Filmler sirketten!…
10 March 2006
Kanli karanlik darbeye denk düsen çocuklugun sehirlerarasi yolculuklarinin en sevdigim cümlesi… â??Çaylar sirketten!â?… varilacak yerin degil, gerçekten de yolculugun kendisinin basli basina bir amaç oldugu… henüz tam gaz basilan kocaman otobanlarin kenarinda çok amaçli alisveris merkezi bozuntusu devasa dinlenme tesislerinin etrafi sarmadigi, yola çikar çikmaz heyecanla birkaç gün öncesinden hazirlanan yolluklarimizi yiyecegimiz mola yerlerini bekledigimiz zamanlarda… uyumamak için gözlerini hiç kirpmamana ragmen, her seferinde nasil oldugunu anlamadan tam da o beklenen andan hemen önce içine düsülen uyku… ve nihayet bilinmezin ortasinda bir yerde muavinin, konuklarini davet eden ev sahibi edasindaki o bildik sesi… poset poset içindeki yolluklar ellerde, kosar adim tarihin en kisa piknigine mi yoksa bir dost evinde bes çayina mi gidildigi belli degildir… ne fark eder ki, her kosulda bir cosku dolar insanin içine… acaba o dönemlerde her çocuk, benim gibi sirket dendiginde iyi niyetli bir ev sahibini hayal etmis midir? Acaba bugünkü çocuklar da, sirketlerin sanata â??katkilariniâ?, kültüre â??destekleriniâ? duyunca, iyi kalpli bir melek hayal ediyorlar mi?
Önümarkamsagimsolumiçimdisim Reklam-meta-sermaye
Ne zamandir bir banka, yer göstericisinden yönetmenine, sinemanin tüm emektar bilesenleriyle kendisini esitleyerek sanatin bir parçasi durumunda? Falanca araba lastigi ve filanca sigorta sirketi ile sinemanin arasinda, tam olarak nasil bir bag var? Ya da boru üreticisi bir sirket ile müzigin? Adilazimdegil bir üniversitede, sinemaya hiçbir emegi geçmemis bir isadaminin, sirf bagis yapti diye â??hem de daha sagkenâ??, bir film merkezine adinin verilmesi sinema tarihine, emekçilerine nasil bir vefa(sizlik)? Ne zamandir bir yazar daha romanini yazmadan bunu nasil pazarlayacagi, bir senarist daha anlatacak hikayeyi bulmadan sponsoru bulma telasina giriyor? Tüm bunlar ne zaman, hangi arada derede, nasil oldu? Ve daha can yakani… Kimse bu durumda bir gariplik görmüyor mu? Nasil bir kaniksama bu? Yani bir tek ben miyim yoksa alisamayan? Beyogluâ??nun ortasinda, belki bir banka-sanat-müzesi ucubesinin önünde, ya da belki de reklam-panosu-festival-afisinin yani basinda, Munchâ??un o meshur Çigligini atiyorum, sesim duyulmuyor…
Hayir, hayir, alisamam, alisamayiz, alismamaliyiz. Her seyin bunca çigirindan çiktigi, sadece sanatin degil tüm varolus alanlarinin sermayenin dolayimina terk edildigi bu ortama alismak, ölümün yarisi.
Televizyondaki bir reklamin tokat gibi yüzüme ve sonra yavasça yüregime inmesi ile, bir kez daha içimde yükselen isyan duygusu esliginde girdi gündemime bu sene de Istanbul Film Festivali… Öfkem, sanatin bu kadar kolayca sermayenin eline kalmasina mi, bu kültür-sanat sponsorlugu ile hem kendi reklamini yapan hem de gelir transferi yaparak vergiden düsen sirketlerin bir de kendilerini iyilik yapiyormus gibi göstermelerine ve herkesin bunu bilmesine ragmen sesini çikartmamasina miydi? Hepsi ama belki de en fazla, söz konusu reklamin kendisiydi beni isyan ettiren. Reklam, nostaljik bir havada sinemanin yillanmis emektarlarinin bir resmi geçidi gibidir… Beyogluâ??nun tarihi sinemasinin yer göstericileri, bilet saticisi, patlamis misirci, yönetmen derken, bir anda bir cümle ile sarsiliriz… â??Destek â?¦banktanâ?… Yani bu dost yüzler, içimi kaplayan bu sicaklik, hepsi finans kapitale armagan mi olmaliydi?
Yasamin Ortasinda Bir Reklam Mecrasi
Reklam, tanimi geregi, izleyicinin bir ürünü satin alma güdüsünü uyandirabilmek için kullanilan etkileme yöntemlerinin tamamidir. Bir sekilde reklam tarihi neredeyse kapitalizmin tarihiyle özdes olsa da, daha önce hiçbir dönemde ne reklama ayrilan bütçe ne de bu sektörde çalisan emek gücü, günümüzdeki kadar fazla olmustur. â??Dolasima girmeyen metaya ben meta dememâ? diyen sirketler, ürün çesitliligiyle beraber rekabetin arttigi, tüm dünyanin küresel bir pazar haline geldigi postfordist dönemde, çareyi reklam kampanyalarina yüklenmekte bulmus görünüyor.
Kapitalizmin basarili evladi reklamlar, gücünü temel olarak insanlarin arzularina seslenmesinden alir. Maddi olmayan emek kategorisinin belki de en nitelikli ve yaratici isgücünü de kendine baglamis reklam sektörünün, her türlü bireysel/toplumsal mutluluk, cosku, sevgi duygularini yaratici bir sekilde maniple ettigi yetmezmis gibi, artik insanin belki de ölümüne dek yaninda tasiyacagi tek varligi olan anilarina dahi müdahale, yaygin bir reklam oyunu haline geldi. Sahip olunan nesnelerin vaat ettigi mutlulugun bosa çiktigi görülünce, elde kalanin belki de bir tek geçmise duyulan özlem oldugunu fark ederek.
Sermayenin emegi gerçek boyundurugu altina almasiyla nitelenen bu dönemi, baska bir kavramsallastirmayla, biyo-politik üretim ile tanimlayabiliriz. Biyo-politika ile kastedilen, iktidarin, hem bireyin hem de toplumun varliginin kilcal damarlarina nüfuz etmek zorunda olmasi, bunu istemesi ve bunu becerebilme çabasidir. Artik hem üretim hem de tüketim alaninda somut, maddi olan kadar (ve hatta ondan daha etkili bir sekilde) gayri-maddi ögeler devrededir. Zaten bunca aci, yoksulluk, savas üreten bir düzenin hâlâ ayakta kalabilmesinin yegâne kosulu, insanlarin mutluluk, özlem, ask ve korku gibi duygularina seslenip, arzularini harekete geçirmesindendir. Iste sanat, tam da bu noktada merkezi bir önem tasir. Aslinda geriye dönüp baktigimizda da, ister sistem içi ister muhalif olsun, genel olarak sanatin her zaman için inkar edilemez bir kuruculugu oldugunu görürüz. Özellikle de hareketli görselligin bas döndürücü etkisine sahip 7. sanat, yeri gelmis Hitlerâ??in propaganda yönetmeni olarak bilinen Leni Riefenstahlâ??in kadin ellerinde vahsete suç ortakligi etmis, yeri gelmis McCarthyci komünist avinda anti-komünizmin en büyük propaganda araci olmus ve yeri gelmis devrime kosan yiginlarin essiz coskusuna ayna olmustur. Neredeyse kendisinden önceki bütün sanatlari içinde barindirabilme yetisine sahip tek sanat olan sinema, barindirdigi potansiyeller açisindan gerçekten de çagimizin en güçlü silahi olmaya adaydir. Mekanik yeniden üretim çaginda sanatlarin auralarini kaybettigini ve estetik deneyim açisindan yoksullastigini ileri sürerek, kültür endüstrisi elestirilerinin önünü açan Walter Benjamin, her ne kadar sanatin bir ticari meta gibi â??degisim degeriâ? tasimasini elestirmekte hakli ise de, sonuçta sanatin biyo-politik üretimin bir parçasi oldugunu göz ardi ederek, sanki sanata özerk bir alan tanir gibidir. Oysa tarihsel-toplumsal iktidar yapilanmasindan, sinifsalliktan bagimsiz sanatsal alan diye bir sey yoktur. Szaboâ??nun tam da bu meseleyi sorunsallastiran o müthis â??Mephistoâ? filmini unutmak mümkün degil: Nazi döneminde üst düzey bir tiyatrocu olan kahramanin kendi kendine telkin ettiginin aksine, siyasetten, toplumsal bedenden bagimsiz bir sanat alani hayal etmek, bir yanilsamadan ibarettir. Sonuç olarak, bu yanilsama iktidari elinde tutanlarin ekmegine yag sürmekten öteye gitmez.
Tüm bunlari, bir de son yillarda bu topraklarda yasananlar isiginda bir daha düsünelim. 1973 yilinda Türkiyeâ??nin önde gelen sermayedarlarindan Eczacibasi, â??Avrupaâ??daki festivaller gibi festivaller düzenlemek düsüyleâ? Istanbul Kültür Sanat Vakfiâ??ni kurar. Gerçekten de, Türkiyeâ??nin gerçek anlamda kentli burjuvazisinin temsilcisi Eczacibasi için, Türkiyeâ??nin en Avrupai kapitalisti diyebiliriz. Avrupa sermayesinin önceliklerine ve stratejilerine son seklini veren ve ancak üyelerinin daveti ve referansi ile yeni üye alan Avrupali patronlar kulübü ERTâ??nin (Avrupa Sanayicileri Yuvarlak Masasi) tek Türk üyesinin Eczacibasi olmasi da rastlanti degildir. Hal böyle olunca, sermayenin Avrupaâ??daki iktidar egitiminin deneyimlerini de Türkiyeâ??ye tasimaktan geri durmaz iyi kalpli sermayedarimiz ve bir â??sanat misyoneriâ? edasiyla teker teker klasik müzik, sinema, tiyatro, plastik sanatlar, caz derken, bir festivaller kentine çevirir Istanbulâ??u. Ilk baslarda görece daha â??amatörceâ? baslayan bu â??sanat macerasiâ?, özellikle belli bir kesim içinde yayginlasir. Türkiyeâ??de kültür sanat sponsorlugu mefhumunun yayginlasmasinda öncülük eden IKSVâ??nin hatirlanmasi gereken kimi vukuatlarini unutmamak gerek: Metin Altiok Oratoryosuâ??nun bestecisi Fazil Sayâ??dan, gösterinin bir parçasi olan Metin Altiok belgeselinin makaslanmasi istetip, Say bunu yapmayinca da, belgeseli tümden kaldirttigini hepimiz hatirlariz herhalde. Yine yogun bir sekilde çocuk emegi kullanmayi, sendikacilarin öldürülmesini, Latin Amerikaâ??da askeri darbeleri, 1930â??larda ise Hitler rejimini desteklemeyi ve daha nicelerini içeren suç dosyasi kabarik, eli kanli Amerikan sirketi CocaColaâ??nin sponsorlugundaki meshur rockandcokeâ??un proje ortaklarindan birisinin de IKSV oldugu ise pek kimse tarafindan bilinmez. CocaColaâ??nin dört milyon dolar gibi devasa bir bütçe ayirdigi bu projede, artik kimin sponsor kimin organizatör oldugu birbirine karismistir; IKSV ve prodüksiyon sirketi Pozitifâ??in isimleri afislerde küçücük geçerken, rock gibi muhalif bir tarihi olan bir müzik etkinliginin aslinda koca bir reklam kampanyasindan ibaret oldugu apaçiktir. Sermayenin ve sirketin kendini olumlamasinin bir araci olmanin ötesinde, müzigin, rockâ??in kendi içinde hiçbir anlami kalmamistir artik. Aslinda elestiri oklarinin CocaCola sirketine odaklanmasi ve bu araçsallastirmanin temeli olan sponsorluk kurumunun pek de sorgulanmamasi sayesinde, IKSV bu süreçten pek yara almadan çikmis ve yeni faaliyetlere yelken açmistir. Bunlarin içinde en ilginci, eski Ingiltere Basbakanlik Dis Politika Danismani Norman Stone gibi önemli yabanci misafirlerin yani sira, Türkiyeâ??den de Avrasya Stratejik Arastirmalar Merkezi, Sorosâ??un destekledigi Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfi (TESEV), TÜSIAD gibi toplumsal aktörlerle beraber, sol/sosyal demokrat cenahtan da birkaç muhalif ismin yer aldigi â??Genisletilmis Ortadogu ve Kuzey Afrika Projesiâ? isimli uluslararasi sempozyumdur. Eczacibasi önderligindeki bu â??Kültür Girisimiâ?, sermaye eliyle burjuva demokratik bir kamusal alan olusturma hedefindedir.
Sermaye, artik fabrikanin beton duvarlarinin ötesine, toplumsal fabrikanin içine tasmis durumdadir. Kapitalizmin yalnizca iktisadi bir altyapi olarak degil, toplumsal bedenin tüm organlarina nüfuz etmis bir sekilde, Nazim Hikmetâ??ten Yilmaz Güneyâ??e, rockâ??tan caza, bir zamanlarin muhalif seslerini bile kendi içinde mas etmeye çalisan bütünlüklü bir iktidar isleyisi olarak karsimizda durdugu günümüzde, bizim için tek çikis, kendi toplumsal bedenimizi daha da güçlü bir sekilde kurmaktir. Yilin belli günlerinde, cicileri bicileri giyip, bir arinma ritüeli tadinda, felancakredikartinabilmemnekadarindirimle alinan biletlerle izlenen filmlerin arasinda, yine film festivaline bilmemnekadar indirim yapan gösterisli kafelerde oturmalarin olmadigi zamanlarda, o unutulusun baslangici kanli darbeden önce, bu topraklarda Sinematek vardi, devrimci sinema tartisilirdi, tasrada yazlik sinemalarda Yilmaz Güney gibi, Ahmet Uluçay gibi sinema sevdalisi yürekler yetisirdi. Bugün de, tüm bu tarihi deneyimin verdigi güçle ve yasamin kendisi sanat oldugunda artik â??sanat yapmayaâ? gerek
kalmayacaginin bilinciyle, sinifsiz bir dünya için yürümek zamanidir… Vertovâ??un dedigi gibi, â??Kahrolsun burjuvazinin düzmece senaryolari. Yasasin hayatin kendisi.â?

