Bilimkurgu ve siberpunk

10 March 2006

Yüksek binalar, bacalardan kusulan dumanlar ve ates, sürekli yagan yagmur, kafanizi çevirdiginiz her yerde görebileceginiz neon isikli reklam panolari, sokaklarda dolasan farkli cografyalardan binlerce insan. Ve sehrin hakim yerlerine insa edilmis yüksek duvarlarla korunan malikaneler. Karanlik ve gri bir sehir. Hiç de yabanci olmadigimiz, içinde yasadigimiz ama sokaklarinda dolasirken, evimize, isimize, okulumuza giderken kafamizi kaldirip bakmadigimiz bir sehir. Dünyanin herhangi bir yerindeki herhangi bir metropol olabilir burasi. Yerden buharlarin yükseldigi, bütün meydanlarinda devasa reklam panolarinin yer aldigi, görkemli gökdelenleri, korunakli mekanlarda yasayan zenginleri ve gettolara dolusmus, tek tip binalarda yasayan farkli dillerden farkli topraklardan binlerce insaniyla New York, Hong Kong ya da Tokyo. Hatta daha yakinimizda, gri binalari ve tarihinde hava kirliligi yüzünden okullarin tatil edildigi günleri yasamis bir sehir; Ankara. Fakat anlattiklarimiz, Philip K. Dick’in hikayesinden Ridley Scott tarafindan sinemaya uyarlanmis Biçak Sirti (Blade Runner) adli filmin geçtigi mekanlar. Birbiriyle savasan sirketler, insanlar, androidler, yok edilmis ve çürümeye terk edilmis bir dünya. Insanin, gerçekligin muglaklastigi, bildigimiz kavramlarla anlatamadigimiz, açiklayamadigimiz bir yer burasi ve ne yazik ki bizden uzakta, �hayal ürünü iste� gibi bir cümleyle geçistiremeyecegimiz bir yer. Farkina varmak istemedigimiz, görmekten korktugumuz bir yer. Tam da içinde yasadigimiz, bir parçasi oldugumuz ve olmaya zorlandigimiz bu dünya.Çok mu abartili bütün bu yazilanlar? Iletisimin sürekli bir ivmeyle arttigi, bilginin dünyanin hemen hemen her tarafini dolasan fiber optik kablolar ve bilgisayarlarla kolay erisilebilir hale geldigi bu dönemde hiç de abartili degil. Artik istedigimiz her bilgiye ulasabildigimiz, savaslari, bombardimanlari canli yayinda evimizde oturarak izleyebildigimiz bir dönemde yasiyoruz. Bizden kilometrelerce uzaktaki yerler bombalanirken, ismini bilmedigimiz sokaklarda insanlar ölürken, bizleri bütün bunlardan haberdar eden televizyon kanallarimiz ve internet sitelerimiz var. Dünyanin simdiye kadar belki de adini duymadigimiz topraklarinda olan olaylari kanli canli izliyoruz. Böylesine bir bilgi bombardimaninin altinda istedigimiz her seyi ögrenebilecegimiz yanilsamasiyla, bizler için itinayla kurulmus bir dünyada mutlu mesut yasiyoruz. Ama ne yazik ki televizyonlar, gazeteler, dergiler ve internet, bilgileri arka arkaya siraladikça biz o kadar az biliyoruz. Neyin gerçek neyin kurmaca oldugunun farkina varamiyoruz. Irak’in üstünde süpersonik jetler dolasirken, sokaklarinda leopar tanklari, askerler kol gezerken, bunun bir gerçeklik mi yoksa televizyonda zap yaparken karsimiza çikivermis, dünyayi kurtarmayi kendisine görev edinmis Amerika’yi anlatan herhangi bir aksiyon filmi mi oldugunu algilayamiyoruz. Baudrillard’in deyisiyle, �gerçekle sanal arasindaki iliskinin içe göçtügü�, simülasyon tarafindan yönetilen bir dünyada yasiyoruz. Gerçekle sanal arasindaki sinirlarin gittikçe bulaniklastigi bu dönemde, teknoloji ve imgelem üzerinden yürüyen bilimkurgu yazarlari, bu çagin atmosferini ve dokusunu en iyi soluyanlar olarak çikiyor karsimiza. Tabii burada bilimkurgu alaninda birçok yapit verildigini ve bunlarin hepsinin bu sekilde degerlendirilemeyecegini belirtmek gerekiyor. Fakat bu noktada bizim için önemli olan, her zaman bilim ve teknolojiyle siki baglar kurmus ve kurgusal bir yapiyi araçsallastirarak içinde bulundugu topluma farkli bir yerden bakan, elestiren bir alan olarak bilimkurgu. Ve tam da bu yüzden, özellikle de teknoloji ve dolayisiyla da enformasyonun doruk noktalarina ulastigi bu dönemde, Philip K. Dick, William Gibson, Bruce Sterling gibi bilimkurgu yazarlari, yasadigimiz dünyayi anlamak açisindan bize önemli ipuçlari veriyorlar.

Philip K. Dick’in öncüllerinden biri oldugu siberpunk akim da, soguk savasin, kutuplasmanin bittigi, yeni bir egemenlik biçiminin ve yeni bir paradigmanin ortaya çiktigi dönemde bütün bu sürece taniklik eden, anlamaya çalisan ve elestiren yeni bir tür olarak ortaya çikti. Kendisinden önce Arthur C. Clarke ve Isaac Asimov gibi yazarlarin temsil ettigi kati bilim anlayisiyla yazilmis bilimkurgularin aksine, bilime ve teknolojiye karsi daha farkli bir yaklasim gelistirdi. 1950′li yillara hakim olan bu tür, bilim ve teknolojinin sosyal gelisme ve ilerlemenin araçlari oldugu inanci üstünden yükseliyordu. Insanligin uzaya çiktigi, aya ayak bastigi, endüstriyel gelisimin hiz kazandigi dönemlerde bilimi, rasyonelligi, akilciligi kutsayan bir yaklasimla yeni gezegenleri, yeni türlerle karsilasmalari konu edinen kurgulardi bunlar. Fakat, Clarke ve Asimov’un temsil ettigi bu akima karsit olarak, Ursula K. LeGuin ve Stanislav Lem gibi yazarlarin kurdugu baska bir dünyayi da görmek mümkün. Kurgulanan bu yeni dünyalar, etraflarini saran gerçeklige farkli bir bakisi, algilayisi yansitiyordu. �68 kusagindan etkilenen Ursula LeGuin gibi yazarlar açisindan, bilime duyulan sonsuz inanç, ilerlemeci bir tarih anlayisi, rasyonalite ve akil ile tanimlanan bireyler düsüncesi önemli dönüsümlere ugramisti. Pek çogumuzun bildigi Mülksüzler romani buna en iyi örneklerden biridir. Ursula bu kitabinda, birbirinin etrafinda dönen, her ikisi de birbirinin uydusu olan iki gezegenden bahseder; Urras ve Anarres. Urras kapitalist ve sosyalist devletlerin oldugu bir dünya, Anarres ise Urras’tan ayrilan anarsistlerin �kitapta Odocular olarak geçer� kurdugu çorak, kötü iklim kosullari olan, dogal kaynaklari oldukça az bir dünyadir. Bir baska deyisle, Anarres bildigimiz anlamda bir ütopya degildir. Kitligi ve acilari paylasan insanlarin kurdugu, bütün eksiklikleriyle varolan bir yerdir ve bir fizikçi olan Shevek’in Urras’a yaptigi yolculukla, her iki dünyayi da tanima firsatimiz olur. Shevek’in Urras’ta, Odo’nun dogdugu topraklarda bir mitingde yaptigi konusma, Anarres’i anlayabilmek açisindan oldukça önemlidir:

Bizi bir araya getiren sey, aci çekmemiz. Sevgi degil. Sevgi akla boyun egmez, zorlandiginda da nefrete dönüsür. Bizi birlestiren bag seçilebilir bir sey degil. Biz kardesiz. Paylastigimiz seylerle kardesiz. Hepimizin tek basina çekmek zorunda oldugu acida, açlikta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardesligimizi. Biliyoruz, çünkü onu ögrenmek zorunda kaldik. Bize birbirimizden baska kimsenin yardim etmeyecegini, eger elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacagini biliyoruz. Uzattiginiz el de bos, tipki benimki gibi. Hiçbir seyiniz yok. Hiçbir seye sahip degilsiniz. Hiçbir sey sizin maliniz degil. Özgürsünüz. Sahip oldugunuz tek sey ne oldugunuz ve ne verdiginizdir� Vermediginiz seyi alamazsiniz, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satin alamazsiniz. Devrim’i yapamazsiniz. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadir, ya da hiçbir yerde degildir. (Mülksüzler, 268)

Ursula LeGuin’in ilerlemecilik ve rasyonellige karsi durusu, bütün kitaplarinda içkin bir sekilde kendisini hissettirir. Hep Yuvaya Dönmek ‘te bir gelecek antropolojisi, bizden binlerce yol sonra bir yerlerde yasayacak bir toplumun anlatisidir. Modern kapitalist topluma zit bir algilayisla kurulmus bir toplumdur bu. Hayatin dogrusal bir çizgide ilerlemedigi, mevsimsel döngülerle gittigi, insanin dogaya hükmetmek yerine onunla �bir’ olarak yasadigi, hayatin neden-sonuç iliskileri üzerinden kurgulanmadigi bir dünya. Farkliliklarin oldugu gibi kabul edildigi, degisimin ilerleme ya da gerileme olarak kategorize edilmedigi, mekansal alanlarin da birbirinin içine geçmis spiraller seklinde kuruldugu bir cografya. Içinde nefes alabildigimiz, bize baska bir algilayisin ve yasamin mümkün oldugunu gösteren bir ütopya.

Modernizmin yikiciligiyla, tektiplestiriciligi ile ve tahakküm iliskileriyle yüz yüze gelmis yazarlar olarak, Yevgeni Zamyetin ve George Orwell da karsimiza distopyalarla çikarlar. Zamyetin’in Biz ‘i, kendisini yüksek duvarlar arkasina kapatmis, bütün bitkileri ve hayvanlari disarida birakmis, sürekli kontrol ve gözetim altindaki bir topluma dairdir. George Orwell da, Zamyetin’den etkilenerek yazar 1984 ‘ü. Her ikisinin kitabinda da, sürekli kontrol altinda tutulan ve gözlenen bir toplum görürüz. Biz ‘de evlerin hepsinin duvarlari camdan yapilmistir, birey sürekli olarak göz hapsindedir, yaptigi her sey herkes tarafindan görülebilir. Cinsel iliski bile özel izne tabidir. Benzer sekilde 1984 ‘te her evde insanlari gören, kontrol eden televizyonlar vardir. Farkli herhangi bir düsünceye izin yoktur; �normal’in disinda hareket ettigi fark edilen birey, aninda yakalanir ve beyni yikanarak �normal’lestirilir. Aldous Huxley ise Cesur Yeni Dünya ‘da, genetik sayesinde kesin siniflara ayrilmis, herkesin yerinin belli oldugu bir distopya yaratir. Bu distopyalar içinde, Boris ve Arkadi Strugatski ve Ray Bradbury’den de söz etmek gerekir. Strugatski kardeslerin, isminin de kendisini çok iyi ifade ettigi Iktidar Mahkumlari kitabi, bu kez de elektromanyetik dalgalar yayan yüksek kuleler sayesinde kontrol edilen bir toplumun distopyasidir. Fahrenheit 451 ‘de (Ray Bradbury) ise farkliliklari engellemenin yolu, varolan bütün kitaplari yakmak ve yenilerinin yazilmasini engellemektir. Bütün bu distopyalarin vurgusu, kontrol mekanizmalari, tektiplesme ve tahakküm iliskileridir. Kurgulanan toplumlar, varligini ancak iktidar iliskilerinin disiplinci korunmasiyla, farkliliklari yok ederek tektiplesmis insanlar yaratilmasiyla devam ettirebilmektedir. Bütün baskiya ve tahakküme ragmen bir çikis yolu da vardir. Yüksek duvarlarin gerisinde kurulmus baska bir yasam disarida devam etmektedir. Üstlerinde kurulmus olan bütün baskiya ragmen bunu fark eden bireyler zor da olsa kaçabilir ya da en azindan kaçis yolunun varligindan haberdar olabilir. Çünkü iktidar askin bir yerden kurulmustur, ne kadar çok baski ve zora basvursa da gidilebilecek bir disarisi vardir. Ve önemli olan onun farkina varabilmek, o bilince ulasabilmektir.

Içinde yasadiklari toplumdaki iliskileri, kontrolü, farkliliklara karsi duyulan öfkeyi, tektiplesmeyi bir baska deyisle, belirlenmis olan dogrulara, normlara göre biçimlendirilmeyi göstermeleri açisindan bütün bu distopyalar ön açicidir. Fakat artik günümüzde tahakküm iliskileri ve komuta mekanizmalari toplumsal alana içkin hale gelmis durumdadir. Iktidar artik beyinleri ve bedenleri, bu distopyalarin bize gösterdiginden daha farkli bir boyutta hedef aliyor. Iletisim sistemleri ve enformasyon aglari ile beyinlerimize, bedenlerimize giriyor ve iktidari her bireye içkin bir hale getiriyor. Bize kaçacak bir disarisi birakmiyor. Daha �demokratik’ bir yapida, farkliliklari içine katarak yapiyor bunu. Her birey ve bütün toplumsal iliskiler kendi bedeninde, beyninde ve iliskiselliginde yeniden üretiyor iktidari. Sinirlar muglaklasiyor. Aydinlanmanin ve modernizmin bize anlattigi kesin çizgiler ve ayrimlar parçalaniyor. Siberpunk da, gerçekligi ve insani sorgulayarak bu dönemin anlatisi olarak çikiyor karsimiza. Kurguyla gerçekligin birbirine girdigi, �pozitif dogrularin’ ve bir degerler sistemiyle belirli kimliklere oturtulmus bireylerin olmadigi bir dünyada, insana dair, gerçeklige dair �pozitif nesnel dogrular’ gibi bir kaygi gütmeden yeni bir yaklasim gelistirmeye çalisiyor. Bize, degisen ve degismekte olan bu dünyayi, kendi sinirlarimizi yikmamizi saglayarak sorgulatiyor.

Diger bilimkurgu yazarlarindan farkli olarak, teknolojiyi �iyi ya da kötü olarak nitelemeden� verili bir durum olarak algiliyor ve her seye içkin hale gelmis tahakküm iliskilerini, insanligimizi, her türlü bilgiye ulastigimizi sanirken ne kadar yanildigimizi ve bu kurgusal dünyayi anlamamiza �ismine yakisir bir sekilde� yardim ediyor. Artik, belki gülüp geçtigimiz bu bilimkurgu yazarlarinin bizlere anlattigi yerdeyiz. Kendisini durmadan yenileyen bir bilimkurgunun içindeyiz; buradayiz. �Içeri kapamak, disarida birakmak, ayni sey.� Kaçacak yerimiz yok; ama hala hayal edebiliriz ve dönüstürebiliriz. Tahakküm iliskilerinin olmadigi, farkliliklarimizla yasayabilecegimiz bir dünyayi buradan kurabiliriz. Devrim olabiliriz.

Kaynaklar ve daha fazla bilgi için;

  1. Imparatorluk , M. Hardt & A. Negri, Ayrinti Yayinlari, 2000, Istanbul
  2. Mülksüzler , Ursula K. LeGuin, Metis Yayinlari,1997, Istanbul
  3. Philip K. Dick’in Karanlik Kehanetleri , Douglas Kellner, çev. E. Çopuroglu ve G. Pusar, Davetsiz Misafir, Ilkbahar-Yaz 2004
  4. Simulacra and Science Fiction, Ballard’s Crash , Jean Baudrillard, http://www.depauw.edu/sfs/backissues/55/baudrillard55art.htm
  5. Science Fiction and Postmodernism , Editorial Introduction, http://www.depauw.edu/sfs/backissues/55/intro55.htm
  6. Science Fiction , Raymond Williams, http://www.depauw.edu/sfs/documents/williams.htm
  7. Insanla Makine Arasindaki Fark , Isaac Asimov, http://www.bilimkurgu2000.com

Bilimkurgu ve Gelecek , Ursula K. LeGuin, http://www.bilimkurgu2000.com

Cevap ver.

XHTML: Kullanabileceginiz tagler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>