Samandağ’a bağlı bir tavla beldesi…
10 March 2006
Bir gün İstanbul’dan Tavla’ya gitmek isterseniz, önce Harem’den otobüse binersiniz. Sonra Ankara ve Adana, gece ve sabah boyu, benzer sokaklara dizilmiş, benzer evlerdir. Arada durmadan tüten fabrika bacaları, meşakkatle ilerleyen trenler ve kentlere dikilmiş, garip heykeller vardır; bunlar kullanımdan çıkmış savaş uçakları, kocaman, renkli mutfak gereçleri ya da gagalarını açmış taştan yunuslar olabilirler.
İskenderun’dan geçerken en çok askeri arazi görürsünüz, bir de araba ve kamyon tamircileri. İs-kenderun boz ve tozludur, sokakları meşgul ve aksi suratlı erkeklerle doludur. Sonra Amik Ovası gelir; burası eskiden bir gölmüş, kurutulduktan sonra, çok verimli bir tarım arazisi olmuş. Amik Ovası garip bir şekilde masalsıdır; buraya gelindiğinde, illa ki arka koltuklarda birileri bir takım efsaneler anlatmaya başlar.
Benim için kutsal topraklar başlamıştır; ben Antakya’nın ve Samandağ’ın garip çekim güçlerinin etkisi altında olduğuna inanırım. Sanki çatışan ilkelerin tanrı ve tanrıçaları, bu yerlerin üzerinde açılmış bir pencereden dünyaya bakmakta ve oyun olsun diye, aşağıdaki insanlara mucizeler ve hisler fısıldamaktadırlar. Antakya ve Samandağ’da yaşayan insanlar da, bana göre, bir başka olmuşlardır; benim hikayeme göre onlar hisleri güçlü, içine kapalı, temkinli, ama konuşmayı ve eğlenmeyi seven insanlardır.
Birtakım eğilim ve merakların eseri olarak, yörede sıkça rastlanan genetik kan hastalıkları ile ilgili bir sosyoloji mastır tezi yazmaya karar vermiştim. Geçen kış kalkıp Çukurova Üniversitesi’ne gittim ve Samandağ’a bağlı Tavla beldesinde, genetik kan hastalıkları talasemi ve orak biçimli alyuvar anemisi vakaları ile ilgili bir alan araştırması yapmış olan Doktor Fatma Tosun ile tanıştım. Fatma Tosun, bu alan çalışması üzerine bir de mastır tezi yazmış ve sonra da, Mersin’de bir genetik kan hastalıkları merkezi kurulması için uğraşıp bu merkezin kadrosuna geçmişti.
Fatma Tosun, tam bir ‘Cumhuriyet kadını’ idi. Halkımızın aydınlatılması, koruyucu hekimliğin ülke çıkarlarına faydaları ve devletin koruyucu, kollayıcı ama aynı zamanda kontrolü elinde tutan rolü üzerine şaşmaz fikirleri vardı. Misyonunun, Türk halkını hastalıklardan arındırmak olduğuna inanmıştı ve bu yolda, Anadolu’nun kıraç topraklarında sürünmeye hazırdı. Onun gözünde ben, İstanbul’da Boğaz kıyısında çay içmek yerine kalkıp Adana’ya geldiğim için, destek görmeye layıktım. Böylece Fatma Tosun, bana Tavla’da yaptığı çalışmanın eseri olan tezini verdi, Tavla’daki sağlık ocağı ile bağlantı kurdu ve hep beraber, uygun anın gelip benim Tavla ahalisini zihnen tarayacağım günü beklemeye başladık.
Antakya’dan Tavla’ya giderken, düzgün ve sağlam minibüslere binersiniz. Bu minibüsler, yaşlı adamlar, genç kız ve erkekler, ama en çok yaşlı ya da çocuklu kadınlar ve çocukları ile doludur. Bu kadınlar, durmadan şarkı gibi bir Arapça ile konuşur, gülüşürler ve bazen de şoförle kavga ederler. Çocuklar bir türlü yer beğenmez, bazen kusarlar, bazen de gözlerini dikip size bakarlar. Yaşlı kadın ve erkekler, bu çocuklara sahip çıkar, annelere yardım eder, öğüt verir ve çocuklara ‘Habibi’ ya da ‘Habibti’ derler. Bu Arapça, ‘canım’ niyetiyle kullanılan ‘sevgili’ anlamında bir sözcüktür. Samandağ ve Antakya arasında çalışan minibüslerde, çocuklara herkes çok iyi davranır. Bu, Tavla beldesinde de böyledir. Ben Tavla’da bir kez bile, yaşlı birinin, küstahça davranan, huysuzluk eden bir çocuğa sesini yükselttiğini görmedim. Belki bu yüzden, buralardan çıkıp büyük kentlere okumaya giden ve öğretmen, doktor ve avukat olanlar, her yerde kendilerini garip, yalnız hisseder, memleketlerine geri dönerler.
Babamın dediğine göre, dünyanın dönme ekseninden dolayı, Samandağ kıyılarına vuran dalgalar bir başka kuvvetliymiş. Bu dalgalarla on dakika boğuşun, kendinizi bir dikişte bir şişe votka içmiş gibi hissedersiniz. Buranın ahalisi olan Arap Alevi nüfusun, eskiden bir adeti varmış. Ortodoks Sünni İslam’daki ‘Hülle’ şartına göre, bir kadın ve kocası boşanırlarsa, kadının yeniden kocası ile evlenebilmesi için, önce bir başka erkekle evlenmesi, ondan boşanması ve sonra yeniden eski kocası ile nikah kıyması gerekir. Samandağ Alevileri, bu uygulamayı kendilerine göre şöyle değiştirmişler: Boşanılan kadın, gece vakti Akdeniz’e girer, bir süre yüzermiş. Böylece, Akdeniz ile evlenmiş sayılırmış. Çünkü Akdeniz erkekmiş. Sonra, kocası ile yeniden evlenebilirmiş. Böylece, eşler arasında, kadının başka bir erkekle yatmasından doğacak olan yaranın önüne geçilirmiş.
Tavla beldesinin genç erkekleri, okumadılarsa, TIR, kamyon, otobüs şoförü ya da Arap ülkelerinde işçi oluyorlar. Aylarca, yıllarca ailelerinden uzaktalar. Genç karılarını aileden seçiyorlar ki, onlar yokken, kızcağız kendi ailesi ile beklesin; hem kavga çıkmasın, hem de herkes birbirine göz kulak olsun. Teyze kızı, amca kızı eşler, senelerce kocalarını bekliyor; sonra bir kaç gün, bir kaç ay kavuşuluyor; erkeğin kirlileri yıkanıyor, bir çocuk daha yapılıyor, hediyeler alınıyor ve yine ayrılınıyor. Kadınlar kendi başlarına, evdeki tek bir yaşlı erkeğin kanatları altında yaşamaya alışmış; ama çocuklar babalarını çok özlüyor. Onların kirli fanilalarından birini yıkatmayıp, onu koklayarak uyuyorlarmış.
Arap Alevilerin, Türk devleti ile garip bir ilişkileri var. Bir yandan, üretim sistemi değişikliğinin yan etkisi olarak gerçekleşmiş olsa da, Sünni ağaların altında kölelik ettikleri döneme son verdiği için, Cumhuriyet dönemi saygıyla anılıyor. Öte yandan, Türk milliyetçiliği, resmi din olarak Sünnilik ve tektipleştirici, işlevselliğini hiç bir zaman oturtamamış bir yapı üzerine kurulu Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojisinden ve otoritesinden olabildiğince uzak durulması gerektiğini neredeyse içgüdüsel olarak biliyor gibi-ler. Tavla’da, iki önemli ailenin, sözü geçen ve otoritesi sayılan iki ‘babası’ ile görüştüm: Her ikisi de, arazi sınırı çekişmeleri dışında, devletin polisi ve mahkemesi ile hiçbir işleri olmadığının üzerine bastılar. Ufak bir toplumsal birim olan Tavla beldesinde, dediklerine göre, grup baskısı o kadar kuvvetli ki, kuralların dışına çıkan, gruba zarar verecek davranışlarda bulunanlar, grubun kendi iç mekanizmaları ile cezalandırılabiliyor. Bu cezaların en ağırı ise, dönüşü olmayan bir dışlama oluyor. Suçun ağırlığına göre, bu dışlanmanın kapsamı, süresi ve eziciliği değişebiliyor. Üstelik ceza, sadece suçlu bireyi değil ailesini de etkilediği için, bu tip bir ‘sosyal arıza’, kuşaklar boyu bir leke olarak kalabilir. Suçlu aile ile evlilik, iş ilişkisi, arkadaşlık gibi bağlara girmeden önce, ailenin sabıkası değerlendirilir, etrafa danışılır ve dedikodulara kulak verilir. Görüldüğü gibi, böylesine bir ailenin günlük ha-yatının her noktasını etkileyen bir ceza, devletin verebileceği herhangi bir cezadan daha etkili olacaktır. Üstelik Tavla’da devlete başkaldırmanın da, özellikle gençler arasında, kendine göre bir saygınlığı, kahramanca bir cesurluğu var.
Odasında, Süleyman Demirel ile Antakyalı işadamlarının çektirdiği fotoğrafın asılı olduğu, gururla resimde nerede durduğunu gösteren eski bir işadamı, bana kendi adalet mekanizmalarını kendilerinin işlettiğini anlattığında, kafam biraz karışmıştı. Eski işadamı bana şöyle dedi: ‘Suriye’de devlet her şeye karışır. İş yapmanıza izin vermezler. Türkiye’de devlet delik deşiktir; ordusu sağlamdır, dışarıya karşı heybetli görünür, ama kimse kimsenin ne yaptığını bilmez. Doğru kişileri tanıyorsanız, hemşerileriniz varsa, kime ne vermeniz gerektiğini biliyorsanız, işinizi istediğiniz gibi yaparsınız. Bizim de devletten tek beklediğimiz budur; bıraksın, istediğimiz gibi işimizi yapalım. Kendi sorunlarımızı biz onlardan daha iyi halledebiliriz. İşte bu yüzden, biz Suriye devletine değil, Türkiye devletine bağlı olmaktan memnunuz.’
‘Bu durumda, devlet aslında gereksiz değil midir?’ diye sordum.
Yaşlı işadamı bana, ‘Tabii ki öyledir.’ dedi.
Tavla’ya gittikten sonra, küçük yaşam birimlerinin, egemen bir idari, askeri ve adli birimin kontrolüne, eğitim sistemine, ordusuna, polisine ve mahkemesine gerçekten gerek duymadığını pratikte görmüş oldum. İnsanlar beraber yaşamayı, iş yapmayı ve çocuk yetiştirmeyi başardıkları ve dedikodu etmeye devam ettikleri sürece, devletlere hiç gerek kalmayabileceğinin en canlı kanıtı, önümde duruyordu.
Tavla halkı aile içinde evleniyor; erkek kardeşler birleşip iş kuruyor ve nakliyat işine giriyor; evler baba evinin etrafına kuruluyor; büyük kentlerde okuyanlar bile dönüp ailelerinin yanında yaşamaya devam ediyorlar. Böylesine içine kapalı bir yaşam nasıl mümkün olmuştu? İlber Ortaylı, ‘Alevilik, Nusayrilik ve Bab-ı Ali’ isimli makalesinde(1), şöyle demektedir: ‘Bugün için, Antakya ve Çukurova Nusayriliğinin Araplık ile ulusal bir kimlik aynileşmesi içinde olduğu söylenemez. Ama Nusayriler, Sünni toplulukları ile aynileşmemeyi de belli başlı bir strateji olarak görürler.’
Kesin sınırlarla çizilmiş grup aidiyetlerinin, Tavla’da herkesin başlangıcı ve bitişi ile ilgili farklı hikayeler anlattığı ağa-maraba sistemi ile ilgili olduğunu düşündüm.
Tavla’da konuştuğum herkes, büyükbabasının köle olduğunu, elli yıl önce, Antakya’da yolda yürürken kaldırımdan gitmelerinin, Asi üzerindeki köprüden geçmenin onlara yasak olduğunu anlatıyordu. Gerçi Ağaların bir kısmı da Arap kökenliydi. Ama onlar Sünni idiler ve ‘maraba’nın kurak topraktan çıkarabildiği ürünün dörtte üçünü alıyorlar; güçleri ve zenginlikleri ile, köle marabaların maruz kaldığı ayrımcılığı yaşamıyorlardı. Tavla’da özellikle kurbağa hikayeleri boldu: Asi’de kurbağalar vıraklar; Ağa köylülerini, tüm gece boyunca kafalarına vurarak, susturmaları için, kurbağaların üzerine yollar. Dağın ötesinde bir su kaynağı vardır, suyun tadı güzeldir; Ağa, gecenin bir vakti, marabasının karısını, dağın ötesinden su getirmeye yollar. Kadıncağız suyu yakındaki kaynaktan getirirse, tadından anlar ve tüm aileyi köyden kovar. Diğer ağalara da haber salar ve aileyi yanlarına almalarını engellerse, topraksız aile aç ve açıkta kalır, dilenci olur.
Sınıfsal ayrımcılıkla iç içe geçmiş olarak, dini ayrımcılık, bölgedeki grupların birbirinden izole olmasına ve içine kapanmasına neden olmuştu. Alevilerin dergah kurmaları, toplanmaları hem Osmanlı hükümeti hem de ağalar tarafından yasaklanmıştı. Köylüler, gizlice karanlıkta toplanmaya alıştılar. Üstelik ağalar, sadece toprağa tamamen sahip olmakla kalmıyorlardı; bölgelerinde adli merci de onlardı.
Dini ayrışma, nasıl olmuştu da mülkiyet ilişkilerine yansımış, sadece politik iktidar değil, köylülerin bedenleri ve toprakları üzerinde mutlak hakimiyet, farklı bir inanç sistemine sahip bir azınlığa geçmişti?
Bu sorunun cevabı ile ilgili olduğunu düşündüğüm bazı bilgileri, İsmail Kaygusuz’un Pir Sultan Abdal’ın hayatı ile ilgili makalesinde ve referanslarında buldum. Kaygusuz’a göre, 16. yüzyılda Anadolu’da art arda gerçekleşen halk ayaklanmalarının arka planında, Anadolu’nun Oniki İmamcı Alevileri ile yakın ilişkiler kuran, Şah İsmail idaresindeki Safevi devleti vardı. Kanuni döneminde zayıflayan merkezi Osmanlı otoritesi, Anadolu’da vergi toplamakta, dirlik sahibi askerlerini mobilize etmekte zorlanıyordu. Merkezi hükümet, Şah İsmail yanlısı saydığı Türkmen, Arap ya da Kürt Alevi boylarını bu esnada özellikle hedef almış; topraklarını ellerinden alarak yurtsuz bırakmıştı. Ama topraksız kalanlar arasında, küçük toprak sahibi Sünniler de vardı. Bu durum, Anadolu’da art arda pek çok halk isyanının patlak vermesine neden oldu. İsyanların liderleri, Şah Kulu Sultan, Bozoklu Celal, Şah Veli, Baba Zünnun ve Kalender Şah gibi, Bektaşi ve Alevi dini önderlerdi. İsmail Kaygusuz, İçel Arap Alevilerinin yaşadığı bölgeleri de içine alan ve 1509-1555 arası yoğunlaşan isyanlarla ilgili olarak şöyle yazıyor:
‘Süklün ve Baba Zünnun ayaklanmaları da, Alevi Türkmenlerin yoğun olduğu Bozok’ta (Yozgat) çıkmış; Tokat, Sivas, Amasya, Maraş, Adana, Tarsus ve İçel yörelerine dağılmıştır…’
Aynı yıllar içinde Atmaca ayaklanması, babasının öldürülmesiyle oymağının başına geçen Zünnunoğlu, Maraş, Adana, Tarsus-İçel hattında Tonozoğlu ve Yenice Bey, yine Adana’da Veli Halife, Seydi Bey ve İnciryemez Alevi kökenli halk ayaklanmaları zincirinin halkalarıydı…
Ve toprak haklarının yeniden dağıtılması ile ilgili olarak:
‘Kalender’in başarılarından sonra, Dulkadirli boylarının çoğu ayaklanmaya katıldı. Bunların büyük bir kısmı Alevi değildi, ama dirlik ve tımarları ellerinden alınmış kimselerdi. Bunlarla birlikte Kalender Şah’ın kuvvetlerinin sayısı 40 bine yükselmişti. Ayaklanma giderek önünde durulmaz hale geliyordu. Bu durum karşısında Sadrazam İbrahim Paşa, Dulkadiroğulları’ndan (Kalender tarafına geçen) Başatı, Karacalu ve Dokuzboy beylerine gizlice dirliklerinin derhal geri verileceğini bildirdi. Ayrıca yolsuzlukların düzeleceğini duyurdu… Dulkadir beyleri devletçe doyurulunca başkalarını da yanlarına çek-meye başladılar ve Kalender Şah ayaklanmasında büyük çözülmeler başgösterdi…’ (İsmail Kaygusuz, www.alewiten.com/pirsultan10htm)
Baki Öz de, 1526-1528 arası meydana gelen Kalender Çelebi ayaklanmalarının sosyal temelinin, Şah İsmail’in kuvvetlerine destek vermekle suçlanan, toprağı elinden alınan ve yer yer katliama uğrayan fakir Alevi köylüler olduğunu belirtiyor.
Tavla’daki tüm görüşmelerimde, Ağaların Sünni olduğu anlatılmıştı. Ağalık sisteminin, 16. yüzyılda Alevi çiftçilerin topraklarının ellerinden alınarak bölgedeki Sünni azınlığa verilmesi ile belirmesi olasıdır. Bu sistemin, merkezi devletin kuvvetleri ile desteklenmiş olması da, kalıcılığını garantilemiştir.
Bu durum, Arap Alevi cemaatin içe dönüklüğünü ve temkinli yaklaşımını da açıklar. Ama şüphesiz, nakliyecilik işinde kararlı bir şekilde sağladıkları başarı, onları gurur ve güven ile dolduruyor. Bu insanların mütevazı derdi, bana, göze batmadan işlerini yapmaya devam etmek ve zarar görmeden varlıklarını sürdürmekmiş gibi geldi. Bölgedeki gençler, zenginleşmenin insanlarını depolitize ettiğinden şikayetçi; ama toplumun artık daha dışarı açıldığını ve artık aralarına kendilerinden olmayanları almayı reddetmediğini de eklediler.
Tavla’da insanlar, çocuklarını büyük kentlerdeki iyi üniversitelerde okutmakla ve onların beraberlerinde getirdikleri yabancı -nedense hep kız tarafı!- gelinleri aileye dahil etmekle sorun yaşamıyorlar. Üstelik benim gibi ne olduğu, nereden geldiği belirsiz birine öylesine cömertçe kendilerini, tarihlerini, korkularını ve gelecekten beklentilerini açtılar ki, alana çıkarken duyduğum bütün korkular uçup gitti.
Tavla’daki düğünlerde, bir noktada, gelinle damat bir zafer turu atarlar. El ele tutuşurlar, orkestra bir Pir Sultan Abdal nefesi çalar ve meydanı turlarken misafirlere el sallarlar. Misafirler bu esnada tempo tutar ve daha sonra halay çekilir. Ben hep şöyle hissederdim; gelin ve damat topluma şöyle der, ‘Evlendik, çocuk yapacağız, soy devam edecek, toplumumuz tükenmeyecek.’ Toplum ise onlara cevap verir, ‘Bu halayın nasıl çekildiğini hepimiz biliyoruz, herkes doğru adımları, yerini, coşkusunu nereye akıtacağını biliyor. Sizi koruyacağız, kollayacağız, yanınızdayız. Siz çocukları yapın, hep beraber bakarız.’ Ve bu esnada nefes okunur ve nefes şöyle der, ‘Kalkın dostlar, Şah’a gidelim.’
İşte ben, Tavla’da böylesine duygulandırıcı bir alan araştırması yaşadım. Belki ben her şeyi aslında görmek istediğim gibi görmüştüm, belki de Hindistan’ı gezen Avrupalı, romantik bir on dokuzuncu yüzyıl seyyahı kadar oryantalist bir yaklaşım içindeydim; ama belki de, hissettiğim güç gerçekten vardı. Tavla’nın ne kadar içindeydim? Babaannesi Bulgar göçmeni, dedesi Çerkes ve anneannesi Elazığlı bir İstanbul sakini, Antakya ve Samandağ’ın arasında bir yerlerde yaşayan Arap Alevilerini ne kadar anlayabilir? Bilmiyorum. Ama bu karşılaşmanın hikayesini anlatmaya çalışıyorum; çünkü benim için bu karşılaşma sarsıcı, canlandırıcı ve değiştirici bir güce sahipti.
(1) Alevilik, Nusayrilik ve Bab-ı Ali,
http://www.alewiten.com/ariftamir.htm
Yaşamı, akademik çalışmayı ve politik olanı hep birbirinin içinde görmeye çalışan arkadaşımız Kızılca’ya ve oğlu Yunus’a, coşkularını bizimle paylaştıkları için teşekkürler…


23 August 2006 at 12:36 pm
bu görüsslere katılmıyorum yüzde 90 ı asılsız ben tavla köyünün bir vatandasıyım sen yannıs tanımıssın algılamıssın
19 April 2007 at 2:42 pm
ben o bahsettiyiniz tavla koyunde dogdum eskiden koydu su anda belde obelde hakinda butun yazdiklariniza katilyorum sadece size anlatmadiklari bazi seyler kalmis biz turkceyi okulda oyrendik ane babamiz turkce bilmezo yuzden hep arapcakonusurduk o zamanlar biz resmi dairelerde cok zorluklar cektik cunku arapca konusmayi bize yasaklamislardi yaziniz icin tesekkur ederim
16 May 2007 at 8:28 pm
doğma büyüme tavla beldesinde 30 yıldır yaşıyorum .Dostum kızılca YÜRÜR benim 1 ay misafirim oldu ve ve ken gözleriyle gördü GÜZELİM köyümü isteğen herkes te sorgusuz suelsiz gelip misafirim olur ve burdaki güzellikleri görebilir.+ daha çok çok eksik güzellikler var. Örnek dünyaca bilinen Tavla festivalleri ,0 532 342 1049 adresimi beldedeki herkes bilir
3 June 2007 at 2:31 pm
ben nadir gülen 20 yasındayım su an askerdeyim doğma büyüme köyüm olan tavla beldesinden 5 aydır uzağım anlattığınız bazı seyler doğrudur ama bazıları yanlış şu doğrudurki tavlanın gençleri samandağın bütün genclerinden farklıdır son olarak şunu söyleyim şebeb ittavle bihiddo iddevle ama yanlış algılanmasın lütfen saygılar
1 January 2008 at 10:32 am
yazıyı çok beğendim, öncelikle edebi olarak çok başarılı, kurgusu etkili, çok hoş. içeriğe gelince, gayet anlaşılır ve öğretici olmuş. bi sürü etkili tespit ve doğru ifade var ama abartılan bazı noktalar olabilir. belki birazcık objektiflikten uzaklaşma olmuş. ama beğendim bi tavlalı olarak
29 January 2008 at 9:16 am
doğma büyüme tavlalıyız yazdıgınız çogu sey doru bidahaki gelişinizde sizi tavlanın en gelişmiş ve delikanlı mahallesine bekleriz..HARTİL DİKKEN gencleri…..
5 April 2008 at 9:33 pm
gelin damat hakkındaki yorumlar abartılmış. ayrıca akraba evliliği eskiden yaygındı ama şimdi böyle bir durum söz konusu değil. tavla halkına saygılar sevgiler
5 April 2008 at 9:41 pm
uçan da kuşlara malum olsun, ben TAVLA yı özledim.
7 May 2008 at 12:01 pm
ben deniz yazdığınız bilgiler eksik ama güzel
27 May 2008 at 9:42 am
siz geldiğinizde yoktum yazınızı çok beğendim tavlayı gerçekten çok iyi anlatmışsınız bi dahaki gelişinizde sizi ben ağırlamak isterim saygılar