal antagonizma alanıyla ilgilidir. Dolayısıyla Otonomist Marksistlerin maddi olmayan emek tartışması değişen sınıf bileşimi, yani kitlesel işçiden toplumsal işçiye geçişle, emeğin kendini sermayenin dolayımına girmeden değerli kılabileceği “maddi koşulların olgunlaşması” tespitiyle, buna karşın sermayenin sürekli bir zor yoluyla yaşamı toplumsal fabrika içersine sıkıştırmasıyla ve bu yüzden de buna direnmek için emeğin politik öznelliğinin komünizmin kuruluşunda yaşamsal bir önem kazanışıyla ilgilidir. Bu kavramın önemsenişi, emeğin öz-gücü üzerine bir düşünüşün sonucudur. Evet soru şudur: Emeğin öz-gücü nedir? Ya da Spinozacı kavramlarla söyleyecek olursak emeğin özünü ne oluşturur? Kısacası maddi olmayan emek kavramı, ait olduğu kavramlar dizisinden soyutlanıp, sahip olduğu ontolojik güç içerilmeden salt bir eleşti nesnesi haline getirildiğinde, çoğu çokluk eleştirisini okurken olduğu gibi ufkumuz pek de genişlemeden kalır.

Coutrot’ya dönersek; N-H’ye yönelttiği temel eleştiri, üretim sürecinde giderek hegemonik hale gelen –diğer emek türlerini belirleyen- maddi olmayan emeğin dolaysız elbirliğinin, üretim sürecinde emeğin kendi yaratıcılığı ve öznelliğiyle kurduğu iletişim ağlarının, kendinde özgürleştirici olmadığıdır. Coutrot, üretim sürecindeki dönüşümü kabul eder fakat herkesin bildiği bir şeyi tekrarlayarak, elbirliği ağlarının emek üzerinde yeniden baskıcı mekanizmalara eklemlenebileceği şerhini koyar: “Neo-liberal şirketin de facto hali son derece heterojen birimlerin son derece hiyerarşik biçimde örgütlenmesinden oluşur: yaratıcı ve entelektüel çalışanlara sahip ‘öğrenen işletmeden’, bilgisayar kontrolünün boyunduruğu altında çalışan düşük nitelikli işçiler istihdam eden ‘n’inci sınıf ‘neo-Tayloryen’ taşeronlara kadar uzanan bu iki uç arasında işten atılma vb. korkusuyla disiplin altına alınan nitelikli personelin çalıştığı birinci ve ikinci sınıf ‘neo-Fordist’ taşeronlar vardır.” (57). Yani yeni emek biçimlerinin ortaya çıkışı, emeğin dolaysız elbirliği, bir ucu “neo-Fordist taşeronlara uzanan” hiyerarşik ve baskıcı üretim örgütlenişlerini ortadan kaldırmaz. Soru şu: Bunu kim inkâr ediyor ki? Ayrıca emek türlerini Coutrot’nun hatırlattığı türden bir hiyerarşiye göre düzenlerken sermaye tarafından kullanılan şey bizzat maddi olmayan emeğin (yani meta üretimine dahil olan enformasyonel, duygulanımsal ve kültürel öğeleri üreten emeğin), üretimin küresel örgütlenişinde belirleyici konumda olması ve sermayenin bu gücü komuta işleyişiyle kendine mal edişidir. Neo-liberal şirketler iletişimsel üretici güçleri kullanmasaydı, dünyanın türlü bölgelerine yayılan bugünkü tarzda bir taşeronlaştırma mümkün olabilir miydi? Benetton’un etiketlerinde sadece “designed in Italy” [İtalya’da tasarlanmıştır] yazar. Sadece kazak değil, statü aidiyeti ve yeniyetme kibiri gibi duygulanımları da satan bu firmanın, kazakları hangi yorgun ellere ördürttüğü ise mevzu bahis yapılmaz. Yine giyim sektöründen bir örnek verecek olursak Nike artık hayalet bir firmadır. Sadece model tasarlar, araştırma yapar ve pazarlama stratejileri geliştirir. Ayakkabıların maddi olarak üretilmesini ise taşeron alt işletmeler halleder. Peki, bu bilindik örnekler nasıl mümkün olmaktadır? Pek tabi ki koordinasyon ve iletişimde, tasarım ve duygulanım üretiminde maddi olmayan emek öğelerinin sermaye tarafından sömürülmesi sayesinde. Önemli olan maddi olmayan emeğin üretimde kapsadığı nicelik değil, bu emeğin kapitalist değerlenme sürecinde tayin edici olan niteliğidir. Hâsılı, sorun ampirik verilerde değil, bu verilerin nasıl yorumlandığındadır. Sermaye, emeğin üzerinde kurduğu komuta ilişkileriyle, emeğin bu öz-gücüne, yani toplumsal artıya el koyar. Bu sömürü toplumsaldır. Sömürünün toplumsal olduğu tespiti, modern paradigma içinde şimdiye kadar kullanılmış kavramları da (özel alan-kamusal alan, siyasal olanın özerkliği, alt yapı-üst yapı vs.) sorgulanır hale getirecektir. Bu yüzden de ekonomik liberalizmi siyasal liberalizmden ayıran ve buradan da ikincisi üzerinden sosyalizme sahip çıkmaya çalışan her türlü katılımcı/temsili demokrasi tezi güme gider.

Coutrot önerdiği tezlerle, tam da sistemin krizine ve bu krizin sistem lehine nasıl onarılacağına işaret eder. Coutrot, antagonizmayı reddedip “karşıt projelerin ve toplumsal çıkarların çarpışacağı özerk alanlar”dan bahsederek, tam da burjuva özlü bir siyasallık tanımını savunmaktadır. Kapitalizmde piyasa, toplumsal ilişki hareketlerinin bütününü ifade eder. Dolayısıyla Coutrot istediği kadar “politik liberalizmin burjuva kavramlaştırılmasıyla bağların koparılması gerektiğini”(59) söylesin, kafasındaki siyaset biçimi burjuvacadır. Sorun sadece piyasanın kötü etkilerine değil, tüm toplumsal ilişkilerin piyasalaşmasına direnmektir. Hayatın bir toplumsal fabrika haline geldiği bir momentte, Coutrot’nun dile getirdiği “iktisadi olanın demokrasi mantığına tabi kılınması”, yani devlet ve piyasanın sivil toplumun hegemonyasına tabi kılınması (59) önerisinin, komünalist bir proje açısından karşılığı, sistemin krizlerinin sabitlenmesidir. Sermayenin giderek emperyal bir vizyon kazandığı bir dönemde, yapılabilecek tek şey güce karşı bir karşı güç, hayata karşı bir karşı hayat stratejisi geliştirmektir. Bu stratejinin sahibi çokluktur. Ve bu, çokluku asimile ederek sisteme entegre etmek isteyen burjuva özlü bir siyaset tasavvurundan daha gerçekçidir. Bizim burada yapmaya çalıştığımız şey N-H’nin Çokluk kitabını savunmak değil. Çokluk kavramı, bu kitabı aşan ve devrimci hareketin kendi pratiğiyle geliştirip maddileştireceği bir ontolojik ve politik güce sahiptir. Sorun N-H’nin tezlerinin ne kadar tutarlı olduğundan ziyade, Coutrot’nun yazısında ortaya çıkan gelenek farkının görülebilmesidir. En önemlisi de, Coutrot burada içkin bir eleştiri yapmamıştır. Teorinin öncülleriyle sonuçları arasında bir tutarsızlık, kuramın mimarisinde zayıflık falan bulmamakta (ki olabilir); güçler ayrılığı ve dengesine dayanan siyasal liberalizm bakışı ile, antagonizmada direten komünist bakışı yargılamaktadır.

Çokluk ve Komünalizm

Çokluk kavramı, N-H’nin kitabıyla sınırlanamayacak bir öznellik alanıdır. Kapitalizm karşıtı devrimci hareketin hiyerarşisiz, temsiliyetsiz ve dolayımsız bir içkinlikle siyasal-toplumsal örgütlenme temelinde kendi gücünü oluşturabilmesi ve kendi karşıdan kuruculuğunun deneyimlerine girebilmesi yönünde yapılan bir açılımdır. Çoklukun gücü karşısında egemenliğin baskıcı, temsiliyetin ise aşkın kalmasının ise, bugün oldukça somutlaşmış koşullarla alakası vardır. Bu sadece parlamenter demokrasinin kriziyle değil, bugün artık küresel sermayenin ve egemenlik örgütlenmesinin örtüşme eğiliminin son derece hızlandığı bir çağda yaşıyor olmamızla ilgilidir. Modern dönemde halk nosyonu, solun sınıfsal bir antagonizmayı toplumsal bir antagonizmaya dönüştürmesinin önüne geçmek için işlevlendirilmişti. Sınıfsal konumlardan bağımsız bir bütünlük ve homojenlik olarak halk kavramının icadı, yönetenler ile toplum ayrımını da beraberinde getirdi. Birileri halk adına onu temsil etmeyi üstlenmeliydi. Bu ikilik, siyasi olan ile toplumsal arasındaki ayrım, yönetici erk ile vatandaşlar arasındaki ayrım, modern siyaset kavramlaştırmasının temeli olmuştur.

Modern egemenliğe sürekli olarak bu ikilikler arasındaki gerilim, vatandaş ile devlet iktidarı arasındaki kriz eşlik etmiştir. Bu anlamda tek olma iddiası, doğası gereği sınırların varlığına dayanmak zorunda oluşu, başkaları adına temsiliyeti üstlenmesi ve işlevi toplumsal ilişki akışlarının belli bir sabitlenmesi, belli bir katılaşması olması bakımından, egemenlik zaten, baştan beri, krizli bir doğaya sahiptir. Egemenlik sürekli olarak bir toplumsal içerme sorunu yaşar. Her içerme bir dışlama anlamına da geldiğinden, egemenlik toplumu ne kadar içermeye çalıştıysa o kadar dirençle karşılaşmıştır. Bu kriz kapsayıcı halk kavramıyla sabitlenmeye çalışıldıkça, yerliler isyan etmiş, egemenlik toprağının gerçek sahipleri isyan etmiş, yaşamları sermayenin çıkarlarıyla asla uzlaşmayacak olan emek güçleri isyan etmiştir.

Bu direnişlerin zoruyla egemenliğin içine girmiş olduğu bugünkü dönüşüm uğrağında da aslında aşkınlığın krizinden başka bir şey olmayan bu kriz devam ediyor. Yani emperyal egemenlik daha çok krizlere gebedir. Bugün ağızlara pelesenk olan katılımcı demokrasi, yani sivil toplumun devlet iktidarı üzerindeki etkisinin genişlemesi, emperyal egemenliğin yapısına daha baştan beri bulaşmış olan krizi aşmanın, onu kontrol altına almanın bir yöntemidir. Emperyal yapı, şimdiye kadarki bütün yönetim biçimlerini bünyesine katarak, küresel sermayeyi yeniden üretme işlevini üzerine almaktadır. Egemenliğin yeni doğası, ulusötesi sermaye elitlerinden küresel askeri güç örgütlenmelerine ve buradan da demokratik katılımı temsil eden sivil toplum kuruluşlarına kadar uzanan çok bileşenli dinamik bir yapıdır. Yeni egemenliğe uygun yeni içerme modelini ise imparatorluğun bu sonuncu katmanı üstlenmektedir. Bu mekanizmalarla imparatorluğun yeni halkları yaratılmaktadır. Çoklukun egemenliği krize sokan, temsil edilemez gücü, yenilenmiş bir toplumsal içerme modeli olan katılımcı demokrasi içerisinde soğurtulamaz. Çünkü “çokluk bir kurucu güç olduğu sürece”[3] kendisinden başka hiçbir şey tarafından yönetilemez. Çoklukun gücü de sermaye değil, mülkiyetsiz ortak paydalar üretmek olduğu için, komünalizm onun öz gücü, içkin siyasi eyleminin adıdır.

[1] Bu cephenin eleştirisi genel olarak “Çokluk” kavramının da “Bir”leştirici ve dışarıdan belirleyici bir Bütün olma tehlikesi taşıdığı iddiasına dayanır. Bu görüşe göre Çokluk fazlasıyla emek ekseni etrafında tanımlanmıştır, bu anlamda bu eksene oturtulamayan diğer çokluklar adına fazla kapsayıcıdır. Genel olarak diyebiliriz ki bu sava sadece kültürel çoğulculuğu önemseyen ve toplumsal antagonizmayı görmezden gelen bir bakış hakimdir.

[2] Maddi olmayan emek tartışması için bkz. “Maddi Olmayan Emek”, Maurizio Lazzarato, İtalya’da Radikal Düşünce, çev. S. Göbelez - S. Özer, Otonom Yayıncılık, 2005

[3] Spinoza, Tractatus-Politicus, III, §

Cevap ver.

XHTML: Kullanabileceginiz tagler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>