Soruşturmalar ve öğrenci hareketi
10 March 2006
Üniversitelere dair son dönemdeki gelişmeler; YÖK yasa tasarılarına ilişkin tartışmalar, tüm ülke çapında başlatılan soruşturmalar ve soruşturma karşıtı hareket farklı ama içiçe geçmiş tarihsel ve toplumsal süreçlerden besleniyor. 2000′li yılların başından beri hükümetler, YÖK ve rektörler, üniversitelere dair yasayı, sermayenin küresel iktidarının ihtiyacına uygun olacak şekilde yeniden yapılandırma çabası içindeler. Bu yasanın kesinleşmesi öncesi pek çok kampüste eş zamanlı olarak başlatılan soruşturma terörü bir yandan yasa karşıtlığını kampüslerde toplumsallaştıracak devrimci ve muhalif öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmasının önünü açarken, diğer yandan da YÖK’ün üniversitelerdeki şiddetinin ve diktatöryasının, üniversitelerin şirketleştirilmesinin önündeki engelleri kaldırmada nasıl da yaşamsal olduğunu gösteriyor. Soruşturmalara karşı yapılan ortak çalışmalarda üniversite alanına bakışa, söyleme ve kampüs dışında ve kampüslerde yapılacak çalışmaların örgütlenme tarzına dair üniversite hareketinin pek çok sorunsalı yakıcı bir biçimde açığa çıktı.
12 Eylül 1980 darbesinin bir ürünü olan YÖK (Anayasayla ‘Yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek’ vb. gibi yetkilerle) kurulduğundan beri sermayenin üniversitelerdeki devleti olmuş, özellikle darbenin hemen adından üniversitelerdeki muhalif, eleştirel, devrimci kesimleri okuldan uzaklaştırmıştır. Daha sonraki süreçlerde de bunun yanında, üniversitelerin sermayenin küreselleşmeyle birlikte değişen ihtiyaçlarına uygun olarak çeşitli şekillerde yeniden yapılandırılmasının birebir öznesi olmuştur. Üniversiteler tarihleri boyunca sistemin iktidarını meşrulaştıracak bilginin üretildiği ve toplumsallaştırıldığı, aynı zamanda gerekli iş gücünün, teknik bilginin, vs. yaratıldığı yerler olagelmişlerdir. Fakat insanın ve toplumun, bilginin üretimi ve kullanımı süreciyle kurduğu ilişkinin niteliği sadece iktidarlar tarafından belirlenemez. Bu sayededir ki üniversiteler aynı zamanda özgürlüğün, eşitliğin, kardeşliğin de sesi olmuşlardır.
90′ların başından beri fiili olarak üniversitelerin sermayeye açılması ve bilginin, üretimin temel girdisi haline gelmesiyle üniversitede üretilen her bilginin, düşüncenin ya da ilişkinin değerinin piyasa üzerinden tanımlanmaya başlanması yani üniversitelerin sermayeleşmesi, şirketleşmesi olgularıyla karşı karşıyayız. Bu süreci arkasına alan hükümet, YÖK, ÜAK, rektörler arasındaki onca taslak tartışmalarında temel olarak kalan ve hiç değişmeyen iki unsur görüyoruz: İlki disiplin yönetmeliği, ikincisi de üniversitelerin kendi kaynaklarını yaratmaları, piyasalaşmaları vurgusu.
‘Yüksek Öğretim Kurumları içinde veya dışında Yüksek Öğretim Öğrenciliği sıfatına onur ve şerefine aykırı harekette bulunan, öğrenme ve öğretme etkinliğini doğrudan ya da dolaylı olarak kısıtlayan kurumların sükun, huzur ve çalışma düzenini bozan boykot, işgal ve engelleme gibi eylemlere katılan, bunları teşvik ve tahrik eden, yüksek öğretim mensuplarının şeref ve haysiyetine veya şahıslarına tecavüz eden veya saygı dışı davranışlarda bulunan ve anarşik veya ideolojik olaylara katılan veya bu olayları tahrik ve teşvik eden öğrencilere, eylem başka bir suçu oluştursa bile ayrıca uyarı, kınama, bir haftadan bir aya kadar veya bir veya iki yarı yıl için kurumdan uzaklaştırma veya yüksek öğretim kurumlarından çıkarma cezaları verilir’ diyen YÖK Yönetmeliğinin Öğrenci Disiplin İşleriyle ilgili maddesi, tüm taslaklarda hemen hiç değişmeden kalmakta. Okul içinde ve dışındaki tüm davranışlarımız, topluluk halinde yapmış olabileceğimiz her hangi bir hareketimiz -mesela halay çekmek, saz çalmak, 1 Mayıs eylemine gitmek vb. gibi- suç olarak değerlendirilebilmekte ve bunun sonucunda da soruşturmalar açılmakta, sorgulayan, eleştiren, muhalif, devrimci olanlar sistemin devamı için bir tehdit olarak görülüp üniversitelerden uzaklaştırılmaya çalışılmakta.
YÖK Başkanlığına Erdoğan Teziç’in gelişiyle YÖK’le hükümet arasında gerilimin kalkması, fakat daha sonra ÜAK’ın, Teziç’in taslağının kendilerine ait vurguları çıkartılmış bir biçimde hükümete ve cumhurbaşkanına verilmesine dair bir bardak suda kopardıkları fırtına, ardından tekrar bir anlaşma, uzlaşma. Halbuki ÖSS’den önceye yetiştirilmeye çalışılan yasa tasarılarının en başından beri uzlaşılan ortak noktaları tartışma noktalarını çokça geride bırakmış durumdadır. Yükseköğretim kurumlarının ana ilkeleri arasında ‘araştırma ve yayım faaliyetlerinde akademik etik ve liyakat esasına dayanarak, mevcut kaynakları rekabetçi bir anlayış içinde şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkeleri doğrultusunda etkin ve verimli bir biçimde kullanmak’ yer alıyor; genel anlamda kamu yönetiminin mantığının şirketleşmesi süreci, üniversite alanında bu ilke çerçevesinde hukuksallaşıyor. ‘Bilimsel çalışmalarda ve diğer faaliyetlerde … özel sektör, sivil toplum örgütleri ile işbirliği yapmak’ öngörülüyor ve üniversitelerin altyapısının (kütüphane, laboratuvar vb.) ve beyin gücünün sermaye tarafından sömürülmesi ve kar alanı haline getirilmesi bu süreçle birlikte yasalaştırılıyor. Bunların yanında ‘öğrenci odaklı eğitim’ gibi kavramlarla bilgi edinme süreci, onun kullanım ve yaratım süreçlerinden ayrıştırılarak daha sonraki getirilerinden bireysel olarak faydalanılacak bir yatırım olarak görülüyor. Üniversitelerin özel bütçesi için yaratılacak kaynaklar her tasarıda hemen hiç değişmeden aynen kalmaktadır. Bunların başında üniversitenin her türlü insan gücü, bilgi birikimi ve tüm fiziksel imkanlarını değerlendirerek (elbette piyasada) üreteceği hür türlü hizmet ve maldan elde edilecek gelirler gelmektedir. Üniversite bunu şirket kurarak, başka şirketlerle ortaklık kurarak hatta kendi özel bütçesinin geliriyle vakıf üniversitesi açarak da gerçekleştirebilir. İkincisi de üniversiteye ait her tür taşınır taşınmaz malların kiralanması, idare, işletme ve satılmasından elde edilecek gelirlerdir. Bu bütçenin işleyişi hem ÜAK’ın, hem de YÖK’ün taslağında, tüm alt kadroların sözleşmeli, yarı zamanlı çalışma biçimlerine dönüştürülmesinin, öğrencilerin kısmi zamanlı olarak çalıştırılmasının, üniversitede yaratılan her türlü hizmet ve malın serbest piyasa şartları altında ve kurumun rekabet gücü doğrultusunda saptanmasının, tüm bunlar sayesinde de üniversitenin liyakat kriterlerinin ve istihdam politikalarının karlılık esasına indirgenmesinin hukuki olarak önünü açıyor.
Özellikle 1990′ların ortalarından beri kaynak sıkıntısı bahanesiyle harçların düzenli olarak artması, okulda öğrencilere sunulan her tür toplumsal hizmetin (yemekhane, yurt) piyasa koşullarında ücretlendirilmesi, üniversitelerde sanayi ve askeri her tür sermayeyle ortak projeler yürütülmesi, burs verilen öğrencilerin okulun çeşitli yerlerinde çalıştırılması, kadrolu çalışanların yerlerine sözleşmeli personelin alınması, okulların reklam panolarına dönmesi zaten yaşanmakta olan bir süreç ve üniversite hareketi de üniversiteleri şirketleştiren bu sürecin farkında. Ancak son 3-4 yıldır bu süreç hukuki olarak da güvence altına alınmak ve çıkabilecek pürüzler ve aykırılıklar ayıklanmak isteniyor. Üniversitelerin şirketleşmesi sürecine karşı çıkabilecek pürüz ve aykırılıkların başında da üniversitelerdeki devrimci, muhalif öğrenciler bulunuyor. Aralık ayının başından beri tüm üniversitelerde başlatılan soruşturma terörünü, ikinci dönemde taslakların yasalaşmasını hedefleyen YÖK, hükümet ve rektörlük çevrelerinin üniversitelerde oluşabilecek bir muhalefeti önceden temizleme operasyonu olarak da görebiliriz. Yandaki kutudan tüm ülke çapında açılan soruşturmaların boyutlarını ve buna karşı yapılmış eylemsellik süreci takip edilebilir. Bize göre üniversitelerin şu an içinden geçtikleri dönem tarihsel olarak onların kapitalizmin iktidarını işletmede niteliksel bir dönüşümlerine işaret etmektedir. Şöyle ki bir toplumsal alan, ilişkiler ve değerler zemini olarak üniversiteler, gerek bilgi üretimi gerekse de bu bilginin kullanım süreçlerinde kapitalizmin kendini doğrudan gerçekleştirdiği ve işlettiği alanlar haline gelmektedirler. Bu anlamda üniversiteler artık küresel kapitalizmin yeniden üretiminin merkezine oturmaktadırlar ve üniversiteden yükselen her muhalif, anti-kapitalist mücadele sistemin merkezine indirilecek büyük bir darbe olma potansiyeline sahiptir. Bu potansiyel artık üniversitelerin dışarıdan belirlenen bir siyasetin, bir aklın taşıyıcısı olma rolünden çıkarılarak, onları doğrudan yaratılacak bir toplumsal muhalefetin, toplumsal bir hareketin öğretim elemanları, öğrencileri ve çalışanlarıyla öznesi olarak görülmesiyle mümkün olacaktır. Gerek yasa karşıtı gerekse de soruşturma karşıtı bir hareketin örülmesi noktasında devrimciler, muhalifler bu sistem karşıtı söylemleri kampüslerin toplumsal ilişki alanları içerisinde yeterince toplumsallaştıramamış, gündelik ilişkide üniversiteye dair sorunların muhataplarını, başta öğrencileri, yaratılacak öğrenci hareketinin öznesi ve örgütleyicisi olarak kılamamıştır. Bu noktada farklı kampüslerin yasa veya soruşturma karşıtı deneyimleri ortaklaşamamış, ilişkilerin merkezileşmesinin ve sistemin toptan saldırısına karşı toplu bir yanıtın ve bunun ötesinde kapitalizme karşı bir kuruculuğun güvencesi hareketin içinde yaratılamamıştır.
Bir araya gelişlerin, basın açıklamaları ve sokak eylemlerinin ötesinde bir hareket planı olarak bir eylem kılavuzu yaratılmasının ön koşulu kampüslerin kendi pratikleri, kendi deneyimleri içerisinde sistem karşıtı duruşlarını, piyasa dışı ilişkiselliklerini özgürleştirebilecekleri bir toplumsallığı yaratmaya çalışmalarıdır. Üniversite alanına dair bir araya gelişler, kampüslerin öznelerinin kendi eylem ve yaratıcılıkları temelinde mekandaki ve söylemdeki iktidar ilişkilerini ortadan kaldıran ve kampüsleri, sınıfları, kantinleri kolektifliğimizi gerçekleştirdiğimiz, bizim kıldığımız eylemselliklerin örgütlülüğünü yaratmalıdır.
Bu anlamda ‘eylemde birlik, ajitasyon-propogandada özgürlük’ anlayışı, sistem karşısında üniversitelerden yükselecek bir hareketin ve onun kendi kuruculuğunun güvencesi olamaz. Ancak, bunun yerine sunulan ortaklaşma anlayışı da, farklılıkların kendilerini özgürce ifade etmesinin önünde engel oluşturmaktadır. Sermayenin üniversitelerdeki iktidarına, baskısına, ve hegemonyasına karşı çıkan farklı gruplar, kampüs ilişkileri, dinamikler vardır. Bunların hepsinin kendini gerçekleştirme biçimleri ve eylemleri, farklı mekansal ve toplumsal ilişkilerin çelişki ve çatışkılarıyla şekillenir. Bu farklı karşıdan iktidarı kurma, kendini gerçekleştirme biçimlerinin, eylemselliklerin örgütlülüğünün güvencesi, kapitalizmin iktidarına karşı tüm toplumsal alanların anti-kapitalist bir sınıf mücadelesinin alanı olarak görüldüğü ve yarını bugünden kuracak ve bugünü yıkıp geçecek gerçek bir hareketin yaratıcılığı, kolektivizmi ve kendi eylemidir.
Üniversitelerde Soruşturma Terörü
Aralık’ın başından beri yoğunlaşan soruşturma terörü, ülke çapında pek çok üniversitede özellikle de polis tutanaklarıyla sürdürülmekte, bu tutanaklarda soruşturma açılması istenen kişinin ismi, ceza maddeleri de bildiriliyor, okul yönetimi istemediği taktirde bunları dikkate almama hakkına sahip olmasına rağmen, üniversite rektörlükleri, Terörle Mücadele ve Özel Güvenlik Birimleri ile tam bir işbirliği halinde davranmayı tercih ediyorlar. Soruşturmadan ceza alan öğrencilerin sınav hakları, burs ve yurt hakları ellerinden alınıyor ve ceza bittiğinde de bu haklar geri alınamıyor. Soruşturma süreçleri var olan hukuk tarafından bile hukuksuz olarak görülmekte açılan davalar kazanılmaktadır. Ancak dava açmanın da maliyeti düşünüldüğünde bir öğrenciye açılan 6-7 soruşturmanın anlamı daha açık olur.
11 Aralık günü, İstanbul Üniversitesi’nde rektör Kemal Alemdaroğlu’nun Türk Tabibler Birliği’nce bilimsel hırsızlık yaptığını açığa çıkarmasıyla ilgili olarak yapılan basın açıklaması nedeniyle 19 öğrenci hakkında soruşturma açıldı. Bu öğrencilere 1 aydan 1 yıla kadar uzaklaştırma cezaları verildi.
19 Aralık’ta fakülteler arası geçiş demir parmaklıklarla engellenmeye çalışıldı, buna karşılık öğrenciler demirleri kırarak bunu önlediler. Bununla ilgili olarak 9 öğrenciye uzaklaştırma cezasıyla soruşturma açıldı.
İ.Ü.’nün 2 Ekim’deki açılışında çeşitli gruplar tarafından yapılan protestolarla ilgili olarak yaklaşık 40 öğrenciye soruşturma açıldı.
Yine İ.Ü.’de YÖK, paralı eğitim karşıtı afişler nedeniyle 30 öğrenciye 100′den fazla soruşturma açıldı.
22 Ekim’de gerçekleştirilen Yıldız Üniversitesi’ndeki alternatif şenlik nedeniyle 60 Yıldızlı öğrenciye, toplam 150 öğrenciye soruşturma açıldı. Bunun dışında ‘29 Aralık Katliamını Unutmadık, Unutturmayacağız, Devrimci Demokrat Öğrenci Birlikleri’ diye pankart asmaktan, ‘illegal Kızılbayrak masası açmaktan’ pek çok kişiye, bir sivilin okulda bir öğrencinin boğazını sıkması üzerine yapılan refleks eylem nedeniyle ‘güvenlik güçleri aleyhine eylem yapmaktan’ 15 kişiye soruşturma açıldı. Polis hakkında hiçbir soruşturma başlatılmadı. Rektörlüğe bağlı sekreterlik Terörle Mücadele polislerinin üniversitede bulunması normal dedi.
Eskişehir’de bildiri dağıtan öğrencilere polis müdahale etti.
Çukurova Üniversitesi’nde yaklaşık 50 öğrenciye 150′den fazla soruşturma açıldı ve soruşturma açılmaya devam ediyor. Bu güne kadar YÖK’ten men cezası alan 8 öğrenciye, üniversiteden atıldıktan sonra bile uzaklaştırma cezalarıyla sonuçlanan yeni soruşturmalar açıldı. Onlarca öğrenciye alternatif şenlik, 6 Kasım’daki YÖK karşıtı eylem ve tecrit (F tipi) karşıtı meşaleli yürüyüş gibi eylemler sonucu soruşturulma açıldı. Çukurova Üniversitesi öğrencileri bu sistemli soruşturma saldırısına karşı bir soruşturma karşıtı komisyon kurdular. Ayrıca R1 kantinde başlatılan ve yarıyıl tatili nedeniyle İHD’ye taşınan süresiz açlık grevi sürüyor.
Sakarya Ünivesitesi’nde 8 kişiye soruşturma açıldı. Bunlar daha sonra geri çekilmiştir.
Konya Selçuk Üniversitesi’nde, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde, Dumlupınar Üniversitesi’nde, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde, Manisa Celal Bayar Üniversitesi’nde, Ege Üniversitesi’nde, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nde, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde pek çok öğrenciye kendi görüşlerini açıkladıkları, YÖK’ü protesto ettikleri, çeşitli sorunlarının çözülmesini talep ettikleri, toplu halde davrandıkları, eleştirel, demokrat ve devrimci oldukları için soruşturmalar açıldı.
Aralık sonunda yoğunlaşan soruşturmalara 19 Aralık’ta İ.Ü’de polisin verdiği isim listesi doğrultusunda 44 kişiye ihtiyati tedbir geldi-kampüsten içeri girmeleri yasaklandı-, bu rakama daha sonra 35 kişi daha eklendi.
25 Aralık’ta öğrenciler Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundular, ve ‘Arkadaşıma dokunma!’ isimli imza kampanyası başlatıldı.
30 Aralık’ta dışarıdaki öğrenciler destek amacıyla yemekhane’den yemek getirildi.
5 Ocak’ta ÖKM’de 42 kişinin soruşturması vardı ve konuyla ilgili basın açıklaması yapıldı.
7 Ocak’ta rektörlüğe imzalar verildi ve tüm Beyazıt alanını kaplayan en geniş ideolojik halay çekildi.
8-9 Ocak’ta İ.Ü.’nün önüne kurulan alternatif üniversiteye pek çok aydın, sanatçı, şair ve yazar katıldı. Burada, varolan eğitimi, YÖK’ü, sistemi sorgulayan, eleştiren dersler yapıldı.
11 Ocak’ta Beşiktaş’ta basın açıklaması yapılmak istendi fakat polis, eylemcilere biber gazları ve coplarla saldırdı ve 27 kişiyi gözaltına aldı. Bununla ilgili olarak 7 kişi tutuklandı.
15 Ocak’ta Beyazıt’ta basın açıklaması polisin sert müdahalesi üzerine yapılamadı, 15 kişi gözaltına alınırken, bir kişi sivil otosuyla kaçırılıp dövülüp bırakıldı. Daha sonra polisler hakkında suç duyurusunda bulunuldu.
15 Ocak’ta soruşturmaları protesto etmek amacıyla açlık grevi başladı.
17 Ocak’ta pek çok şehirde, Ankara’da, Siirt’te, Malatya’da, Elazığ’da, İstanbul’da ve pek çok üniversitede eylemler ve basın açıklamaları yapıldı.
19 Ocak’ta öğrencilerin Yıldız Oditoryumu’nda yapılan ÜAK toplantısına alınmaması üzerine bir basın açıklaması yapıldı. Aynı gün, Unkapanı’ndan Taksim’e ‘Özgürlük Yürüyüşü’ yapmak isteyen öğrenciler gözaltına alındı.
24 Ocak’ta Taksim Gezi Parkı’nda Açlık grevlerini bitiren bir basın açıklaması yapıldı.

