Komünizm ve Marx
20 March 2006

Komünizm ve Marx
Bugünün devrimci düşüncesinin besleneceği damarları açma çabası, kendi dönemimize kadarki devrimci tüm hareketlerin ve bu hareketlerin yenilgileriyle ve de yengileriyle yoğrulmuş olan teorik birikimin değerlendirilmesini elzem kılmaktadır. Bu değerlendirme, ideolojik kapatmalar üzerinden değil, geçmişi şimdide ve gelecekte bütünleyen bir soykütük yöntemiyle yapılabilir. Tarihe bakış yöntemi hareketin kuruluşuna içkin olarak kurulmalı, bugünün sınıf mücadelesinin güncel ihtiyaçlarından, mücadeleden hareketle de kapitalist tahakkümün aldığı biçim ve yoğunlaşma alanlarının tespitinden yola çıkmalıdır. Bunun tersi olan ideolojik kapatmalar ise teorik üretimi dondurur, düşünceyi mekanikleştirip en büyük gücü olan eleştirelliği ondan alarak onu bir ezber formuna indirger. Bu noktadan sonra tarih değil sahte tarih yazımları konuşur. Gerçek, maddi ve dinamik olanın yerine soyut ve statik kategoriler geçmeye başlar ve bu kategoriler kendinde bir gerçeklik kazanmaya başlar. Ve biz artık tarihe bakmak yerine bu kategorilerle yetinip kendi hareketimizin oluşunun dinamiğini de kaybederiz. Yani sadece geçmişi değil geleceğimizi de kaybederiz. İşte bu idealizmdir. İdealizm felsefe ansiklopedilerinin, “eytişimsel özdekçiliğin” defterini dürüp rafa kaldırdığı bir maddesinden ibaret değildir. İdealizm tam da kapitalist tahakkümün kendine işlerlik kazandırdığı bir düşünce biçimidir. Salt bir kategori değil, kategorileri gerçeğin yerine koyarak düşünmenin kendisidir. Bu anlamda kurucudur ve tarihi öldürüp onun yerine sahte tarih yazımını geçirerek cinayeti gizleyebileceğini sanan bir katile benzer. Kapitalizmin işleyişi tarihsizleştirmedir, çünkü tarih mücadelenin tarihidir. Biz soykütük yöntemini bu tarihin açığa çıkarılması ve geçmişin deneyimlerinin özgürleşerek kendi adlarına, kendileri olarak bizimle konuşmalarını sağlamak için önemsiyoruz. Biz kendi geçmişimizle, onu kategorilere sokarak hesaplaşmak değil, karşılıklı bir konuşmaya girmek, ondan şimdiye kadar saklanmış sırlarını bize vermesini istiyoruz.
Marx’ı, Marx’tan çıkarak, Marx’ın ötesinden tekrar Marx’ın içine dönerek okuma çabamızın ekseni budur. Sorular oluşturmadan yüceltmeyle katıksız bir olumsuzlama üzerinden inkâr aynı şeydir. İkisi de aşkındır, deneyime dışsal kalır, ikisi de ideolojik kapatmadır. Devrimci düşünce birikiminin bir uğrağı olarak Marx’ın güncelliği ancak bugünün hareketinin içinden, içkin bir değerlendirmeyle açığa çıkarılabilir. Böyle bir çabanın ilk adımı da önce bahsettiğimiz bu kapatmalar üzerine düşünmek oluyor. O zaman şöyle sormak lazım: Marx’ın maruz kaldığı ideolojik kapatma nedir? Bizce bu sorunun cevabı modernizmdir. Bu modernist paradigma, Marx’ı ekonomik alanda kalkınmacılık ve sanayileşmeden çıkan, politik alanda da temsiliyete ve merkezi partiye dayanan bir marksizme kapatmıştır. Keza bazı Marx karşıtları da Marx ve modernist marksizm arasındaki farklılığın önemini görmezden gelerek indirgemeci bir tutumla yetinmişlerdir. Marx’ın ötesine ancak Marx’ın içinden geçilerek varılabilir. Çünkü Marx soyut bir ismi değil, sınıf mücadelesinin içinde kendi döneminin biçimlendirdiği tarihsel ve maddi bir uğrağı temsil eder. Oysa Marx artık unutulmuş, ona yapılan atıflar Marx’ın yerini alır olmuştur. İdeolojik okuma kendi kapatmalarını Marx’a dayatmıştır; bu da Marx’ın kendi seyrini, bu seyir içindeki gerçek kapanmaları görmemizi engeller bir duruma gelmiştir. Bu ideolojik okumaların bize sunduğu Marx temsili, politik mücadelenin belirlenimlerinden soyutlanmış ve kendinde bir geçerlilik kazanmış durumdadır. Marx’ın eserlerinin sınıflandırılırken “Genç Marx, Olgun Marx” ayrımlarının yapılması, “marksist olmadan önceki Marx”, “küçük burjuva felsefi söylemden henüz kurtulamamış Marx” ifadelerinin kullanılması bu temsilin üretimidir. Marx’ın tüm yapıtlarındaki, dönemin politik mücadelesinin belirlenimi içersinde düşünülmesi gereken süreklilikler, kırılmalar ve de kopuşlar böylece gerçekliklerini yitirmiş ve Marx kendi oluşunun devingenliğini kaybederek, ya kabul edilecek ya da reddedilecek bir doktrin haline gelmiştir.
Marx’ın olgunluğu ve bilimselciliği 1848-50 yıllarıyla başlatılır. Engel’in belirttiği gibi Marx 1848 devriminin yenilgisinden sonra Londra’daki sürgün yıllarında “kapitalist üretimin kaldırılması için gerekli olan iktisadi koşulları” yani “modern toplumun ekonomik hareket yasalarını ortaya çıkarmak” için kendisini ekonomi politik üzerine çalışmalarına verir. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Grundrisse ve Kapital bu dönemin ürünleridir. Hâkim okumanın diliyle söylersek marksist Marx’ın yapıtlarıdır bunlar. Fakat bu olgunluk söyleminin arkasında biz artık Marx’taki kopuşu ve kavramsal dönüşümü politik bir yenilgiyle bağlantısı içinde göremez olduk. Bunun nedeni de Marx’ın eserlerinin politik olarak değil ekonomik kategorilerin bilimselliğinin gelişimi üzerinden okunmuş olmasıdır.
Bizce Genç Marx, Olgun Marx değil, bir bütün olarak Devrimci Marx ama bir de bir yenilginin ardından yenilginin nedenini politik alandan çıkarıp, ekonomik alana sokan ve emeği sermayenin diyalektik işleyişinin bir öğesi olarak gören Marx vardır. Kapital’in Marx’ıdır bu. İdeolojik sapmalar olduğu söylenerek küçümsenen erken dönem eserlerde henüz hiçbir kavramlaştırma –üretici güçler de, proletarya da- ekonomik bir indirgeme içinde değildir. Nesnel ve yapısal bir bilimsellik söylemi Marx’ın öznellik anlayışının önünü kapatmamıştır. Biz işte henüz modernist kapanmaya girmemiş olan bu dönem içinde, komünalizmin güncelliğini hâlâ koruyan bir politik ufuk olarak kuruluşu üzerinden özgürce dolaşmak istiyoruz.
1844 Elyazmaları ve Alman İdeolojisi
Marx’ın 1844 Elyazmaları’nın değeri, kapitalizmin tahakküm biçiminin özünün ücretli çalışma, yani mülksüzleştirerek sınıflaştırma olduğunu görmüş olmasıdır:
“Ekonomi politiğin proleteri, yani ne sermayesi ne de toprak rantı olan, sadece emekle yaşayan kişiyi ancak işçi olarak göz önünde tuttuğu kendiliğinden anlaşılır. Öyleyse ekonomi politik, ilke olarak onun herhangi bir beygir gibi çalışabilecek kadar kazanması gerektiğini kanıtlayabilir. Onu çalışmadığı zaman insan olarak düşünmez, bu işi ceza mahkemelerine, hekimlere, dine, istatistik tablolarına, siyasete ve dilenciler çavuşuna bırakır.”
Bir toplumsal ilişki olarak sermaye emeğe zor yoluyla el koyan kapitalistte özel mülkiyet, işçide ise ücret olarak cisimleşir. Kapitalizmi kendinden önceki tahakküm biçimlerinden ayıran şey, emeği ücretlendirerek değer yaratan kaynak haline getirmesidir. Feodalizmde değerin kaynağı toprakken, meta üretimine dayanan kapitalist üretim biçiminde bu kaynak emek olmuştur. Ekonomi politik “bilimi” de buradan yola çıkar. Bu değerin nasıl ölçüleceği sorusu ekonomi politiğin birincil sorusudur. Marx’ın Kapital’deki analizinden bildiğimiz gibi böylece emek, ekonomi politik tarafından bir metada donmuş olan soyut insan emeği olarak hesaplanmaya başlanarak, pazara sürülen metaın fiyatını saptamanın niceliksel bir ölçüm aracı haline getirilir. Ekonomi politik, değişim değerini bir meta olan ürünün nesnel ve doğal özelliği olarak göstererek, değişim değeri yaratan emeğin ücretli çalıştırmayla değişen toplumsal niteliğini de ürünlerin kendi nesnel özellikleri olarak gösterir. Üretici olarak öznelerin üretilen nesneler üzerindeki hâkimiyetlerini kaybetmesiyle nesnelerin üreticilere hâkim olmaya başlaması, emeğin değişen bu toplumsal niteliğinde saklıdır. Kapitalizm emeği ücretli emeğe indirgeyerek, tüm toplumsal ilişkileri gerçek bireylerin arasındaki gerçek ilişkiler olmaktan çıkarıp metalar arası bir ilişki biçimine sokarak kendisini işler hale getirir. Toplumsal ilişkilerin metalar arası ilişki biçimine bürünmesini Marx Kapital’de meta fetişizmi olarak adlandırır. Meta fetişizmi kavramlaştırması 1844 Elyazmaları’nda bir toplumsal ilişki olarak sermayenin kurduğu sistem olan yabancılaşmanın ekonomi politik alanında derinleştirilmesidir. Burada Marx bir yandan burjuva toplumundaki tahakküm biçiminin çalışma üzerinden kurulduğunu gösterirken bir yandan da bu tahakküme karşı durabilecek olan tek öznenin sınıflaştırılarak mülksüzleştirilmiş proletarya olduğunu belirtmektedir. Ücretlendirme beden üzerinde bir tahakküm biçimidir. Özel mülkiyetle karşılıklı bir neden sonuç ilişkisi vardır ücretin ve bu ikisi işbölümüne dayalı meta üretimi olarak kapitalist tahakkümün özü ve bu tahakküme direnmenin alanı olmuştur. Bu yüzden de “ücret kapitalist ile işçi arasındaki açık savaşım aracılığıyla belirlenir.”
Bizce Marx’ın 1844 Elyazmaları ve aynı dönem içersinde sayılacak diğer çalışmalarında ücretli emeği kapitalist tahakküm biçimi, insanın gerçek, özgür emeğini de komünizmin özü olarak görmesinin üzerinde yeterince durulmamıştır. Hatta bilakis bu ikisi arasındaki açık politik fark modernizmin çalışma ideolojisi içersinde içerikleri boşaltılarak silinmiş ve özgür emek, tahakkümün biçimi olan ücretli emeğe indirgenmiştir. “Yarı-ütopist” sıfatlarının ardında gömülmüş olan Marx’ta bugün bizim için hâlâ güncelliğini koruyan, politik olarak geliştirilmeyi bekleyen bir öznellik ve komünizm anlayışı vardır.
Komünizm: Emeğin Gerçek Toplumsal Gücü
Modernizm içinde komünizm bir devlet siyaseti haline gelmiştir. Biz solun içinde bulunduğumuz tıkanıklığının tam da bu nokta olduğunu ve bu tıkanıklığın ancak komünizmin içkin kuruluşu üzerinden, gerçek emeğin kendini olumlamasının politik olarak örgütlenmesiyle aşılabileceğini düşünüyoruz. Komünizmin içkin kuruluşu olarak biz komünalizmi benimsiyoruz. Komünalizm perspektifinden bir Marx okumasının güncellenmeye ihtiyacı vardır. Kendi mücadelelerinin deneyimleriyle böyle bir Marx okumasını özgürleştirdikleri için de otonomist marksist hareketi önemsiyoruz, bu hareketin uzamı içersinde kendi ortaklığımızı hissediyoruz. Biz de dünya solunun genel tıkanıklıklarının Türkiye yerelinde yaşanma biçimlerinin çatışmaları içinden gelmekteyiz. Türkiye solunun Marx’ı okuması, modernizmin çerçevesi dışına çıkamamış; hem genel ideolojik kapanmalardan payına düşeni almış, hem de kendi özgünlüğünde bu kapanmaları yeniden üretmiş ve derinleştirmiştir. Emeğin değil sermayenin kendini olumlamasının üzerinden bir Marx okuması yapılmıştır. Bu da bizi kapitalizmi yıkacak karşıdan kuruculuğun gücünün alanından çıkarak kapitalizmin kendi nihai çelişkileriyle yok olacağı nesnel koşulların diyalektiğine sokar. Aynı özün farklı kipleri olan sermaye ve ücretli emek arasında devrimci bir antagonizma yoktur. Ancak kapitalizmin tahakkümüne girmeyen, ücretlendirilemez, ölçülemez emekle sermaye arasında antagonist bir çatışma olabilir. Bu antagonist alan emeğin kendi öznel karşıdan kuruculuğudur, her türlü sınıflaştırma ilişkisinin reddidir. Karşıdan kuruculuk sınıfsız toplumu bir aşama, bir geçiş sorunu olarak görmez, emeğin kuruculuğunun politik hattı sınıflaştırmaya karşı sınıfsızlaştırma yani kapitalizmin hemen şimdi ve her yerde reddidir.
Proleterler eğer kendilerini birey olarak ortaya koyuyorlarsa, şimdiye kadar süregelen kendi varoluş koşullarını, daha da ötesi şimdiye kadar her toplumun koşulu olan varoluş koşullarını, yani çalışmayı ortadan kaldırmalıdırlar. Bu bakımdan proleterler toplum bireylerinin şimdiye kadar topluluğun tümünün ifadesi olarak seçmiş oldukları biçim ile doğrudan bir karşıtlık içinde, yani devlet ile karşıtlık içinde bulunmaktadırlar. Kendi kişiliklerini gerçekleştirmeleri için bu devleti devirmeleri gerekir.
Marx ve Engels Alman İdeolojisi boyunca proletaryanın mülksüzleştirilmiş herkesi kapsayan bir güç olduğunu vurgular. Kapitalist tahakküm sadece fabrikadaki işçi sınıfının yabancılaşması değil, emeğin tüm toplumsal ilişkilerinin yabancılaşması üzerine kuruludur. Burjuva toplumunda üretici birey, kendi öz etkinliğinin öznesi olmaktan çıkarak, toplumsal ilişkide sınıf temsilinin taşıyıcısı haline gelir. Liberalizm de bu yabancılaşmayı sahte bir birey kategorisiyle ikame eder. Marx burjuva toplumunun ideolojisindeki bireyin özgürlüğünün asıl olarak özel mülkiyetin özgürlüğü olduğunu, bireyin gerçek, maddi özgürleşmesinin ise ancak komünizmde mümkün olabileceğini ortaya koymuştur. Mülksüzleştirilmişlerin özgürlük savaşının doğrudan adresi ise devlettir. Çünkü devlet, özel mülkiyet ve işbölümünün sonucu olarak oluşan çıkar savaşımlarının, sahte bir birlik, sahte bir genel çıkar söylemi biçiminde gizlenmesi, bu anlamda da toplumsal ilişkilerin yabancılaşmasının en üst ifadesidir. Bu yüzden de proletaryanın komünizm için verdiği savaşım, özünde devlet karşıtıdır.
Modernist marksizm ise bize komünizm tasavvurunu unutturdu. Oysa Marx ve Engels Alman İdeolojisi’nde şöyle yazıyordu: “Bize göre komünizm ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda varolan öncüllerden doğarlar.” Bir hareket olarak komünizm tasavvuru bizim için hâlâ temel çıkış noktasıdır. Komünizm burjuva özlü bir siyasetle devlet iktidarının ele geçirilmesinden sonra hayata geçirilecek nihai aşama olarak kavrandığı sürece, sınıflaştırma ilişkileri sürdürüldüğü sürece, siyaset bir özgürleşme etkinliği olarak kurulamaz. Bu Hegel’in, yaşamı belirleyen soyut bilincidir. Söylem ne kadar soldan olursa olsun, pratiğinin özü itibariyle reformisttir. Bizim açımızdan komünizmle araçsal akıl arasında uzlaşmaz bir karşıtlık vardır. İçeriği boşaltılarak bir ülküye indirgenen komünizm tanımının kullanılarak siyasetin araçsallaştırılmasını, direniş alanlarının araçsallaştırılmasını, bireylerin araçsallaştırılmasını, toplumsal ilişkilerin araçsallaştırılmasını reddediyoruz. Bizim için söylem ve pratik arasında uçurumlar yaratan araçsallaştırma burjuva özlü bir siyasettir. Modernizm bu araçsallaştırmanın ulaştığı en yüksek biçimdir.
Komünizm ve Otonom
Solun önündeki en önemli gündemin kendi modernizmiyle yüzleşmek olduğunu her fırsatta dile getiriyoruz. Solun önündeki diğer önemli gündem ise komünizmi bir ülkü olmaktan, erekselciliğin nihai aşaması olmaktan çıkarıp, devrimci hareketin içkin kuruluşu olarak güncellemek, emeğin kendini olumlamasından yola çıkmaktır. Emeğin toplumsal niteliğini belirleyen ilişki biçimi değişmedikçe, üretimin kapitalist mantığı da değişmeyecektir. Kapitalizm, metaı toplumsal ilişkileri devindiren güç haline getirerek, emeğin toplumsal niteliğini evrensel ölçekte metalaştırdı. Böylece toplumsal ilişkiler insansızlaşarak metalar arası bir ilişki haline geldi. Meta, kapitalizmin en küçük birimi, kapitalist organizmayı oluşturan hücre biçimidir ama kapitalizmin soyut toplumsallığı bir bütünlük olarak üretimin sadece ilk uğrağında olup biten bir meta fetişizmi değildir. Bu Holloway’in belirttiği gibi gündelik yaşamın her uğrağında dâhil olduğumuz bir fetişleştirmedir. Peki, komünizmin hücresi, dayandığı birim, toplumsal ilişki üretme biçimi ne olacaktır? Bu soru emeğin gerçek toplumsallığının kuruluşuna içkindir. Bireylerin, sınıflaştırma ilişkisinin taşıyıcıları değil, sınıf üyeleri değil, gerçek bireyler olarak kendi öz etkinliklerini, kendi emeklerini, bireysel temellüklerini değerli kıldıkları bir temelden hareketle bu emeğin özgürce toplumsallaşması komünizmin özüdür. “Üretimin komünistçe örgütlenmesi, insanın kendi ürününe karşı yabancı tutumunun ortadan kalkmasıdır. Böylece arz ve talep ilişkisinin gücü hiçe iner ve insanlar değişimi-üretimi ve karşılıklı ilişki tarzlarını yeniden denetimleri altına alırlar.” Emeğin kendi gücünü yeniden denetimi altına almasının güvencesi, komünizmin maddi koşullarının sermaye tarafından oluşturulmasını beklemek değildir. Komünizm devlet mülkiyeti de değildir. Emeğin gerçek toplumsallığının örgütlenme biçimi, komünizmin bugünden politik olarak örgütlenmesinin kuruluşu otonomdur. Otonom, ücretli emeğin politik reddidir ve öz etkinlik olarak gerçek emeğin üretici gücünün, sermayenin komutasına karşı yıkıcı bir güç haline getirilişidir. Biz emeğin kendi üretim etkinliği üzerinde yeniden özdenetimini kurabilmesini bu perspektiften okuyoruz. Marx’tan çıkıp komünizm gitmeye çalışmıyoruz, komünizmin kuruluşunun güncel olanakları üzerinden, komünalizm üzerinden Marx’a dönüyoruz. Bu anlamda otonom, emeğin sermayenin komutasına girmemek için kendi kolektif öznelliğini kurduğu politik hareketin genel adıdır. Bugün modernizme sıkışıp kalan marksizm, Marx’ın gerisinde kalan bir pozisyona düşmüş durumda. Sermayenin gerçek özünü kavramaktan, dolayısıyla mücadelenin alanını doğru tespit etmekten uzaktır. Sermaye varoluşunun bütün dayanağını, emeğin üretici gücünü, sermayenin kendi gücü haline getirmesinden alır. Sermaye emeğin etkinliğini kendi varoluşunun bir gücü haline getirerek kullanır ve bunun karşılığında da emeğe ücret öder. Bu ücret, bedeni tüm yaratıcı ve özgür etkinlik olanaklarından bağımsızlaştırarak tahakküm altına almanın, sermayenin kendi varlığını sürdürmesinin sağlanması için emek gücünün yeniden üretimini sağlamanın bir aracıdır. Komünizmin politik koşullarının yaratılması da, emeğin kendi üretken etkinliğini yeniden kendinin kılması dışında artık düşünülemez. Anti-kapitalist mücadele, komünizmin politik hattıdır ve tüm politik yıkıcılığıyla tam da sermayenin beslendiği şah damara, ücretlendirerek sınıflaştırmaya saldırmalıdır. Devrimci pratik, sermayenin diyalektiğinin belirleniminden çıkarak, emeğin kendini olumlamasının gücünün alanına girmeli, kendi varlığını komünizmin varlığı olarak kurmalıdır. Bugün artık devrimcilik, erekselci bir akılla komünizmi son ülkü biçiminde dondurmanın alanına sıkıştırılamaz; bilakis emeğin içkin siyasetinin adı olarak, komünizmin bugünden öznel kuruluşunun kendisidir.
eylem

