İmparatorluk: Emperyalizmin En Yüksek Aşaması
19 June 2007

Küresel bir egemenlik biçiminin kuruluş sürecinin içinden geçiyoruz. Bütün siyasi dinamikler bu kuruluş sürecinin yarattığı krizlerin ve çatışmaların içinde yeniden şekillenirken, emeğin “anti-emperyalist” mücadele geleneğinden getirdiği “ulusalcı” söylemi, yeni kriz ve mücadele olanaklarının görülebilmesini engellemekten de öte, ulusal egemenliği savunan şoven ve devletçi bir tutumun soldan üretilmesine zemin sunuyor. Egemen güçler arasındaki savaşın en çok yoğunlaştığı bu coğrafya anti-emperyalist bir “hareket” yaratamazken, ulusal sınırlar içinde bağımsızlık isteyen anti-emperyalizm, küresel bir egemenlik biçiminin yapılanmasına direnen “ulusal egemen” güçlerin söylemi haline geliyor. 20. yüzyıl sınıflar mücadelesinin önünü açan “emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık”, 21. yüzyılın dönüşen güç ilişkileri içinde, egemenlik ilişkilerini yıkan değil yeniden üreten bir söylem olarak işlevleniyor.
Sermayenin dünya ekonomisi eğilimi ile ulusal çıkarları arasındaki gerilimle şekillenen emperyalizm döneminde “ulusal bağımsızlık”, emeğin politik bir güce dönüşebilmesinin olanaklarını yaratabilmişti. Sermayenin çıkarının küreselleşmesiyle birlikte egemenliğin ulusal niteliğinin bir engel haline geldiği bugün ise bu söylem, küresel sermayeye karşı emeğin ulusal sınırlar içinde egemenlik altına alınmasını savunmanın ötesine geçemiyor. Anti-emperyalizm, Lenin’in bakışıyla, bir “ayaklanma” söylemi olarak emeğin kudreti olmaktan çıkarak, içerdiği bütün ulusalcı anlamlarla egemenliğin kudreti haline geliyor. “Anti-emperyalizm” söyleminden gelen ulusalcılığın yarattığı bu açmazdan geriye gittiğimizde, emperyalizmi “sermayenin gelişiminin nesnel bir aşaması” ile “güç ilişkilerinin yapılanışına içkin bir politik kriz teorisi” olarak okuyup konuşturma arasındaki köklü farka çarpıyoruz. Güç ilişkilerinin ve politik öznellik üretiminin kökten yeniden yapılandığı yeni bir yüzyıla girerken, “tamamlanmış” bir yüzyılın devreden sorunlarıyla yüz yüzeyiz. İçinden geçtiğimiz sürecin krizlerinin üzerinden, geçmiş yüzyılın güç çatışmalarına ve politik öznelliklerine bir kez daha geri dönüyoruz.
Emperyalizm: Kapitalizmin Son Aşaması?
Emeğin ücretli emeğe dönüştürülerek sermayenin tahakkümü altına alınmasının iktidar işleyişi, devlettir. Devlet, emeğin kendi toplumsal bedeni üzerindeki egemenlikten dışlanarak siyasi olarak mülkiyet altına alınmasıdır. Devlet, sınıfsal öznelliklerin üretiminin toplumsal bedene aşkın bir egemenlik alanıyla denetlenmesidir. Bu yönüyle kapitalizm başından itibaren politiktir. Farklı devlet biçimleri altında, sermaye ve devlet arasındaki ilişkinin paralel, çapraz ya da doğrudan dikey olarak kuruluşu ise, emek ve sermaye arasındaki güç çatışmalarının olumsallığı içinde belirlenir. Nitekim ulus devletler, emeği 19. yüzyılda bütün bir Avrupa’yı saran özgürlük mücadelesindeki evrenselliğini çözerek ulusal sınırlar içinde disiplin altına alan iktidar yapılanmaları olarak ortaya çıktı. Avrupa’da uluslaşma sürecinin tamamlanması olarak okunan 1789-1871 yılları arasındaki yaklaşık bir yüzyıl, sermayenin emeği “ulus” söylemiyle özneleştirerek disiplin altına almanın iktidar eğitiminden geçtiği bir dönem oldu. Fransa’da Alman ordularına yenilen Paris Komünü, sermayenin kendini olumlamasının tarihi içinden bakıldığında, bir egemenlik biçimi olarak ulus devletin sermaye birikim sürecinin güvencesi olarak pekiştirilmesi açısından bir milattı. Fransa’da emeğin kendi bedeni üzerinde doğrudan egemen olma mücadelesiyle başlayan devrimler çağı, neredeyse yüzyıl sonra emeğin ulus devlet egemenliği altına alınmasıyla kapandı. Emeğin “uluslaştırılması”, kendi bedeni üzerinde doğrudan egemen olabilmesinin olanaklarından mülksüzleştirilerek ulusal egemenliğin bir gücü haline gelmesiyle aynı anlama geliyordu. Emeğin ulusal sınırlar içine çekilmesiyle birlikte, sonraki yüzyıl boyunca mücadelenin zemini, ulusal egemenliğe dayalı farklı devlet biçimleri üzerinden kuruldu. Emeğin doğrudan devlete karşı mücadelesinin önü devlet biçimine karşı mücadeleyle kapandı. 19. yüzyıl sınıflar mücadelesinin içinde açılan, emek ve devlet arasındaki antagonizma alanı unutuldu. Bugün uluslaştırmaya dayalı bir egemenlik biçimi olarak ulus devletlerin küresel sermayenin önünde bir engel haline gelişi, yeni bir egemenlik biçiminin kuruluşuna işaret ediyor. Egemenliğin ulusal karakterinin çözülüşünün yarattığı çatışmalar, bir yandan geçmiş yüzyılın egemenlik ilişkilerinin kurucu dinamiği olarak uluslaşma sorununu yeniden gündeme getirirken bir yandan da emek ve devlet arasındaki antagonizmanın yeniden okunup konuşturulmasının önünü açıyor. Krizler, politik öznelliklerin şekillenmesinin yeni olanaklarını da beraberinde getiriyor.
Bir devrimler çağı boyunca emeğin ücretli emeğe dönüşmeye direnen politik öznelliğinin ortaya çıkardığı kriz, 19. yüzyıl sonunda bir egemenlik biçimi olarak ulus devletin kurumsallaşmasının tamamlanmasıyla çözüldü. Emeğin ulusal egemenlik altına alınmasıyla, sermayenin ulusal sınırlar içinde merkezileşmesi ve yoğunlaşmasının önündeki engel ortadan kalktı. İç dinamikler üzerinden gelişen ulusal tekellerin dünya pazarı üzerindeki rekabeti ise 20. yüzyılın eşiğinde emperyalizmi şekillendiren temel dinamik oldu. Bu yönüyle emperyalizm, ulusal tekellerin giderek devletle bütünleşmesinin ortaya çıkardığı bir devlet biçimi olarak tekelci devlet kapitalizmine işaret eden bir devlet teorisiydi. Ancak bunun da ötesinde, bu egemenlik işleyişinin içine düştüğü krizleri önemseyen ve bu krizlerin içinde emeğin politik öznellik üretiminin alanını yeniden tanımlayan bir politik kriz teorisiydi. Politik bir öznellik olarak Lenin, sermayenin egemenlik biçiminin krize girdiği bu tarihsel uğrağın bir ürünüydü. Ulusal tekeller arası rekabetin devletler arası açık savaşlara dönüşmesinde Lenin, ulus devlete dayalı egemenlik biçiminin, sermayenin bir dünya ekonomisi olarak işleyişinin önünde nasıl engel haline geldiğini görmüştü:
“Kapitalizmin ve ulusal devletlerin kuruldukları çağla ulusal devletlerin yok oldukları ve kapitalizmin yıkılmasının arifesi olan çağ arasında dünya kadar fark vardır.”
Kapitalizmin gelişiminde yeni bir çağa denk düşen bu fark, nesnel bir tarihsel evrimin bir son uğrağından çok, emeğin politikliğinin önünü yeniden açabilecek güncel bir olanağı ifade ediyordu. Bir dünya ekonomisine dönüşme eğilimi ile ulus devlete dayalı egemenlik biçimi arasındaki çelişkinin yarattığı krizler ve savaşlar düşünüldüğünde, emperyalizm sermaye açısından, başından itibaren yönetilmesi gereken bir kriz anlamına geliyordu. Kapitalizmin nihai aşaması olarak emperyalizm çözümlemesi, bu krizin yönetilemeyeceği öngörüsü üzerine oturuyordu. Bu açıdan bakıldığında, Lenin’in politik kriz tanımlaması, ulusal sınırlar içinde iç dinamiklere dayalı bir sermaye birikimine karşılık gelen uluslaşma süreçlerindeki eşitsiz gelişimi temel alır. Önemli olan, bu eşitsiz gelişimin politik olarak konuşturulması sorunudur. Bu eşitsiz gelişim, kriz olanaklarının değerlendirilmesi anlamında, politik öznelliklerin kuruluşunda da bir farklılaşmayı beraberinde getirecektir.
Uluslaşmalarını tamamlamış merkez kapitalist ülkelerin dünya piyasasına hakim olma yarışından kaynaklanan emperyalist saldırganlık altında ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkı, bir dış olgu olarak emperyalizme karşı ayaklanmanın temel zeminidir. Açık askeri ve siyasi zora dayalı emperyalizm ile sömürge ve yarı sömürgelerin uluslaşmaları arasındaki çelişki doğrudan politiktir. Bu nedenle Lenin, ulusların kendi kaderini tayin hakkının, emperyalizm altında ekonomik bağımsızlığın sağlanmasının mümkün olmayacağından dolayı, “gerçekleşemez” olduğunu savunan Rosa ve diğerlerinin yaklaşımını “emperyalist ekonomizm” olarak nitelendirir. Lenin’e göre, bir dış olgu olarak emperyalizm ile uluslaşma arasındaki gerilimi devrimci bir krize dönüştürebilmenin olanaklarını göstermesi bakımından, ulusların kendi kaderini tayin hakkı doğrudan politik olarak ele alınmalıdır. Aksi, emperyalizmin güç ilişkilerinin çatışmasından soyutlanmış, ekonomik indirgemeci bir yorumuna hapsolmak anlamına gelecektir. Nitekim emperyalizme karşı ulusal bağımsızlığın Lenin’deki anlamı, yabancı baskıyı lağvederek sermaye birikim sürecini işleten egemenlik ilişkilerini yıkacak bir ayaklanmanın örgütlenebilmesidir. Bu nedenle, ulus devletlerin yok oldukları bir çağda ulusların kendi kaderini tayin hakkının savunusu, paradigmadaki bir tutarsızlığın değil, tersine emperyalizm ve uluslaşma arasındaki gerilimi derinleştirerek sermayenin egemenlik işleyişini yıkmayı hedefleyen bir politikliğinin ifadesidir.
Bu anlayışın bir devamı olarak, ulusların kendi kaderini tayin hakkı sorununda ayrı düştüğü Rosa’yla birlikte Lenin, merkez ülkelerde “anayurt savunması” altında emperyalist savaşa destek verilmesini şiddetle eleştirir. İkinci Enternasyonal’de savaşa verilen destek ve anayurt savunusuyla haklı gösterilmeye çalışılan ulusalcı tutum, emperyalist güçler arası savaşta taraf haline gelmenin ötesine geçmeyecektir. Bir dış olgu olarak emperyalizm, merkez ülkeler dışında ulusların kendi kaderini tayin hakkının doğrudan inkarı anlamına gelirken, uluslaşmalarını tamamlamış, iç dinamiklerle gelişen bir kapitalizmin hakim olduğu merkez ülkelerde ulusal egemenliğin savunulması, kapitalist üretim ilişkilerini geliştiren bir iç olgu olarak emperyalizmin savunulmasına hizmet edecektir. Dolayısıyla merkez ülkelerin birbirlerini yok etmek üzere girdiği bir yeniden paylaşım savaşında, sermayenin egemenlik işleyişinin yarattığı krizi derinleştirmek emek ve devlet arasındaki antagonizma alanını yeniden kurabilmekle mümkündür:
“Bu ileri ülkelerde (İngiltere, Fransa, Almanya, vs.) milli mesele çoktan çözülmüştür; ulusal birlik amacını çoktan tamamlamıştır. Nesnel olarak yerine getirilecek ‘genel ulusal görevler’ yoktur. Bundan dolayı bugün ulusal birliği ‘parçalamak’ ve sınıf birliğini kurmak ancak bu ülkelerde mümkündür.”
Merkez ülkelerde emperyalist savaşın iç savaşa çevrilmesi ile dünyanın geri kalanında emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık savaşları, sermayenin ulus devlete dayalı egemenlik işleyişinin krizini devrimci bir krize dönüştürebilmenin diyalektik stratejisidir. Merkez ülkelerde ayrılma hakkının, bağımsızlığını kazanan ülkelerde ise birleşmenin savunulmasını öngören bu diyalektik stratejide, kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde ulusal bağımsızlık ve emeğin mücadelesinin ortak ekseni olarak enternasyonalizm ayrı olarak ele alınmaz. Bu diyalektik stratejinin “gerçekleşebilirliği” ise sermayenin içerisi ve dışarısı diyalektiğine dayalı egemenlik işleyişinin krizlerinin sürekliliğiyle doğrudan bağlantılıdır.
İmparatorluk: Emperyalizmin En Yüksek Aşaması
Kapitalizmin eşitsiz gelişimini politik olarak okuyup konuşturan Lenin, yüzyılın başında yeniden hız kazanan sınıflar mücadelesine güvenmişti. Ulusal tekellerin dünya pazarı üzerindeki rekabetinin yarattığı emperyalist savaşlar ve ulusal kurtuluş mücadeleleri, sermayenin ulusal çıkarlarını güvence altına alarak uluslararasılaşmasına dayalı emperyalizmin bir egemenlik biçimi olarak hem içeride hem dışarıda kilitlendiğini gösteriyordu. Lenin, sermayenin bu kilitlenmeyi çözemeden proletaryanın kendisi tarafından çözüleceğini öngördüğü için, bu krizi kapitalizmin nihai bunalımı olarak okumuştu. Ancak kapitalizmin bunalımının doruğa çıktığı Birinci Dünya Savaşı’ndan sermaye, bu krizi çözebilmenin stratejisini öngörerek çıktı. Ulusal egemenliğin içerisi ve dışarısına dayalı diyalektik işleyişinin içerilerek aşılması, sermayenin yeni kriz yönetme stratejisini tanımlayan temel eğilimdi.
Merkez ülkelerde emek, emperyalist savaşta anayurt savunması söylemiyle ulusal bir güç haline gelerek egemenlik ilişkilerini yıkıcı bir güç olmaktan çıktı. Dünyanın geri kalanında ise, ulus devlet olma hakkının tanınması ve hatta Osmanlı topraklarında yaşandığı üzere bunun bizzat emperyalist güçler tarafından özendirilmesiyle, ulusal kurtuluş mücadelelerinin sermayenin egemenlik işleyişine içerilmesinin önü açılmış oldu. Savaşın sonuna doğru ilan edilen Wilson ilkelerinin ulusların kendi kaderini tayin hakkını, devletlerin ulusal egemenliklerini güvence altına alacak bir Milletler Cemiyeti’nin kuruluşunu ve silahlanmayı iç güvenliğin sağlanmasıyla sınırlandırmayı savunması, emperyalizmin yeni yöneliminin erken bir habercisiydi. Dünyanın yeniden paylaşımının tamamlanması ve güçler dengesinin ABD gibi yeni bir güç lehine yeniden yapılanışı, sermayenin kendi arasındaki rekabetinin güç çatışmaları olarak emperyalist savaşların, ABD garantörlüğündeki yeni bir uluslararası egemenlik işleyişi altında disiplin altına alınmasının zeminini hazırlamıştı. Uluslaşmalarını geç tamamlamış emperyalist güçlerin tasfiyesiyle birlikte İkinci Dünya Savaşı, bu zemini daha da güçlendirdi. Bu savaşın sonunda ortaya çıkan yeni uluslararası askeri, ekonomik ve siyasi kurumlar, sermayenin içerisi ve dışarısı ayrımını aşan yeni bir egemenlik biçimi arayışının somut adımlarıydı. Bu yönelim eş zamanlı olarak, dünya ekonomisinin işleyişinde niteliksel bir farklılaşmanın da başlangıcı olacaktı.
Diğer yandan, ulusların kendi kaderini tayin hakkının sermayenin kendisi tarafından savunulur hale gelişi ve sömürgelerin çözülme sürecinin tamamlanması, emperyalizmin bu hakkın siyasi olarak inkarından ziyade olumlanmasına dayalı bir egemenlik işleyişi olarak yeniden yapılandığının başka bir göstergesiydi. Bu sayede emperyalizm, açık askeri ve siyasi zora dayalı bir dış olgu olmaktan çıkarak ekonomik zor yoluyla kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsallaşmasının önünü açan bir iç olguya dönüştü. Siyasi bağımsızlığını yeni kazanmış ülkelerin dünya ekonomisine eklemlenişi ekonomik olarak bağımlı kılınma yoluyla gerçekleşti. Bu noktadan itibaren ulusal sınırlar içinde siyasi bağımsızlık, iç dinamikler üzerinden gelişen bir sermaye birikim sürecinin yaşanmadığı bu ülkelerde emeğin ücretli emeğe dönüştürülmesi sürecini hızlandırmanın bir aracı haline geldi. Doğrudan siyasi bağımsızlık talebi olarak kendi kaderini tayin hakkı, sermayenin egemenlik işleyişini yıkıcı bir ayaklanma söylemi olarak emeğin kudreti olmaktan çıktı ve ulusal sınırlar içindeki emeğin ulusal sermayenin disiplini altına alınmasını savunan bir egemenlik söylemine dönüştü. Bu yönüyle ekonomik bağımsızlık ve ulusal kalkınma, sermayenin emek üzerindeki egemenliğini sorgulamaksızın “ulusal çıkar”lar ekseninde dünya ekonomisinden daha fazla pay alma mücadelesini meşrulaştırma işlevi gördü.
İki dünya savaşından sermayenin egemenlik işleyişinin krizlerini yöneterek çıkması, bir dünya ekonomisi olarak emperyalizmin varlığını sürdürebilmesindeki temel etkenlerden biriydi. Özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren sermayenin çıkarının giderek küreselleşmesi ve buna uygun olarak ulusal tekellerin bütünleşerek küresel tekellere dönüşümü, sermayenin ulus devlete dayalı egemenlik biçimini aşma eğilimine girmesini getirdiyse de bütün toplumsal ilişkilerin kapitalistleştirilmesi anlamında dünya ekonomisinin dikey gelişimi bir eğilim olarak daha da güçlendi. Buradan bakıldığında bugün sermayenin egemenlik biçiminin küreselleşme eğilimini ifade eden İmparatorluğun kurucusu, emperyalizmdir. İmparatorluk, dünya ekonomisinin işleyişi ile egemenliğin ulusal sınırları arasındaki gerilimle şekillenen emperyalizmin krizine nihai bir çözümdür. Bugün bir dünya ekonomisi olarak kapitalizmin iktidar işleyişindeki niteliksel bir farklılaşmayı ifade eden İmparatorluk paradigmasına gösterilen direnç, emperyalizmin yanlış okunup konuşturulmasından kaynaklanmaktadır. Sermayenin dünya ekonomisi eğilimini temsil etmesi bakımından emperyalizm kapitalizmin kuruluşuna içseldir. Bu açıdan emperyalizm, yalnızca dünya ekonomisinin sermaye ihracına dayalı olduğu aşama olarak değil, kapitalizmin ilk dönemini karakterize eden meta ihracı döneminden itibaren var olan bir eğilimi olarak anlaşılmalıdır. İç dinamiklerle gelişen kapitalizme ve tekelleşmeye işaret den emperyalizmin birinci bunalım dönemi tespiti, böyle bir bakışın sonucudur. Nitekim emperyalizmin, yukarıda bahsedildiği üzere, açık askeri ve siyasi zora dayalı bir dış olgu olarak sürdüğü aşama ikinci bunalım dönemine denk gelir. Ekonomik zorla bağımlı kılmaya dayalı üçüncü bunalım döneminde ise emperyalizm, kapitalist üretim ilişkilerinin yerleşmesi anlamında bir iç olgudur. İmparatorluk bu dönemin tamamlanmasıyla birlikte sınıfsal öznelliklerin ve güç ilişkilerinin yeniden yapılandığı yeni bir kuruluş sürecini ve bunalım dönemini ifade etmektedir. Geçen yüzyılın başında olduğu gibi, bu yeni egemenlik biçiminin kuruluşu, yeni kriz olanaklarını da beraberinde getirmektedir. İmparatorluk, küresel sermayenin bütün dünya coğrafyasındaki emeği doğrudan tahakküm altına almak için girdiği sürekli bir savaştır. Nitekim yanı başımızdaki coğrafya, küresel bir egemenlik işleyişi olarak İmparatorluk ile buna direnen ulus devletler arasındaki bir egemenlik savaşına sahne olmaktadır. Emperyalizm dönemindeki emperyalist devletler arası savaş, İmparatorluk döneminde emperyal güçler ile ulus devlet egemenleri arasındaki bir savaşa dönüşmüştür. Ulus devletlerin önünde küresel egemenlik işleyişinin hiyerarşisine uygun olarak küresel sermayenin hükümetlerine dönüşmekten başka seçenek yoktur. Bu koşullar altında, ulus devlet temelinde siyasal bağımsızlığı savunmak, bu egemenlik savaşında taraf olmaktan öteye geçmeyecektir. Devletin ulusal karakterinin çözülüşü karşısında, ulusal egemenliği savunmak devleti savunmaktır. Bugün emeğin ulus devletin kendi bedenine koyduğu sınırları aşarak küresel egemenlik ilişkilerini yıkıcı bir güce dönüşmesi, doğrudan devlete karşı mücadeleyle mümkündür. Devletin ulusal karakterinin çözülüşü devleti ortadan kaldırmamaktadır. Siyasal bağımsızlık, emeğin kendini gerçekleştirebileceği koşullarla doğrudan buluşabilmesi anlamında toplumsal bağımsızlığa içkin olarak yeniden kurulacaktır. Geçmişteki bir gelecek olarak Paris Komünü hala günceldir

