Küresel demokrasi üniversitelerde*
10 March 2006
Türkiye’de üniversiter alanının son 20 yıllık yeniden yapılandırma tarihini, piyasa yönelimli bir toplumsal işleyişin egemenliğini kurmaya yönelik bir süreç olarak algılamak gerekir. Bu tarih, aynı zamanda, tüm dünyada ulus temelli ekonomi ve siyasal demokrasi yönelimli bir iktidar yapılanmasının çözülerek küresel iktidar işleyişinin kurulması tarihidir. Tüm dünya, coğrafi sınırları genişletmeye yönelik bir piyasalaşmayı aşan ve tüm toplumsal alanlarda piyasanın derinleştirilmesini hedefleyen bir iktidar işleyişiyle, üretimin ve yeniden üretimin bir alanı haline geliyor. Bu iktidar işleyişinin siyasal güvencesinin oluşturulması, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde etkinlik gösteren siyasal/toplumsal aktörlerin, küresel iktidarın söyleminin kurulması ve toplumsallaştırılması işlevi ile yapılanmasını zorunlu kılıyor. Zorunluluk, ulus devletlere dışarıdan dayatılan bir zorunluluk olarak değil, küresel kapitalizmin işleyişini varoluş koşulu olarak içselleştiren ulus devletlerin üstlendiği bir sorumluluk olarak ortaya çıkıyor. Ulus devletler, ‘refah’ veya ‘kalkınma’ söylemiyle ulus temelli bir piyasa işleyişinin siyasal güvencesini oluşturmaktan çıkarak piyasanın küresel düzeyde yapılandırılması işlevini üstleniyor.
Piyasanın devlet dolayımıyla kurulması ve düzenlenmesi süreci artık emek, sermaye ve devlet aktörlerinin oluşturduğu siyasal demokrasinin pazarlık ortamından farklı bir siyasal ortamda gerçekleşiyor. Piyasayı doğrudan oluşturan, denetleyen ve düzenleyen özerk kurulların yapılandırılması ile üretim ve hizmet sektörlerini küresel piyasa koşullarına göre yeniden tanımlayan hukuki düzenlemeler, devletin yeni siyasal işlevlerinin açığa çıktığı uygulamalar olarak gündeme geliyor. Bu çerçevede, özerk kurulların parlamenter sistemin karar alma ve uygulama mekanizmalarının dışında işleyen yapısı, siyasal demokrasinin temsiliyet mekanizmalarının meşruluğunu tartışılır hale getiriyor. Toplumsal alanların piyasalaştırılmasını meşrulaştıran hukuki düzenlemeler ise kamusal alan üzerinden siyaset üretmenin mekanizmalarını ortadan kaldırıyor. Böylece emek ve sermaye arasındaki çelişkinin ‘kamusal yarar’ ya da ‘kamusal hizmet’ söylem ve pratikleri ile kapitalizmin işleyişine tabi kılındığı ta-rihsel dönem kapanıyor. Kapitalizmin modern döneminin iktidar işleyişinde devletin ontolojisine içkin olarak yapılandırılan kamusal alanın tasfiyesi, yeni piyasa aktörlerinin doğrudan katılımıyla şekillenen siyasal iktidarı meşrulaştıran ve toplumsal çelişkileri denetim altına alan sivil toplumcu bir söylemi gündeme getiriyor.
Küresel kapitalizmin işleyişini güvence altına alacak siyasal ortamın oluşturulmasına yönelik yapısal değişiklikler, siyasal aktörlerin yeni sürece uygun olarak şekil almasını öngörüyor. Bu anlamda, merkezi devletin bürokratik idari işleyişinden yeni piyasa aktörlerinin siyaseti doğrudan belirleyebilmesinin önünü açan teknokratik ve çok merkezli bir yönetim anlayışını ifade eden yönetişime geçiş süreci, bir siyasal kriz olarak yaşanıyor. Küresel piyasa koşullarının yapılanmasında, ulus devlet siyaseti ile küreselleşme siyaseti arasındaki gerilim, krizin temel dinamiğini oluşturuyor.
Bu krizin Türkiye’deki somut ifadelerinden birisi YÖK tartışmasıdır. Bu tartışmadaki gerilimin temel ekseni, laiklik-siyasal İslam çatışması değil, Türkiye’nin küresel kapitalizmin işleyişine ekonomik entegrasyonu güvence altına alınmış olmasına rağmen, bu sürecin gerektirdiği siyasal ortamın henüz oluşturulamamış olmasıdır. AKP bunun oluşturulması yönündeki siyasal iradeyi üstlenmiş görünüyor. YÖK ise küreselleşmenin ekonomik siyasetini ‘Üniversite Yasa Tasarısı’ ile üstlenmesine rağmen küreselleşmenin politik yapılanmasına direniyor. Üniversitelerin ticarileştirilmesi sürecinde, küresel güçleri arkasına alan AKP’nin YÖK’ün küresel iktidar işleyişinin siyasal normlarına uygun olarak yapılanmasını öngören siyaseti, YÖK ün temsil ettiği Milli Siyaset Belgesi ekseninde tanımlanmış bir siyasetin çözülmesini zorunlu kılıyor. AKP’nin bu siyasal tercihi hayata geçirip geçiremeyeceği, küresel güç dengelerinin bundan sonra nasıl yapılanacağı ile doğrudan bağlantılı görünüyor. Bu çerçevede, Kıbrıs ve Irak meselelerinde Türkiye’nin içine düştüğü kriz, küresel güç dengelerine bağlı olarak Milli Siyaset Belgesi’nde bir kırılmaya neden olursa, YÖK bu çözülmenin en zayıf halkasını oluşturacaktır.
AKP’nin Acil Eylem Planı
YÖK’ün ‘Üniversite Yasa Tasarısı’dır
Acil Eylem Planı etrafındaki tartışma laiklik-siyasal İslam ekseninde sürüyor olmasına rağmen, tartışmanın taraflarının üniversitelerin yeniden yapılandırılmasında savundukları temel siyasal tez tica-rileşme yönündedir. Bugün Acil Eylem Planı’na laikliği korumak adına karşı çıkan rektörlerin yaklaşık 1,5 yıl önce hazırladıkları ve meclise sundukları YÖK yasa tasarısı da, aynen Acil Eylem Planı gibi, üniversitelerin bir piyasa aktörü olarak işlevlendirilmesini öngörüyordu. AKP’nin üniversiter alana dair siyaseti ise 20 yıllık ticarileştirme ekseninde bir yeniden yapılandırma sürecinden kopuşu ifade etmiyor, aksine bu tarihi arkasına alarak hukuki düzeyde meşrulaştırmayı hedefliyor. Harçların her yıl giderek artırılması, araştırma-geliştirme merkezlerinin kurulması, üniversitedeki pek çok hizmetin taşeron firmalara bırakılması (yemekhane, temizlik, barınma vb.), kadro kısıtlamaları, bütçeden ayrılan ödeneklerin kısıtlanması gibi pek çok uygulamanın hayata geçirilmesi sonucunda, üniversiteler zaten kamusallıktan şirketleşmeye atlamış bulunuyorlar. Geriye sadece fiilen başlamış bulunan ticarileştirmeye yasal meşruiyetinin kazandırılması kalıyor: Hem YÖK’ün hazırladığı yasa tasarısı hem de AKP’nin Acil Eylem Planı, işte bu yasal güvencenin sağlanmasına yönelik yasal düzenlemelerdir. Aradaki tek fark; üniversitelerin bir ticari işletmeye dönüştürülmesini öngören YÖK tasarını hazırlayan rektörlerin bunu kapalı kapılar ardında hazırlayıp meclise sunmaları, AKP hükümetinin ise Acil Eylem Planı’nı açıkça tartıştırıyor olmasıdır. Bu anlamda; AKP’nin yürüttüğü siyaset ‘demokratikmiş’ gibi görünüyor. Küreselleşmenin siyasal paradigması, parlamenter temsili sistemi tasfiye ederek kamusal alanı tica-rileştirip şirketleştirmektir. Kamusal alanın şirketleştirilmesi zemininde, siyaseti sivil toplum kurumları üzerinden işletmektir. Sivil toplum kurumları, piyasada temsil edilen dinamiklerin metalaşma dolayımında ilişkilenmesini sağlayacak örgütsel güvencedir. AKP, demokratik görünüm altında, üniversiteleri şirketleştirerek sivil toplum kurumu olarak örgütlemeyi hedeflemektedir. Bu gerçek, üniversitelerin demokratikleştirileceği söylemiyle gizlenmektedir.
Bütün dünyada yüksek öğrenimin yeniden yapılandırılması küreselleşme sürecinin en tartışmalı alanlarından birisi. Genel olarak işlemeyen bir üniversite sisteminin varlığından söz ediliyor. Dünya Bankası, OECD, DTÖ gibi uluslararası kuruluşlar birbirine çok benzeyen gerekçeler ileri sürerek üniversitelerin ticarileştirilmesinin kaçınılmaz bir ihtiyaç olduğunu hazırladıkları raporlarla sık sık dillendiri-yor. Bütün raporlardan yola çıkarak bu konuyu yapısal uyum programları ile ülkelere dayatıyor. Yine küresel iktidar işleyişinin hukuki zeminini oluşturan Hizmet Ticareti Genel Anlaşması’nın üstünde en fazla durulan hizmet alanlarından birisi eğitim ve bu alanın uluslararası düzeyde rekabete açılması konusunda pek çok alt anlaşmanın meşruluğu sağlanmaya çalışılıyor. Gerekçeler hep aynı: Kaynakların verimsiz kullanılması -yani yüksek eğitime yapılan yatırımların ve ayrılan bütçenin ekonomik geri dönüşünün sağlanamıyor olması, ileri teknoloji ve bilgi-enformasyon üretiminin yeterli düzeyde yapılamaması, buna bağlı olarak üniversitelerin uluslararası rekabet koşullarının ihtiyaçlarını karşılayamaması. Çözüm ise üniversitelerin birer ekonomik ajan olarak kendi kaynaklarını yaratması, bilgi-teknoloji üretiminde rekabete girmeleri, bunun için gerekiyorsa çok disiplinli akademik yapıdan tek alanda uzmanlaşmış üniversite modeline geçmeleri, sermaye ile doğrudan bağlantılar kurabilecek bir yönetsel yapıya kavuşmaları ve üniversite alanındaki istihdam koşullarının esnekleştirilmesi.
Ticarileşme ekseninde tanımlanan bütün bu gerekçeler ve çözüm önerileri üniversitelerin işle-yişinde yapısal dönüşümleri zorunlu kılıyor. Modern ulus devletler döneminde bütünlüklü bir ulusal söylemin üretildiği ve toplumsallaştırıldığı kamusal alanlar olarak yapılanan üniversitelerin toplumsal varoluş güvencesi, artık birer piyasa ajanı olarak kendilerini gerçekleştirme olanakları ile tanımlanı-yor. Bu gerçekleştirme süreci doğrudan piyasaya katılma mekanizmalarının üniversitelerde kurumsallaştırılması ile şekilleniyor. Hem YÖK Yasa Tasarısı’nda hem de Acil Eylem Planı’nda açık veya örtük biçimde ifade edilen ‘üniversiteler arası koordinasyon kurulu’, üniversitelerin piyasaya katılım koşullarını düzenleyecek mekanizma olarak önerili-yor. Böylece piyasa koşullarında üniversiteler arası haksız rekabetin önlenmesi (haksız rekabet piyasada fırsat eşitliği ilkesine göre tanımlanır, oysa piyasa koşullarında fırsat eşitliğinden söz edilemez), bilgi ve teknoloji üretiminde patent haklarının (özel mülkiyetin) güvence altına alınması, küresel rekabet koşullarına uyum sağlayacak toplam kalite sistemlerinin geliştirilmesi hedefleniyor. Standartlaşmış ve merkezi-hiyerarşik bir örgütsel-bilimsel yapılanmadan sermayenin farklılaşan ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik esnekleştirilmiş merkezsiz-hiyerarşik yapılanmaya geçiş bu süreçte dikkati çeken en önemli noktadır. Bu yapılanmayla beraber üniversitelerde idari, akademik ve mali alanların birbirinden ayrıymış gibi tanımlanan işleyişinden kaynaklanan sorunlar, piyasanın tekleştirici mekanizmasıyla çözülmek üzere üniversitelerin inisiyatifine bırakılıyor.
YÖK tartışmasında solun tıkanıklığı
Bu süreçte sol, kapitalist İmparatorluk’un iktidar işleyişine karşıdan bir iktidarı toplumsallaştıracak siyasal iradeyi gösteremiyor. Üniversitelerin yeniden yapılandırılma sürecinde, solun bir kısmı ticarileşmenin İmparatorluk’un iktidar işleyişinin merkezine oturduğunu görmeyen bir yerden hala üniversite muhalefetini akademik-demokratik eksende tanımlamakta direniyor. Diğeri, ticari-leştirmeyi göremeyip ‘özelleştirme’ diyerek sosyal devlete sığınıyor. Bu iki görüş, kapitalist İmparatorluk’un çoktan terk ettiği modernizmin kalelerini boşuna bombalıyor. Kamusal alanın demokratikleştirilmesinden yola çıkarak devletin demokratikleştirilmesi perspektifinden üretilen ‘özerk demokratik üniversite’ söylemi, kamusal alanın piyasa toplumsallığı tarafından tasfiye edilmesiyle birlikte gerçekçi bir siyaset zemini olmaktan çıktı, bu görülmüyor. Bugün üniversitenin akademik, idari ve mali özerkliği piyasanın üniversitelerdeki iktidar yapılanmasına içkin bir söylem haline geldi, bu fark edilmiyor. AKP’nin Acil Eylem Planı’nı açıktan tartıştırdığı bu süreçte, özerk-demokratik üniversite söylemi ile yapılanan sol, AKP’nin ticarileşme yönündeki net siyasetini manipülatif bir demokrasi siyaseti olarak algılıyor. Böylece üniversite alanındaki mücadeleyi anti-kapitalist eksene oturmayan bir demokrasi mücadelesiyle sınırlıyor.
Üçüncü ve en tehlikelisi ise, bütünlüklü küresel saldırının dinamiklerini yakalamış olmasına rağmen, üniversitelerin ticarileşmesini neo-liberal saldırı olarak algılayıp anti-kapitalist politik hattan koparı-yor ve küreselleşmeyi soldan reforme ediyor. Bunun siyasal hattı, doğal olarak, ‘devletin merkezi denetiminden’ ve neo-liberalizmin ‘görünmez elinden’ bağımsız ve demokratik bir kamusal alan yaratılabileceğini varsayan bir sonuca gidiyor. Modernizmin siyasal alan (devlet)-kamusal alan (demokrasi) ikilemiyle siyasetin eksenini devlet-toplum çelişkisine indirgiyor. Oysa iktidar toplumsal formasyonun genelinde işleyen bir bütündür. ‘Devletin merkezi denetiminden’ bağımsız, demokratik bir kamusal alan olduğunu varsaymak bir yanılsamadır. Bu siyasal paradigmanın gidebileceği son nokta, farklı kamusallıkların devletin ve piyasanın demokratik denetimini sağlamak üzere toplumsallaşacakları bir ‘radikal demokrasi’dir. Bu anlamıyla, ‘radikal demokrasi’ ekseninde kamusal alanlar oluşturmayı hedefleyen sol hareket, devleti ve kapitalizmi tasfiye edebilecek bütünlüklü bir siyasal iktidar perspektifi geliştiremeyeceği için kapitalizmin iktidar işleyişinin soldan politik gücü haline gelme riski taşır. Üniversiteleri ‘radikal demokrasi’nin güvencesi olabilecek özgür, özerk ve bilimsel kamusal alanlar olarak tanımlamak, bu kamusallığı devlete ve piyasaya tabi kılan iktidar ilişkilerini görmezden gelmek anlamına gelir. Bu zeminde önerilen her türlü özyönetim mo- deli, devlet ve piyasa ile zorunlu bir iktidar ilişkisine girecek olan sivil toplum kurumlarını örgütleyecektir. Bu bağlamda soldan gelen her üç yaklaşım, toplumsal alanın demokratikleşmesini devletin siyasal demokrasisinin güvencesine bağlayan bir eksene oturmaktadır.
Kapitalist İmparatorluk’un iktidar işleyişine karşıdan bir iktidar, ancak kendi eyleminin ve söyleminin öznesi olmayı üstlenen toplumsal dinamiklerin toplumsal demokrasiyi kapitalizmden ve devletten tam bir kopuş temelinde örgütlemeleriyle kurulabilir. Toplumsal demokrasinin siyasal güvencesi, kapitalizmin iktidar işleyişini bugünden tasfiye edecek iktidar organlarını ifade eden OTONOM anlayışın özgürleştirilmesiyle mümkündür. Özü itibariyle bir örgütlenme tarzı olarak değil, bir siyasal paradigma olarak anlaşılabilecek olan Otonom, bütünlüklü bir anti-kapitalist duruşu, kendini olumlamak üzerinden karşıtını olumsuzlayan bir siyasal iradeyi ve toplumsal alanları bugünden devrimcileştirecek bir siyasal anlayışı içerir. Kapitalizmin iktidar işleyişine içkin bir toplumsal alan olan üniversitelerde kapitalizmin bütününe karşı bir direniş, yerelde örgütlenecek Öğrenci Otonomları’nın toplumsal demokrasiyi güvence altına alan siyasal iradesiyle gerçekleşecektir. Üniversitelerin yeniden yapılandırılması sürecinde, solun gerçekçi siyaseti ne akademik-demokratik üniversite mücadelesine ne de ‘radikal demokrasinin’ kamusalcılığına oturtulabilir. Solun gerçekçi siyaseti devlet ve kapitalizmden Bağımsız Öğrenci Hareketi’nin yaratılmasıdır.
* 9 Şubat 2003 tarihli Radikal İki’de kısaltılarak yayımlanan yazının tam metnidir.

