OLIMPIYATLAR ASLA SADECE OYUN DEÄ?ILDIR

10 March 2006

Geçen aylardaki medya gündeminin basat konularindan biri olan olimpiyatlar nihayet bitti. Atletler bu oyunlar sürecinde �baris’ içinde rekabet etiler ve �dünya barisina’ essiz birer hizmet sundular. Kendilerine minnettariz! Sadece onlara mi? Tabii ki hayir, medya mensuplarina; özellikle açilis seremonisindeki yunan tarih anlatisindaki osmanli egemenligi dönemini ima eden �geleneksel dönem’ adi verilen dönemde kikirdamalarini tutamayan TRT spikerlerine, sponsorlara; bu kadar büyük bir organizasyonun gerçeklesmesi için sagladiklari finans destegi için, Yunanistan Ulusal Olimpiyat Komitesine ; insanoglunun yeni hedefinin DNA’nin kesfi ve klonlama gibi biyoteknolojileri kullanma oldugunu gösterdikleri için, stadyumda açilis seremonisi için ortalama 350 euro’yu gözden çikarmis seyircilere; herkesi ayirmaksizin alkisladiklari, Kibris’i biraz daha çok ABD’yi ve Israil’i daha az alkisladiklari için tesekkür etmek gerekiyor. Bir �oyun’ daha sergilendi ve ne yazik ki bitti. Bazi kendini bilmez ademogullari ise bu oyunlara katilmayi degil ona karsi olmayi seçtiler. Itiraf etmek gerekiyorsa, biz de onlarin cephesindeyiz, kendimizi ihbar ediyoruz çünkü bu oyunda biz yokuz! Çünkü olimpiyat bizim için milliyetçilik, kapitalizm, rekabet, irkçilik, erkek egemenlik ve devlet baskisindan baska bir sey degil, aslinda ayirmaya gerek yok, zaten bunlarin hepsinin ayni oldugunu, iç içe geçtigini biliyoruz. Bunu tek adi var; bu kapitalist imparatorluktur. Olimpiyatlara karsi olmak, �bu oyunlar bizim degil’ demek hiçbir zaman bu kadar anlamli olmadi. Istanbul’a verilmesi muhtemel bir olimpiyatin neyi simgeledigini anlamaya çalismak önemlidir. Bu noktada olimpiyatlara karsi birbirinden bagimsiz olmayan argümanlarin siralanmasi kolaylik saglayacaktir.Milliyetçilik;

Olimpiyatlarin �modern� zamanlarda tekrar baslamasindan beri geçen süre içinde oyunlar her zaman politik güçler arenasi ve politik güçlerin elinde bir araç olmustur. 1896 Atina oyunlariyla baslayan bu süreçte saflik derecesinde hayalperest olan organizasyon komitesi, eskiden oldugu gibi, en azindan olimpiyat oyunlari döneminde savaslara ara verilmesi çagrisini yapti. Bunu göz ardi edemeyen devlet yöneticileri savaslar süresince olimpiyat oyunlarina ara verilmesine karar verdiler, ve nitekim 1918, 1940 ve 1944 yilarinda oyunlara ara vererek bu kararliliklarini da sürdürdüler. (En basinda bile olimpiyatlarin milliyetçiler için bir araç oldugu çok açikti, zira 1896 oyunlarinin Atina’da baslamasi Yunan milliyetçiligini tetiklemis ve 1897 Yunan-Osmanli savasina yol açan etkenlerden biri olarak görülmüstür.)

Olimpiyat oyunlarinin tüm var olan sinirlari (ulus devlet sinirlari, siniflar arasi sinirlar, cinsiyet sinirlari ya da irklar arasi sinirlar vb) asacagini ve tüm insanlarin olimpiyat bayragi altinda baris içinde toplanacaklarini iddia eden organizatörlere ilk yanit führerden geldi. 1936 Berlin oyunlarini açilisi Hitler ve Nazi Partisinin gövde gösterisine dönüstü. Ari irkin üstünlügüne vurgu yapilan konusmalardan sonraki oyunlarda, yahudi ve siyahi oyuncularin basarili olmalari Hitler’i sinirlendirdi ve zat-i muhteremin stadyumu terk etmesine sebep oldu. Olimpiyatlar üzerindeki devlet politikalarinin tek örnegi bu degil elbette. 1980 Moskova oyunlarini ABD ve müttefikleri Sovyetlerin Afganistan isgalini bahane ederek boykot ettiler. Son anlarini yasayan SSCB basininin iddiasi ise daha önemlidir; �Yuri Gagarin’in uzaya ilk çikan insanoglu olmasini çekemeyen ABD intikam almaya çalismaktadir�. Daha sonraki 1984 Los Angeles oyunlarini ise SSCB boykot etti. Fakat ABD bu boykotu gölgelemek için parasal nedenlerle oyunlara katilamayan ülkelerin masraflarini üslenerek bu ülkelerin atletlerini Los Angeles’a getirdi ve o an için katilimci ülke sayisi en yüksek noktasina, 140′a ulasti (Moskova oyunlarina katilan ülke sayisi 80′di).

Oyunlarin hangi ülkede yapilacagi karari hiçbir sekilde uluslararasi politikadan bagimsiz degildir. Atina 2004 oyunlarina kadar bir çok güzide sehir ev sahipligine aday olmus ama bunlardan layik görülen bir kaçi bu sansa sahip olabilmislerdir. Ev sahibi olmak ülke prestiji için önemlidir. Bu öyle mühim bir seydir ki hem ülke içinde hem de ülke disinda her derde deva propaganda araçlari olarak kullanilabilir. Disariya verilen mesaj ekonomide ve teknolojide geliskin olmanin müjdecisi olarak �bakin biz de düzenleyebiliyoruz� demektir. Türkiye’nin Habitat ve NATO toplantisi sürecine bakilinca görülebilir bir seydir bu (NATO zirvesinin neden Istanbul’da düzenlendigi ise ayri bir konudur). Kurulan medya merkezleri, arkasina Ortaköy camisini ve Bogaziçi köprüsünü fon olarak almis galatasaray amblemli kürsü ve Mecidiyeköy’ de ve Okmeydani’nda bilmem kaç çesit gaz bombasiyla saglanan asayis birer propaganda olarak kullanilabilir. Olimpiyat oyunlarini düzenleyebilen bir devletin bunu yurttasina karsi kullanmasi da tuhaf bir sey degildir aslinda. Gelismisligin gerekliligini ders kitaplarinda yüzlerce kez okumus bir nesle bir olimpiyat oyunu hediye edebilmek milliyetçi duygularin sahlanisina da vesile olacaktir. Bunu gören tek ülke sadece Türkiye degil süphesiz, hatta en son farkina varanlardan birisidir de. Å?imdiye kadar, NATO’ya üye ülkeler 75 kez, Dogu Blok ülkeleri 7 kez, uzak dogu ülkeleri 6 kez, darbeci Latin Amerika ülkeleri 6 kez ve digerleri 4 kez ev sahipligi yapmaya aday olmuslardir. Belki de bizimkiler abilerinden ögrenmislerdir bu araci nasil kullanabileceklerini. Ev sahibi sehrin hangisi olacagina IOC (Uluslararasi Olimpiyat Komitesi) karar verir. Bu komite üye ülkelerin temsilcilerinden olusan demokratik olmayan bir organizasyondur. �Küçük� ülkelerin temsilcilerinin ancak Birlesmis Milletler genel konseyindeki kadar etkinligi vardir. Bu komite devlerin oyun alanidir, kimin bu araca ihtiyaci olduguna onlar karar verir, kimin yeni mega-kent olacagi onlarin elindedir, ve kime ne kadar para akacagi onlarin dudaklarinin ucundadir.

Olimpiyatlar uluslararasi diye tabir edilirken hiçbir allahin kulu çikip da bu oyunlar ulus ötesidir, bu alanda uluslar degil bireyler vardir dememistir, bunu akil da edememistir. Hatta buna karsi bir yol tercih edilmis ulusalcilik devamli pohpohlanmistir. Açilis seremonisinde ülkelerin bayraklari teknoloji harikasi makinelerin sagladigi rüzgar ile dalgalanmis, hiçbir alan dislanmadan oyunlarin yapildigi her sahaya devletlerin bayraklari üsenmeden asilmistir. Mücadeleler artik atletler arasinda degil devletler arasindadir ki bundan dolayi madalya merasimlerinde bayragin göndere çekilmesi ve ulusal marslarin okunmasi adet halini almistir. Bosuna degil, olimpiyatlar sirasinda tüm gazeteler spor sayfalarini madalya siralamalariyla doldurmuslardir. Bu siralamalar bile toplam madalya sayisina göre degil en çok altin madalyayi kimin aldigina göre yapilmaktadir, zira amaç her zaman en iyisi olmaktir. Kimse ikinci olani umursamaz çünkü basari birinci olmakta, rekor kirmaktadir. Süreyya Ayhan herhangi bir sekilde olimpiyatlara katilamayacaksa karsilasacagi tek sey tabii ki vatan hainligi suçlamasi olacaktir, hadi onu geçin Elvan’in 5000 metrede 11., 1500 metrede 8. olmasi onun geçmisine, Etiyopyali olusuna ve buradan da onun gizli milliyetçi olup birinci ve ikinci sirayi diger Etiyopyali atletlere verisine baglanacaktir. Medya belki de bizim olamadigimiz kadar komplocu olup onun bu basarisizligini Etiyopya’daki bazi çetelerin Elvan’in ülkesinde yasayan ailesine yönelik tehditlere baglayacaktir. �Neden Elvan neden? Tarihte bir sürü devsirme bizi sirtimizdan vurmustu ama neden sen o güler yüzünle bize bunu yaptin? Oysa ne güzel olurdu birincilik kürsüsüne çikip bayragimizi en yukari çektirseydin ve sen bilmesen de geri kalan halkim hep beraber milli marsimizi okusaydik. Ertesi gün fanatik gazetesi sür mansetten �iste gerçek türk’ yazsaydi da gururlansaydik, sokaga çikip mustafa sarigül’le beraber törelerimize uygun sekilde ates etseydik saga sola, birkaç can sehit düsseydi bu ülke ugruna n’olurdu?�

Ticarilesme;

Olimpiyat oyunlari sadece uluslararasi ya da devletler arasindaki rekabet degildir. Eger öyle olsaydi, Sydney’den beri açilis seremonisinde birlikte yürüyen Kuzey ve Güney Kore’li atletleri görmezden gelirdik ya da Birlesmis Milletlerin ikircikli davrandigi Tayvan (Çin hükümetince adlandirildigi sekliyle milliyetçi Çin) ya da Filistin devletlerinin bayraklariyla alana girisi göz ardi ederdik. Kör degiliz, gülümseyerek geçen o atletleri biz de gördük, ama medyanin iddia ettigi gibi dünya barisini görmedik, biz sinirlarla-bayraklarla ayrilmis halklari gördük . Olimpiyatlarda herhangi bir oyun izleyen siradan bir kisi, tv ekranini kaplayan görüntünün içinde en azinda 10-15 marka sayabilecegini görecektir, yani olimpiyatlarin devlerin oyun sahasi oldugu savi hala saglam temeldedir, fakat burada kasit ABD, Ingiltere ya da diger G8 ülkeleri degildir, buradaki dev sirketlerdir, markalardir yani kapitalizmdir.

Atina 2004 oyunlarinin resmi makamlarca açiklanan bütçesi 1,972 milyar euro. Bu bütçenin 570 milyari sponsorlarca saglaniyor. Kapitalizm o kadar büyük bir beceriye sahip ki ota boka bir sürü sponsor bulabiliyor. Çarklarin hepsine reklam afislerini yapistirabiliyor. Atina 2004 oyunlarina kimlerin sponsor olduguna bakacak olursak; mesale tasinmasi zimbirtisina Coca Cola, Samsung ve Eurosport, büyük sponsorlar; bankacilik-Alpha Bank, telekomünikasyon-OTE, içecek-Heineken, otomotiv-Hyundai, resmi destekleyenler; giyim-Adidas, petrol-Shell, elektrik-Siemens, güç-General Electrics, resmi saglayicilar; içecek-Coca Cola, film-Kodak, yiyecek-McDonalds, tv-Panasonic, iletisim-Samsung, periyodikler-Sports Illustrated, saat-Swatch, ödeme-Visa, dökümentasyon-Xerox, ulasim-Delta Airlines . Bu isimlerin sabikalarini dökmek her ne kadar elzem olsa da konuya genis bakmanin daha anlamli oldugu da bir gerçektir. Zira imparatorluk ne bir devletin ne de bir sirketin egemenligini temsil etmez.

Bu sirketlerin olimpiyat ruhunu anlamadigini ima etmek, hatta mali konuda bu sirketlere muhtaç olan ulusal olimpiyat komitelerini zavalli ilan etmek abesle istigalden baska bir sey degildir. Asil gerçek, olimpiyat ruhu denilen olguyu asil olarak bu kapitalist sirketlerin anladiklaridir. Olimpiyat oyunlari sirketlerin yeni ürünlerini tüketicilere tanitmak için kullandiklari bir fuardir. Atletlerin oyunlarda giyinip kusandiklari ürünler reklam sektörü için vazgeçilmezdir. Speedo köpekbaliklarindan esinlenerek ürettigi mayolari yüzücülere babasinin hayrina dagitmadi. Kirilan rekorlar speedonun pazar payini arttirmakla kalmadi, tüketici kültürü arasinda aranilan bir marka haline gelip koyunlar için iyi birer prestij kaynagi haline geldiler. Yani bir bulus olmasina da gerek yok, sadece basariya yakin bir kisiyi ya da takimi giydirmek bir giyim firmasi için gayet avantajlidir. Televizyonda amblemin görünmesi bile yeterlidir. Unutmayin ki Fransa 1998 dünya kupasini Fransa ile Brezilya oynamadi, sahadakiler adidas ve nike idi (meraklisina, maçi adidas Zidane’in golleriyle kazandi). Yani her halükarda, bir sporcuyu giydirmek giyim sektöründeki bir sirket için her zaman kardir.

Oyunlarin ve atletlerin ticarilesmesi sadece sirketlerin sayesinde gerçeklesmiyor. Para ve prim sistemi her geçen olimpiyatlarda daha fazla etkin hale geliyor. Her ne kadar tüzügünde amatör sporcularin katildigi bir organizasyon olarak görülse de olimpiyatlar bu �ruh�undan çoktan vazgeçmistir. Çesitli klüplere bagli sporcular uzun atlayabilmekte, unvan maçina çikmis güresçiler minderde horon tepebilmektedir. Amatör olmayan sporcularin olimpiyatlarda fink atmasinin bilinen ilk örnegi Amerikan Dream Team’dir. Kadrosunda Shaquille O’Neal gibi sirin dev adamlari barindiran rüya takimin olimpiyatlarda boy göstermesiyle fark edildi ki olimpiyatlarda uzun süredir amatörlügün esamesi okunmamaktadir. Ben Johnson ve Carl Louis gibi splinterlarin rekorlari üst üste kirmalari kapitalistler için vazgeçilmez birer firsat olmustur. Hemen reklam filmlerinde oynatilmislar ve kendilerinin elde ettikleri basarilar markanin basarisi olarak sunulmustur. Bunun bir örnegi Türkiye’de Süreyya ile vestelin askinda görülmüstür, ama yine de Süreyya hiçbir zaman göbeginde-kiçinda orkid reklami olan filenin sultanlari olan bayan milli voleybol takimimizla bas edememistir. Halil Mutlu’nun dönemin basbakanindan cumhuriyet altinlarini alirken olusturdugu komik görüntü asla hallerde yüzlerce kiloluk kaslari sirtlayan hamallari unutturamamistir.

IOC de bu noktada hiçbir zaman isi sansa birakmamistir.Hani ayirmaya gerek olmadigini bildigimiz halde yine de yapacak olursak, IOC Birlesmis Milletler ya da IMF’den farkli degildir. IOC bir dünya sirketi gibi davranir, aldigi kararlar tamamen para akisinca yönlendirilir. IOC olimpiyat oyunlarina hazirlik süresince yapilan hiçbir ihaleyi basi bos birakmamis ve kendi rantinin pesinde olmaktan vazgeçmemistir. IOC asla dünyanin baris örgütü ol(a)mamis aksine parayi amaçlayan bir sirket olmustur.

Rekabet ;

Oyunlardaki atletlerin basarilari sonucu ödüllendirilmeleri, hatta bu manada zenginlestirilmeleri kimilerinin gözünde büyütülmemesi gereken bir olaydir. Oysa �oyun� kelimesinin karsiliginda bir basariya ulasma amaci var midir diye hiç düsünülmemistir. Eger kastedilen �oyun� rekabeti içeriyorsa bunun adi �yarisma� olmaliydi. Veliefendi hipodromunda yapilan etkinlik �at oyunu’ degil �at yarisidir’. �Oyun� kelimesi kaybedenin olmadigi, eylerken eglenilen bir etkinliktir. Fakat olimpiyat �oyun�larinda kazanan sadece bir ya da üç kisidir. Kazanamayan sporcularin ismi unutulacaktir.

Peki geri kalan sporcularin psikolojik durumu ne hale gelecektir? Aylar boyu çalisan bir kisa mesafe kosucusunun kaderi, kosacagi 10 saniye sonunda belli olacaktir. O günkü kötü sansi, sartlarin olumsuzlugu ya da saglik bozuklugu yarismanin ertelenmesine sebep olmayacak ve aylarca hazirlandigi yaris kendisi için kabusa dönüsecektir. Aslinda bu ÖSS sinavina hazirlanan bir uzun mesafe ögrencisinin o gün karsilasacagi sorunlarla aynidir. Ikisinde de �kader’ o zaman diliminde belli olacaktir. Ögrencinin bunu asmak için yapabilecegi pek bir sey yoktur, fakat atlet doping adi verilen illegal ilaçlari kullanabilir, fiziksel sinirlarini asan bir antrenman programi benimseyebilir. (SSCB ve diger Dogu Blok ülkelerinin sporu bir propaganda araci ve gelismislik göstergesi olarak görmelerinden dolayi yaratilan biyonik atletler ya da 20 yasinda hala ergenlige girmemis jimnastikçiler en iyi örneklerdir.) Hersey kazanmak içindir. Vücut bu yöntemler sayesinde kisisel tatminlere, paraya ve vatana feda edilir. Sonuçta ortaya kendi agirliginin üç katini kaldirabilen, 100 metreyi 10 saniyenin altinda kosabilen ya da bisikletleriyle saatte 80 km hizi zorlayabilen gerçek kasli cyborgler çikar. Bu cyborgleri siber punk bilimkurgu yazarlarinin tahmin ettigi gibi yapay zeka degil spor endüstrisinin doymak bilmeyen ihtiraslari yaratir. Artik geri dönüs yoktur, altin madalyayi alamamak yenilgidir. Madalya için artik her yol mübahtir. Teknik direktörlerin atletlere uyguladigi psikolojik baski, mücadeleyi psikolojik savasa dönüstürür. Maçtan önce eski bir savas dansi olan hakayi her maçtan önce sergileyen Yeni Zelandali sporcular buna güzel bir örnektir.

IOC sag olsun her zaman rekabet alanlarini arttirmayi kendisine görev edinmistir. Swatch zamanlama sistemleri sayesinde, her seyin istatistiksel verileri tutulabilmekte ve kategorisel olarak her kosulan turun, her yüzülen 50 metrenin ya da haltere eklenen her gramin derecelere etkisi hesaplanabilmektedir. Bu sayede 4000 metrelik kosunun 2340 ila 3109 metre arasini en iyi kosan atlet kendince bir teselli bulabilmektedir. Ama IOC bununla yetinmez, olimpiyat tarihi boyunca madalya verilen alan sayisini durmaksizin arttirir. Spor branslarinin sayisinin görece sabit kaldigi 68 yil boyunca madalya verilen brans sayisi %400 artmistir. Rekabet olimpiyatlarin itici unsurudur, ve kimsenin iddia ettigi gibi birlestirici degil, aksine, ayiran bir unsurdur.

Rekabet duygusunu içsellestiren atletler artik kendileri için degil ülkeleri için yarisiyorlardir. Hakan Å?ükür’ün attigi her golü sehit analarina armagan etmesi artik sasilacak bir sey degildir. Atina 2004 oyunlarinda finale yükselen bir güresçinin, TRT’ye canli yayinda verdigi �biz buraya oyun oynamaya degil savasmaya geldik, halkimizin bizden bekledigi bu savastan zaferle çikmamizdir� demeci atletler üzerindeki motivasyonun ne oldugunu gösterir bize. Artik yarisan atletler degil ülkelerdir, ve yapilan her mücadele düsmana karsi verilmis bir savastir.

Irkçilik;

Olimpiyat oyunlarinin hiçbir yerinde irkçilik görünmüyor gibidir, neredeyse her alanda siyahi ya da asyali atletler görülebilir. Fakat aslinda irkçilik gayet açik bir sekilde olimpiyat ruhunun içindedir. Oyunlarin en basindan beri, seçilen branslar beyaz adam üzerine yani avrupali seçkinler ve batili erkekler içindir. Olimpiyatlarin tarihinde müsabakalar 9 ila 28 çesittir. En çok müsabaka düzenlenen 14 spor dali sunlardir; jimnastik, kürek, aticilik, bisiklet, halter, binicilik, boks, hokey, atletizm, yelken, pentatlon, su sporlari, güres ve eskrim. Bunlar yillarca degismemis, üzerlerine yeni bir spor dali da eklenmemistir. Afrikali bir atlete katilacak alan olarak sadece atletizm ve güres kalmistir. Zira diger alanlar için ulasmak zorunda kalacagi alet edevati bulmak kendisi için neredeyse imkansizdir. Öte yandan Afrikali bir atlet atletizme katilabilir, fakat sadece kosu alanina, zira yüksek atlamada düsecegi bir minderi bulma sansi yoktur. Halter yarismalarina katilamaz çünkü 100 kilo odunu tasimak ile 100 kiloluk bir halteri kaldirmak ayri seylerdir. Daha sonra eklenen tenis, kano, judo, okçuluk, badminton, taekwondo, baseball ya da diger takim oyunlari da bir esitlik saglamaktan uzaktir. Futbol hariç olmak üzere diger tüm takim sporlari belli bir standartta alan gerektirir.(onun için diyoruz ki herseye ragmen futbol hayattir, futbol özgürlüktür, topa benzer bir sey ve kale diregi yerine geçecek iki tas afrikali bir çocugun hos zaman geçirmesi için yeterlidir).

Olimpiyat oyunlarindaki basarinin ülkeler için birer prestij kaynagi olmasi gerçegi, hükümetleri gençler üzerinde kendi kültürlerinde hiçbir yeri olmayan sporlari yapmalari yönünde baski kurmaya yönlendirmistir. Artik Zaire’deki bir lisede gençlere eskrim dersleri verilmekte ve bu gençlerden basari beklenmektedir. Oysa aksi yönde hiçbir gelisim görülmemistir, IOC bati kaynakli olmayan sporlarin önünü tikamakta hala bir sakinca görmemektedir. Burada bahsedilen sey ciritin neden olimpiyat oyunlari içinde yer almadigi degil, ortak bir kültür halini almis olan go ve satrancin neden hala oyunlarda kendine yer bulamamasidir. Satranç oyunlarina hazirlikta gelismis-gelismemis ülke ayrimi olmamasi mi, dolayisiyla beyaz adamin zekasina güvenmemesi mi?

Ayrimcilik noktasinda bir nokta da teknoloji cephesinden gelmektedir. Müsabakalar süresince kullanilan aletlerin standart olmayip degisime açik olmasi basli basina bir sorundur. Kurallara göre belli bir aralikta standart vardir, ama bu gayet sunidir. Veledromda dönen bisikletler tam anlamiyla bir teknoloji harikasidir. Kullanilan materyal ve antrenman kosullari tamamen bilgisayarlar tarafindan belirlenir ve uygulanir. Böyle bir teknolojik gelisime sahip olmayan ülkelerin atletleri oyunlarin hemen basinda elenmeye mahkumdur. Paralarini harcayacak yer bulamayan ülkeler bile bu kosullari olusturmak için gerekli olan finansmani saglama konusunda tereddütlüdür. Zira, az önceki örnekte bahsedilen bisikletlerin ortalama fiyati 50,000 ila 170,000 dolar arasinda degismektedir, ve bu fiyata hazirlanma kosullarinda verilmesi gereken teknolojik destek dahil degildir. Bunun yerine, ülkelerin yeni gözdesi tüm masraflari sponsorlar tarafindan saglanan Formula 1 gibi yarismalardir.

Cinsiyet AyrimciligiOyunlarin temel iddialarindan bir tanesi olan cinsiyet ayrimciligina son verme, asla gerçeklesmemis bir ütopya olarak kalmistir. �Modern� zamanlar öncesi olimpiyat oyunlarina birakin katilimci olarak izleyici olarak bile katilamayan kadinlardan dem vurularak habire günümüz olimpiyatlarinin esitlikçiligine vurgu yapilmaktadir. Fakat �modern� olimpiyatlar da bu konuda masum degildir. Ilk düzenlenen 1896 Atina oyunlarina katilan kadin sporcu sayisi 0 (yaziyla sifir)dir. O zamandan beri geçen zamanda olimpiyat organizasyonuna katilan bayan orani hiçbir zaman erkeklerin oranini yakalayamamis, ve en yüksek seviyesine Sydney 2000′de %38,2 ye ulasmistir. Bu duruma neden olan bir sürü etken vardir. Bunlardan birisi katilimci bazi ülkelerin oyunlara hiçbir kadin atlet yollamamak seklindeki tavirlaridir. Daha da önemlisi, kadinlarin katilmasina izin veren hükümetlerin kadin sporcuya daha az ödenek ve prim vermesidir. Yasamin her alaninda görülen cinsiyet ayrimciligi ulusal spor politikasinda ve olimpiyatlarin kendi içinde de kendisini disa vurmaktadir.

IOC üyeleri arasinda neredeyse hiçbir kadin üye yoktur ve IOC kadinlarin katilabilecegi spor dali sayisini sinirli tutmustur ve tutmaktadir. Olimpiyat oyunlarinin vurgusu her zaman hiz ve güç olmustur, ki fizyolojik olarak bu alanlarda erkeklerin daha üstün oldugu kabul edilir. Oysa dayaniklilik ve karar verme yetenegini öne çikartan oyunlar sinirli tutulmustur. Uzun mesafe kosularinda kadinlarin erkeklere karsi bir üstünlügü söz konusudur, ama olimpiyatlarda baskin olan kisa mesafe yarislaridir. IOC asla erkek ve kadinlarin karma takimlar halinde ya da birbirlerine karsi yarismalarini düsünmemistir. Bunun yerine kadinlarin erkek sporlarina adapte olmasi zorlanmis ve bu da nispi olarak basarilmistir. Halter kaldiran bir kadin ya da body building yapan bir kadin atlet asla kadin-erkek esitligini sembolize etmez, aksine bu alanlarda da erkek egemenligini temsil eder.

Devlet BaskisiOlimpiyatlarin etkin bir sembolik deger oldugunun bilincinde olan devletler, bunu içeriye baski unsuru olarak da kullanmaya egilimlidir. Bu sembolik degerin birçok kötü niyetli örgütün hedefi haline gelebilecegini öne süren hükümetler, sözde bir güvenli alan olusturmaya çalisirlar. Bir daha asla Münih 1972 oyunlarindaki gibi bir olay (Filistinli eylemcilerin Israilli atletlere saldirisi) gerçeklesmesin diye devlet terörizmi mesrulastirilmaya çalisilir.

Stockholm’ün reddettigi oyunlari üslenen Yunan hükümeti, oyunlari bahane ederek sivil haklari gasbetmistir. Sendikalarin, partilerin ve diger yapilarin olimpiyatlar süresince herhangi bir eylemde bulunmalari yasaklanmistir. Parlamentodaki muhalif partiler de ele güne rezil olmamak için oyunlar süresince hükümeti elestirmemek yolunda ilkesel bir karar bile almistir! Yasaklamalarla yetinmeyen Yunan hükümeti George Orwell’in gözleri yasartacak sekilde bütün sokaklari kameralarla donatmis ve kontrol toplumunun nasil bir sey oldugunun basit bir örnegini gözler önüne sermistir. Sokakta yürüyen her kisi 24 saat boyunca gözlenmektedir, bu kameralarin olimpiyat oyunlarindan sonra da orada kalmasi yönündeki tasari meclise gönderilmistir. Yunanistan sokaklari askeri cuntanin devrilmesinden 30 sene sonraya kadar, yani bugüne kadar, hiç bu kadar polisi, askeri ve amerikan askerini bir arada görmemistir.

Bu asamalarin hepsinde, yunanlilarin deyimiyle, ABD’nin parmagi vardir. Oyunlardan bayagi önce gelen amerikan ajanlari güvenligin yeterli olmadigi görüp yetkilileri uyarmis ve eger gerekli kosullar saglanmazsa ABD’nin oyunlara katilmayacagini söylemisleridir (daha sonra yapilan güvenlik ve insaat ihalelerine basta ABD olmak üzere Ingiliz ve Israil merkezli sirketler katilmistir). Güvenlik yeterince saglanamamis olsa gerek ki, oyunlardan önce Atina halkinin %46 si çareyi kent disina çikmakta bulmustur.

Yunan hükümetinin olimpiyat �köyü’nü yapmayi seçmis oldugu yer de hayli ilginçtir. Bu bölgenin adi haritalarda Attica olarak geçmektedir. Seçmen profili olarak burada ikamet eden insanlarin belli bir muhalif egilime sahip oldugu da göz ardi edilemez. Bu kadar komplocu olmaya gerek yok dersek eger, Attica hakkinda daha nesnel verilere ulasilmasi da zor degildir. Attica ormanlik bir alandir ve bir kiyi bölgesidir. Buradaki çevre tamamen mahvedilmis ve özel, kamusal, daglik ve kiyisal alanlarin hepsi binalarla doldurulmus ve bunlar belli kisilere devredilmistir.

Olimpiyatlarin Yunan halki için etkisi sadece Attika bölgesinin bilinçli imhasi ya da kisi basina düsen yesil alan miktarinin azalmasi degildir tabii ki. Olimpiyat oyunlarinin yapimi sirasinda gerekli olan insaat ve teknoloji maliyetleri halkin sirtina vergi olarak binmis, ve egitim, sosyal güvenlik ve saglik gibi sosyal hizmetlerde kisitlanmaya gidilmistir. Devlet terörü, yapim asamasinda çalistirilacak isçilerin sendikali olmamasini gözetmis ve küçük islerde gönüllüleri görevlendirerek bu isin içinden siyrilmistir. Hazirlik asamasinda agirlastirilmis is kosullari altinda çalisan isçilerin yipranma tazminatlari ve fazla mesaileri isten çikarma göz dagi verilerek ödenmemistir.

Gönüllülük esasi sadece Yunan hükümetinin uydurdugu bir sey degildir. Bu uygulamayi ilk olarak amerikalilar Los Angeles 1984 oyunlarinda icat etmis ve böylece isçi masraflarindan kurtulmuslardir. Neticede hiçbir ülke vatansever kisiler bulmakta ve onlarin bu duygulariyla oynamak konusunda bir sikinti çekmemistir. Atina’ya kadar gönüllülük esasi devam etmis, bu sayi 2004 oyunlarinda 160,000′e kadar ulasmistir (Los Angeles’taki gönüllü sayisi 28,741′dir). Gönüllük esasinda devletler bazi kriterlere de dikkat etmislerdir, bunlardan birincisi vatansever gençler, ikincisi ve daha da önemlisi ise uzun süredir issiz olan gençlerdir. Oyunlar süresince gönüllülere, ülkeleri için hiç de küçümsenmeyecek isler yaptiklarinin söylenmesinin bir çok getirisi vardir. Böylece gençler daha bir vatansever olacaklar ve issiz gençler de isyan duygusundan feragat edip ülkeleri için bir seyler yaptiklariyla övüneceklerdir. Açikçasi çok yönlü bir oyundur bu! Yunan hükümeti bu oyunu o kadar çok sevmistir ki gönüllülerin olusturdugu toplamin faaliyetlerine oyunlar sonrasinda da devam edecegini beyan etmistir.

Yunanistan’daki muhalifler de bu süreçte bos durmamis tepkilerini ortaya koyup oyunlarin düzenlenmesine engel olmaya çalismislardir. Oyunlarin asil olarak yapilacagi bölgenin ismi olan Volos, karsitlar için bir mücadele alani olmustur. Haziran 2003′de Yunan Sosyal Forumu � Magnesia Komitesi �Olimpiyat Oyunlari 2004: Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Yansimalari� adli bir sempozyum düzenleyerek eylemlerin baslangici ilan etmistir. Å?ubat 2004′de Yunan Sosyal Forumu kentin ana meydaninda bir gösteri düzenlediler. Mart 2004′de Yunanistan Komünist Partisi disindaki Parlamentodaki sol partiler, parlamento disi sol yapilar, yerel kolektifler, yurttas inisiyatifleri ve diger antiotoriter yapilar Anti2004 � Magnesia Inisiyatifini kurdular. Haziran 2004′de Anti2004 sahilde büyük bir protesto gösterisi esliginde bir dizi konserler düzenlediler. Ayrica bu ayda Orta Yunanistan Anarsist Meclisi sehir meydanindaki en büyük eylemi örgütlediler. 30 Temmuz 2004′de olimpiyat mesalesi Atina’ya ulastiginda çesitli seminer ve sempozyumlar düzenlendi ve Anaplous tiyatro ekibi amfi tiyatroda binlerce kisiye oyunlar sergilediler. Colin Powell’in kapanis seremonisine katilmayi düsündügünü ögrenen muhalifler, Atina’da, Selanik’de ve diger sehir merkezlerinde protesto gösterileri örgütlediler. Bu eylemler, daha öncekilerin aksine, istenilen sonuca ulasti ve Colin’in gelmeyecegi açiklandi.

Alternatif�Peki olimpiyatlarda �iyi’ olan bir sey yok mudur?’ sorusu her optimistin içinden geçen bir sorudur. Fakat bu soruya bir yanit bulmak o kadar da kolay bir sey degil. Yazinin akisindan olimpiyatlar oyunlarina tamamen karsi olundugu gibi bir sonuç çikarilabilir, oysa burada reddedilen sey �modern� olimpiyatlardir, kapitalizmin sporu bir sektör ya da endüstri olarak görmesidir. Biz biliyoruz ki, bu kader degildir. Baska bir spor mümkündür. Kapitalist olimpiyatlara karsi düzenlenen etkinliklere medyanin ya da ders kitaplarinin yer vermemesi onlarin degil bizim günahimizdir. Hem olimpiyatlara tukaka denilerek kendimizi var etme çabasindan kaçmak, hem de imparatorluga karsi �karsidan kuruculuk’ anlaminda bunlari hatirlatmak boynumuzun borcudur. Ne de olsa �hafiza-i beser nisyan ile maluldür’.

Modern olimpiyatlarin baslangicindan itibaren kapitalist özler tasimasi, yirminci yüzyilin ilk çeyreginde en hareketli dönemlerini yasayan isçi sinifinin buna karsi bir alternatif koymasi gerekliligini ortaya çikardi. Daha 1890′larda kurulmaya baslayan Isçi Sporlari Birlikleri karsi bir etkinlik örgütlemek konusunda bir kararlilik sergilediler ve 1921 Prag Isçi Olimpiyatlari’ni organize ettiler. Bu oyunlara 13 ülkeden isçi-atletler katildi (Avusturya, Belçika, Britanya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Polonya, Isviçre, ABD, SSCB ve Yugoslavya). Bu oyunlar kapitalist olimpiyatlara karsi düzenlenen ilk etkinlik olmasi nedeniyle bir deneme alani olarak kurgulandi. Spor müsabakalarinin yaninda bütün atletlerin katildigi toplu artistik gösteri, koro resitalleri, siyasi tiyatro oyunlari ve fener alaylari gibi farkli alanlarda gösteriler sunuldu. Oyunlarin kapanis töreninde ise tüm sporcular devrimci marslar söyleyerek izleyicileri selamlamistir.

Ilk denemeden sonra güvenlerini kazanan Isçi Federasyonlari 1925′de Frankfurt Isçi Olimpiyatlarini düzenlediler, organizasyonun gayri resmi adiysa baris festivaliydi. 150,000 isçi-atletin katilimi bir yil önceki Paris Olimpiyatlarina 4089 atlet çekebilen kapitalistleri saskinliga ugratmisti. Oyunlar süresince atletlerin bireysel yildizlar haline gelmesine izin verilmezken, rekorlar da kayda geçirilmedi. Oysa bayanlar 100 metrede dünya rekoru kirilmisti ve bu rekoru IOC kayitlara geçirmek istemisti ve buna bayan atlet de dahil olmak üzere kimse izin vermedi. Bütün katilimcilarin dahil oldugu açilis ve kapanis seremonilerinde hiçbir ulusal bayrak tasinmadi ve madalya törenlerinde hiçbir ulusal mars okunmadi. Bunun yerine atletler kizil bayraklar tasimayi ve �enternasyonel’i söylemeyi tercih ettiler. Kapanis gösterisinde, sinif mücadelesindeki gücü temsilen atletler vücutlariyla bir piramit olusturdular ve sahada isçi sinifi arasindaki dayanismayi sembollestiren tablolar olusturuldu.

1928 Moskova Isçi Olimpiyatlarinin ise resmi adi Moskova Sosyalist Isçi Oyunlari idi. O sirada iktidar mücadelesine giren Sosyalist Enternasyonalin bir bürosu olan Lucerne Spor Enternasyonali ile Komünist Enternasyonale dahil olan Spor ve Jimnastik Federasyonlarinin Kizil Birligi, katilan atlet sayisinin azalmasina neden oldular. Bu oyunlara Cezayir, Arjantin, Avusturya, Britanya, Çekoslovakya, Estonya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Letonya, Norveç, Isveç, Isviçre ve Uruguay’dan atletler katildilar. Her zaman düzenlenen spor müsabakalarinin yaninda fener alaylari, tiyatro gösterileri, karnavallar, oyunlar, motosiklet ve ralli yarislari, halk oyunlari, halk müzigi, siir okumalari gibi bazi etkinlikler gerçeklestirildi. Kapanis seremonisinde tüm sporcularin katildigi, �dünyanin tüm isçileri’ ile dünya burjuvazisi arasinda temsili bir savas gerçeklestirildi. Ayni yilda Nürnberg’de Isçi Sporlari Festivali düzenlendi ama Moskova’nin gölgesinde kaldi.

Viyana’da düzenlenen 1931 Isçi Olimpiyatlari 26 ülkeden 100,000 isçi-atletin katilimiyla basladi. Diger etkinliklerden farkli olarak artistik gösteriler ve hava fisek gösterileri ortaya kondu.

1936 Barselona oyunlari ise farkli bir yolda ilerlemistir. Ayni yil yapilmasi planlanan Berlin Olimpiyatlarina bir alternatif olarak tasarlanan bu organizasyon, açilis günü gerçeklestirilen fasist darbeyle engellenir. Almanya’daki fasizme ve onun kiyimlarina tepki olarak Berlin olimpiyatlarini boykot eden atletlerin de yer almasi planlanan oyunlar baslamadan bitmis oldu. Açilis gününe kadar ulasmis 1000 Fransiz, 150 Isviçre, 100 Sovyet, 60 Belçikali, 12 Amerikan ve 6 Kanadali atletten kimi ülkelerine geri dönmüs, kimi de Ispanya’daki ve Katalunya’daki uluslararasi tugaylara (Brigada Internacionale) katilmistir. Geri dönen atletler ülke federasyonlarinca müsabakalardan men edilmis, Kanada’li yüksek atlama sampiyonu Eva Dawes ise çatismalarda can vermistir.

Daha sonra direnci kirilan Isçi Sporlari Federasyonlari 1937′de Antwerp’de 27,000 isçi-atletin katildigi bir organizayon düzenlemislerdir. Daha sonra yapilmasi planlanan 1943 Helsinki Isçi Olimpiyatlari ise Ikinci Dünya Savasi nedeniyle gerçeklestirilememistir.

Isçi Sporu Federasyonlari bir daha toparlanamamis ve maalesef kapitalizmle eklemlenmek zorunda kalmislardir. Bu organizasyonlarin tekrar yapilamama sebepleri kendi basina bir yazi konusudur. Fakat sunu söylemek de mümkündür, spora bakis açisindaki muhalifler arasi farklilik ve bu egilimlerin iktidar olma hirsina kurban edilmeleri Isçi Olimpiyatlarinin kuyusunu kazmistir.

Yine de Atina 2004 olimpiyatlarina karsi sadece eylemler örgütlendigini söylemek de haksizlik olacaktir. Bangkok’da 8 Agustos 2004′de bir günlük �Isçi Dayanismasi Olimpiyatlari Günü’ organize edilmistir. Organizatörler ise olimpiyatlarda giyilen tüm spor malzemelerini üreten isçiler idi. Dogal olarak, IOC bu olimpiyatlari tanimadigini ilan etti. Isçiler ise sorunlarini anlatabilmek amaciyla bu günü örgütlemek konusunda kararlilik gösterdiler ve basardilar da! Farkli firmalarin fabrikalarinda çalisan Filipinli, Endonezyali, Hindistanli, Sri Lankali, Pakistanli, Bangladesli, Kamboçyali ve Taylandli isçiler, spor müsabakalari ve isçi haklari üzerine yapilan münazaralar örgütlediler. Futbol, kosu, uzun atlama ve mizrak atma alanlarinda yapilan spor müsabakalari sonunda kazananlara madalyalari ve t-shirtleri verildi. Münazaralardaki ekiplere ise estetik, yaraticilik ve popülarite gibi kistaslar gözetilerek ödülleri dagitildi.

SonuçSimon Kuper’in �futbol asla sadece oyun degildir’ sözünü biraz degistirecek olursak, �olimpiyat asla sadece oyun degildir’. Olimpiyatlar her yerde hazir ve nazir olan imparatorlugun bir nevi gövde gösterisi haline gelmistir dersek herhalde abartmis olmayiz. Imparatorluk için �disarisi’ yoktur, olimpiyatlar için de. Ulus devletlerin niteligi ne olursa olsun (liberal, demokrat, mesrutiyetçi, militarist ya da sosyalist), olimpiyatlara katilan devlet sayisi düzenli olarak artmaktadir. 1896′da ilk olimpiyatlara 14 ülke katilmisken 2004′de katilan ülke sayisi 201′e yükselmistir. Olimpiyatlar süresince, KKTC veya Çeçenistan gibi sadece BM’nin tanimadigi ülkeler davet edilmemis, Filistin, Tayvan ya da Dogu Timor gibi çagirilan ülkeler ise durumlari ikircikli olsa da katilmislardir. Bütün devletler olimpiyatlarda sergilenen �mükemmel’ oyuna dahil olmuslardir. Bu oyunlar içerik olarak kabaca ulus-devletlerin kutsanmasi olarak görünse de, asil kutsanan kapitalizmdir. Katilimci olan atletlerin kullandiklari araç-gereçlerden yayim teknolojisine, zamanlama teknolojilerinden, isik gösterilerine hersey kapitalizmin birer temsilcisidir. Yunan Olimpiyat Komitesinin televizyon yayin haklarini verirken gözettigi sey Yunan devletinin ya da müttefiklerinin çikarlari degil, kapitalist imparatorlugun çikarlaridir. Maraton kosusunda çekim yapan ekibin ispanyol, yelken yarislarinda çekim yapan ekibin Yeni Zelandali veya atletizm müsabakalarinda çekim yapan ekibin Çinli olmasi sasirtici degildir. Ihaleyi yapanlar ya da alanlar kendi ulusal ekonomileri için degil imparatorluga entegre olmus kendi büyük sirketleri için çalismaktadirlar. Ulus �bilinci’nin hala nasil bir etkisinin oldugu ve bunun imparatorlukça nasil kullanildigi 2004 oyunlarinda daha da görünür olmustur. Muhalefet edilecek odak kalmadiginin iddia edildigi günlerde, kendi yerelliginde yasamin her alaninda mücadele etmek çok daha anlamlidir. Mücadele alanini sadece temel hak ve hürriyetlerin savunumu dogrultusunda kurmak eksikli kalacaktir. Günlük hayata içkin hale gelen imparatorluk, kontrol toplumunu olusturmus ve bunu her türlü �görünmez’ propaganda ile sürdürmeye çalismaktadir. Pek de ciddiye alinmayan kültür alani mücadele alani haline gelmistir ve bunlari kucaklayamayan bir hareket düsmeye mahkumdur. Bu kosullarda göz ardi edilecek tek bir alan yoktur. Eger yasami karsidan kurmaya yönelik bir otonom fikri yasamin bu ögelerini dislayacak olursa sadece bir �isim’ olarak kalacaktir.

Her karsi durus imparatorlugun kalbine yara açacaktir!

Kaynak ve daha fazla bilgi için;

http://athens.indymedia.org

http://www.olympics.com

http://www.athens2004.com

http://science.canberra.edu.au/sportstud/uconly/RIO.rtf

http://playfairolympics.com/en/events/newslatter9.htm#1

http://www.thailabour.org/wnews/040804-1.htm

http://uow.edu.au/arts/sts/bmartin/pubs/96freedom.html

http://Iboro.ac.uk/gawc/rb/rb100.htm

Cevap ver.

XHTML: Kullanabileceginiz tagler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>