Kapitalist Üretimin Toplumsal Formu, Kriz ve Sinif Savasi: Güney Kore

10 March 2006

Neden G. Kore? G. Kore, güneydogu Asya’nin özellikle kapitalistlesmemis, metalasmamis topraklarinin küresellesme döneminin ihtiyaçlari dogrultusunda kapitalist iliski agina dahil edilmesinin en önemli ajanydi. Neoliberal politikalarin mesruiyetinin ve kabulünün en önemli dayanaklarindan olan Asya Kaplanlarinin motor gücü G. Kore, 1997′de yasanan Asya Krizinin bir numarali kurbani olarak yavas yavas görünür olmaktan çekilmeye çalisildi. Ancak küresellesme ve gelisme tartismalarinin odagina oturan Güneydogu Asya’da yasanan krizin açiklanmasi, neoliberal politikalarin mesruiyeti açisindan kaçinilmazdi. Bu noktada liberalist yaklasimlar Kore’de yasanan krizi asiri devlet müdahalesine bagalarken yeni kurumcu-regülasyonist açiklamalar tam tersine devlet müdahalesinin yetersizliginden dem vurmaktaydi. Birinciler için sorun, devletle pazar ve sirketler arasindaki iliskilerden kaynaklanmaktaydi: Devletin pazar isleyisinin içine asiri girmesinden kaynakli olarak, devlet ve sirketler arasindaki iliski bir tür ahbap çavus iliskisine bürünmüstü, eski devletçi gelenegin getirmis oldugu ulus-devlet egemenliginin korunmasi üzerinden ekonomik yapinin uluslararasilasmasinin yetersiz düzeyde gerçeklesmesi ve bunun yarattigi güvensizlik, Kore ekonomisinin yeterli finanssal destek bulamamasina ve dolayisiyla pazar sinirlarinin genisletilemeyip, düsen kar oranlariyla birlikte sermaye kaçisinin ortaya çikmasina neden oldu. Çözüm: Iliskilerde daha fazla açiklik, ekonominin daha fazla uluslararasilasmasi, pazarin �objektif’ kanunlarinin hakimiyeti, finanssal açigin kapatilmasi için kaynak yaratimi, yani özellestirme ve tabi ki emek maliyetinin düsürülmesi. Å?üphesiz ki tüm bunlarin da ehil bir el tarafindan yürütülmesi gerekiyordu: IMF. Ikinci grup ise sorunu daha çok asiri borçlanma ve kisa dönemli sermaye akisi ile iliskilendiriyordu. Aslinda sorun kredi borçlanmasinin asiri büyümesiyle iliskili degildi. Daha çok devletin ekonomiden çekilmesiyle kapitalist gelisme için kaçinilmaz olan � kapitalist gelisimde, artan rekabet baskisi sebebiyle, pazarin devamli büyümesi, bunun için de kredi kullaniminin devamli genisletilmesi gerekmekteydi – asiri borçlanmanin güvencesiz bir ortamda istikrarsizliga yol açmasiydi. Bu da ülkeden sermaye kaçisinin önünü açmisti. (G. Kore’de 1997 krizi öncesinde tek bir hamlede yabanci sermaye çikisi 43 milyar $) Dolayisiyla çözüm daha fazla regülasyondan geçmekteydi. Peki ya Marksist açiklamalar? Krizin açiklanmasinda açikçasi yukaridakilerden farkli seyler duymak pek mümkün olmadi. Sadece varolan krizin kaçinilmazligindan dem vurmaktan baska. Yani tarihin kendi rotasindaki ugraklardan biriyle karsilasilmisti, o kadar. Önerilenler ise çogunlukla sisteme anti-Marksist bir biçimde yol göstermekten ibaretti: Daha fazla regülasyon, daha fazla devlet, korumacilik, uluslararasi ekonomiden bagimsizlik, ulusal egemenligin korunmasi falan filan.

Ancak bu teorilerin oturdugu düzlem devletin göreli özerk yapiya sahip bir araca indirgenmesi, devletin sinif üretme iliskisinin ve emegi regüle etme islevinin gözden kaçirilmasi anlamina gelmektedir. 1970′lerin sonunda ithal ikameci devlet güdümlü ekonomik yapilanmanin krizinin, o dönem varolan, emegin devlet tarafindan regüle edilme biçiminin krizi oldugu görülememektedir. Devlet ve sermayeyi (ya da pazari diyelim) birbirine karsit olarak konumlandiran bu tür yaklasimlar krizin çözümünü devletle pazar arasindaki iliskinin nasil düzenlenecegine indirgemektedir. Kapitalizme içkin bir toplumsal iliski olarak devletin emegi regüle etme islevi, 1970 sonrasindaki �pazarin uluslararasilasmasi süreci’nde de hiçbir zaman ortadan kalkmamistir. Bilakis emek süreçlerinin bu yeni yönelime uygunlastirilmasinda devlet bizatihi etkin bir rol üslenmistir.

Ikinci dünya savasi sonuna kadar Japon isgali altinda bulunan ve sömürge politikasi geregi endüstrilesmenin engellendigi, ancak geçimlik ekonomiye dayali mülkiyet iliskilerinin meta üretimine dayali ekonomiye uygun sekilde degistirildigi ülke, Amerikan himayesi altinda, Kore savasindan sonra da, modernizasyon hamlesini yogun sinif mücadelelerinden dolayi gerçeklestiremedi. Ancak 1961 askeri darbesi sonrasi G. Kore kendine yeterli ve dünya pazariyla rekabet edebilecek bir ekonomik yapilanmanin içine girdi. Endüstrilesme ve modernizasyon hamlesi ülkedeki geçimlik ekonomi üzerine kurulu yasamin parçalanmasini, sinif mücadelesinin asiri güç kullanimiyla bastirilmasini, insanlarin kapitalist üretim tarzina ikna edilmesini ve sehirlesmeyi gerekli kiliyordu. Insanlarin bu sürece ikna edilmesi ve iradi olarak katilmasini saglayacak rasyonalizasyon ve sistemin mesruiyeti, yani sinif savasinin pasifize edilmesi, varolussal gereksinmelerin dönüstürülmesinin yani sira iki temel ideolojik etmene dayaniyordu: Milliyetçilik ve Konfüçyüs felsefesi geleneginin yarattigi yasama kültürü. 1960′lar ve 70′lerde ekonomik patlamanin önünü açan üretkenlik artisinin temel dayanagi milliyetçilik, Japon isgalinden ve komünist Kuzey Kore tehdidinden beslenmekteydi. Milliyetçilikle, tüm ülke, ayakta kalmanin tek kosulu olarak öne sürülen endüstrilesme ve modernizasyon hareketine ikna edildi. Konfüçyüsçülük ise yeni çalisma kültürünün üretilmesinin en önemli dayanagi oldu. Böylelikle isçi sinifi günde 12-14 saat çalismayi, ayda sadece iki gün tatili iradi olarak sahiplendi. Askeri yönetim altinda, devlet güdümlü ihracat eksenli ekonomi 1970′lerin ortalarina kadar sorunsuz isledi. Ne ki, asiri devlet müdahalesi altinda varolan toplumsal iliskilerin yeniden üretiminin kirilmasi tekstil sektöründeki direnis dalgasiyla basladi. 70′lerin sonunda yeniden alevlenen, dinamiklerini isçi sinifi, ögrenciler ve dini örgütlenmelerin olusturdugu sinif mücadelesi, ülkenin güneyindeki Kwangju sehrinde silahli mücadeleye dönüstü.

1960′larin sonunda ve 70′lerin basinda tüm dünyada yükselen sinif mücadelesi ve bunun karsiligi olan 1973 krizi, özellikle �gelismis’ ülkelerin üretim iliskilerini ve üretim araçlarini degistirmelerini, emegin yeniden yapilandirilmasini zorunlu kilmisti. Bu durum bu ülkelerin, özellikle de ABD’nin, bu degisimleri gerçeklestirebilmek için finanssal yapisini güçlendirme, dolayisiyla korumaci ekonomi politikalari izlemesini gerektirdi. Bu da ihraç eksenli gelisme politikalari izleyen ulusal pazarlarin rekabet gücünün düsmesine yol açti. G. Kore’de bu süreç emegin kontrol disina çikma egilimiyle birlesince kriz kaçinilmazlasti. 1979-81 krizinin patlak vermesiyle silahli mücadele ülkenin geri kalanina yayildi. Bu da kapitalist toplumsal iliskilerin devamliligi ve krizi asmak için uygulanmasi gereken yeni politikalarin hayata geçirilebilirligi açisindan 1981′de yeni bir askeri darbeyi gerekli kildi � hem sistemin devamliligi hem de G. Kore’nin küresel ekonomideki rekabet üstünlügünün korunmasi baglaminda.

1981 darbesi sonrasinda G. Kore’de, krizin asilabilmesi için, tekstil ve yüksek teknoloji içeren endüstrilerin kapitalist birikim sürecinin ana sektörleri olarak belirlendigini görüyoruz. Bunun için yeni üretim araçlarinin, yeni üretim güçlerinin ve yeni üretim iliskilerinin olusturulmasi gerekiyordu. Bu dogrultuda sermaye pazarinin liberallesmesi ve uluslararasilasmasi sürecinin basladigini, banka sistemi de devlet tekelinin ve bireysel sermaye üzerindeki devlet kontrolünün derece derece kaldirildigini, ihracat eksenli ekonomik yönelimin degismemesine ragmen devlet müdahalesinin azaltildigi görüyoruz. Ancak tüm bu liberilizasyon yöneliminin sinirli düzeyde yürütüldügünün alti çizilmelidir. 1970′lerin sonundaki sinif savasinin toplumsal iliskilerde yarattigi kirilmadan kaynakli olarak kapitalist toplumsal iliskilerin sürdürülebilirliginin kosulu baglaminda emegin sermayeye tabi kilinmasinin daha agresiv biçimleri yürürlüge kondu. Sendikal yapilar dagitildi, toplumun demokratiklesmesi baglaminda bir araya gelmis isçi, ögrenci ve dini örgütlenmeler arasindaki iliskiler hedef alindi. Bunun için devlet, emegin regüle edilmesi islevine daha yogunlasmak, dolayisiyla emek ve bireysel sermaye arasindaki uyusmazliklara dogrudan müdahale etmek zorunda kaldi. Bu da bürokratik yapinin yeniden yapilandirilmasini ve güçlendirilmesini zorunlu kildi � devletin kurumsal olarak güçlendirilmesi. Bunun sonucu, sistemin küresel isleyisinin ihtiyaçlari düzleminde devletin pazar isleyisinden yeterince çekilememesi ve kendi varolusu baglaminda ideolojik yapilanmasini da kuran bürokratik kligin ortaya çikisiydi. Bu klik, ilerde sistemin küresel isleyisi dogrultusunda daha fazla liberallesme taleplerinin yerine getirilmesinde bir direnç odagi olarak kendini konumlandiracakti.

1980′lerin basinda 1970′lerdeki sinif hareketinden esinlenen ögrenci hareketinin ve akabinde radikal sol örgütlenmelerin yükselisi söz konusuydu. Özellikle ögrenci hareketinin yükselisi ve bu hareketin içinden gelenlerin isçi sinifiyla bulusma politikalari tüm toplumsal iliskilerde darbeye karsi demokrasi mücadelesinin yükselmesini sagladi. Varolan gerginligi ortadan kaldirmak için yapilan kimi reformlar hareketin derinlesmesinin önünü kesemedi. 1980′lerin ortasinda iyi ücret alan ve pek de sistem disi yönelimlere girmeyen agir endüstri isçilerinin direnisiyle hareket yeni bir boyut kazandi. Daewoo Motors isçilerinin grevi bir yaniyla bir baslangiç noktasi ve sinif bilesimindeki degismenin habercisi olurken, bir yaniyla da 1970′lerdeki sinif hareketiyle devamliligin bir göstergesiydi. Geçici-gündelik isçilerin yürüttügü militan mücadele, iyi örgütlenmis grevler ve �gerçek’ isçilerle gösterdikleri dayanisma hareketin radikallesmesinin önünü açti. Bu süreçte önemli olan yenilik illegal-bagimsiz sendika mücadelesinin 1980′ler ve 1990′larin ilk dönemi boyunca yükselisiydi. Devlet eliyle kurulan Kore Isçi Sendikalari Federasyonu’na (FKTU) ve 1984′te hazirlanan Is Yasasina tepki olarak ortaya çikan bu örgütlenmeler isyeri konseyleri, mahalle dayanisma aglari, ortak militan mücadelenin yürütülmesi baglaminda örgütlenme biçimiyle ve devlet ve kapitalist toplumsal iliskileri asan �politik’ talepleriyle sistem içi meta emegin pazarlanmasinin araci olan sendika anlayisinin disindaydi. 1987′deki Büyük Isçi Mücadelesi’yle sinif hareketi emek-sermaye arasindaki güç dengesinin degismesine yol açti. Isyeri mücadeleleri sokaga tasti, sinifin devlet tarafindan kontrolü, özellikle illegal sendika hareketi vasitasiyla kontrol disina çikarken, isyerlerinde de kapitalistler hakimiyetlerini kaybetmekteydi. Personel alimi, yönetimi ve disiplin gibi islevler isçi örgütlerinin eline geçti; kapitalist isyeri örgütlenmesi, yari askeri üretim iliskileri sarsilmaktaydi. Tüm bunlarin sonucu, sömürünün bedelinin yükselmesi ve gerçek ücretlerin artmasiydi.

1980′lerin ortalarinda ulusal para birimi Won’un, uluslararasi faiz oranlarinin ve petrol fiyatlarinin düsüklügünden dolayi G. Kore’de ekonomik patlama yasandi. Elde edilen arti degerin büyük kismi üretim araçlarinin, yenilenmesinden çok, arttirilmasina ayrildi. Bu da nicel anlamda üretimin arttirilmasi anlamina gelmekteydi. Asiri birikim sabit sermayeye dönüsmekteydi, ancak yeni bir pazar olusturulmasi söz konusu degildi. Asya’da düsük maliyete dayali yeni endüstrilesmekte olan ülkelerin küresel pazara girisiyle küresel rekabet gücünde ciddi bir düsüs yasandi. Gelismis ülkeler, özellikle de ABD, Japonya ve AB, kendi rekabet güçlerini ve iç pazarlarini korumak için yeni koruyucu önlemler aldilar. Bu da G. Kore için, tüm dünyada oldugu gibi, 1988′den itibaren asiri üretimin önünü açti. 1980′lerin sonunda ve 90′larin basinda arti degerin gerçeklestirilmesinde ciddi sikintilar bas gösterdi.

Emek maliyetlerinin de yüksekligiyle, Kore kapitalizminin rekabet gücü, dolayisiyla ihracati ciddi bir düsüs içersine girdi. Kapitalist toplumsal iliskilerin yasar kalmasi için müdahale kaçinilmazdi. Ilk basta yükselen sinif mücadelesinin etkiledigi is yasasina saldirildi. Sonrasinda, 1980′lerin sonundaki agir metal endüstrisinde bas gösteren grev dalgasina devlet asiri güçle müdahale etti. Devlet tarafindan emegin regülasyon dogrudan ve siddet içeren bir sekilde yeniden kurulmaya çalisilmaktaydi. Polisin asirici bakici kontrolünün yani sira, sinifin militan ögeleri ve sendikalar istihbaratin takibine alindi, askeri birlikler yeri geldiginde kanun ve düzenin kurulmasi için devreye sokuldu. Ancak sinifa müdahalenin sadece askeri düzlemde islemesi bir yarar getirmemekteydi. Bu yüzden 1988 sonrasinda sermaye üretim araçlarini degistirme yoluna gitti. Ancak bunun için ciddi yatirima, dolayisiyla dis krediye ihtiyaci vardi. Bu da yeni bir liberilizasyon dalgasini gerekli kildi. Bunun için parlamentoda, devlet içersinde olusmus bürokratik kligin parçalanip yeniden yapilandirilabilmesi için güçlü bir hükümet ihtiyaci hasil oldu. Bu dogrultuda üç sag parti birlesip Demokratik Liberal Parti’yi olusturdu. Olusturulan bu zeminden hareketle devlet ve bireysel sermaye isyeri kontrolünü ele geçirmek için harekete geçti. Bunun için isyerlerinin örgütlenme biçiminin yeniden yapilandirilmasi, emegin yeni bir biçimde kontrol altina alinmasi gerekiyordu: Esnek üretim. Bu dogrultuda emekten tasarruf eden otomasyon sistemleri, yeni insan kaynaklari isletimi, prim ve promosyon üzerine kurulu ücret sistemleri gündeme geldi. Tüm bunlar yönetsel yenilikler adi altinda rasyonalize edilmekteydi. Bu rasyonalizasyonun diger bir yani örgütlü toplumsal iliskilerin parçalanip �bireyin özgürlesmesi’ baglaminda atomize edilmesi ve bunun da ötesinde sinifin, 1960′lar ve 70′lerin basindakine benzer sekilde, sistemin bir ajanina dönüstürülmesiydi.

Ancak tüm bunlara ragmen sinif hareketi gelismeye devam etti, illegal-bagimsiz sendikalar 1990 yilinda Kore Isçi Sendikalari Konseyi’ni olusturdu. Konsey daha çok orta ölçekli sanayi isletmelerinde örgütlüydü. Ancak onun yani sira, ayni yillarda sektörel ve genis isletmeler bazli baska bagimsiz sendikalar da ortaya çikti. Tüm bu bagimsiz olusumlar 1993 yilinda Isçi Sendikalari Temsilcileri Ulusal Konferansini topladi. Bu süreç 1990′larin ortalarina kadar devam etti. Kapitalist toplumsal iliskilerdeki kirilmayi ortadan kaldirmaya yönelik her müdahale ciddi direnisle karsilasti: 1991′den itibaren Is Yasasinin reforme edilmesi çabalari sonuçsuz kaldi; yükselen kriz tehdidi karsisinda daha fazla liberilizasyon ve esnek üretim uygulamalarina yönelik politikalar istenilen düzeyde harekete geçirilemedi. Kapitalistler ve devlet emegin kolektif hareketini kiramamaktaydi. Bunun yani sira Kore ekonomisinin dayandigi pazarlardaki � otomobil, tekstil, yari iletkenler � küresel asiri üretim, sermayenin ürettiklerini satamamasini gündeme getirdi. Üretkenlikteki artis orani düsmüs, küresel pazarin dayattigi bariyerleri asabilmek için alinan kredi orani fazlalasmis ve kisa dönemli sermaye girisinin önü açilmis, düsen kar oranlarini yedekleyebilmek için daha uygun kosullardaki ülkelerdeki üretime yatirim artmisti. Kapitalist birikimin arttirilmasi yönünde üretim iliskileri 1992′den itibaren yeniden yapilandirilmaya baslandi. 1993′ten 1997′ye dek sürecek �küresel politikalar’ gündeme geldi: Finans ve meta pazarinin liberilizasyonu, esnek üretim, esnek çalisma saatleri, esnek emek pazari, üretkenligin arttirilmasi, grevlerin siddetle bastirilmasi � grevler artik devlete karsi olarak tanimlanmaktaydi. Aslinda 1980′lerin ortalarindan itibaren her �yeni’ olarak öne sürülen politika aslinda bir türlü hayata geçirilemeyen küresel ekonomiye ayak uydurmak ve rekabet gücünü korumak ve arttirmak için uygulanan ayni yapisal uyum politikalarinin biraz daha sertlestirilerek ve farkli bir yolda öne sürülmesinden baska bir sey degildi. Ancak ciddi bir basari söz konusu olamadi. Isçi sinifi her gelen saldiriya yeni bir olusumla cevap verdi. Bu yeni gelen saldiri dalgasi da 1995′te Kore Isçi Sendikalari Federasyonu (KCTU) olusturularak karsilandi. Üretkenlikteki artis statikken ve çalisma saatleri düserken gerçek ücretlerdeki artis durdurulamamisti, 1995 ve 96 yillarinda ödemeler dengesi ciddi açik verdi, küresel rekabet gücü düstü, artik kriz kapidaydi. Kapitalist üretimin toplumsal iliskilerindeki kirilmanin giderilememesi, emegin regüle edilememesi, esnek üretimin kurumsallasamamasi, örgütlü emegin sermayenin önüne koydugu engellerin kaldirilamamasi karsisinda zor duruma düsen bireysel kapitalistlerin cevabi gecikmedi. Ilk basta sermaye ulusal sinirlarin disina, emegin daha fazla tabi oldugu bölgelere yönelmeye basladi. Para sermayenin spekülatif akisinda çok hizli bir artis bunu takip etti. Bu iki gelismeyle birlikte kredi borçlanmasinda inanilmaz bir artis oldu. Tüm bunlar üzerine, bastaki hükümet, 1996′da OECD’ye üye olunmasinin ertesinde yeni bir is reformunu yasalastirildi. Daha önceki küresellesmeye uygun yeniden yapilanma politikalarinin yani sira sendikalasmaya ve sendikalarin politik faaliyet yürütmesine ciddi yasaklar getiren ve sinif hareketini bitirmeye yönelik bu politika karsisinda 1996 sonunda KCTU genel grev ilan etti. Buna ilk basta Hyundai Grubu Isçi Sendikasi Federasyonu katildi. Ögrencilerin, isçilerin ve diger branslardan çalisanlarin katildigi büyük gösteriler düzenlendi. Akabinde toplu tasima, saglik, gemi yapimi, araba üretimi ve tekstil isçileri de greve katildilar. FKTU bile büyük yürüyüsler düzenlemek zorunda kaldi. Ocagin ortasinda baslayan grevin üçüncü asamasi martin 10′una kadar sürdü. Hükümet yasayi revize etmek zorunda kaldi. Ancak ortaya çikan düzenleme, sendikal örgütlenmede ve sendikalarin politik faaliyet yürütmesinde kimi özgürlükler saglasa da, bir önceki düzenlemeden daha agir çalisma kosullari getirmekteydi. Genel grev sonrasinda mücadele yeni düzenlemenin kabulü ya da reddi üzerinden ikiye ayrildi. KCTU liderligi, genel greve ragmen, yürütülen mücadelenin önemini iyi degerlendiremediginden ekonomik reformlari kabul etti ve bir anlamiyla emegin sermayenin tahakkümü altina girmesine hizmet etmis oldu. Ne var ki bu yeni yasa da kapitalist birikim sürecinin krizin içersine yuvarlanmasini engelleyemedi; kriz zaten baslamisti. 1996′nin baslarinda, daha Asya Krizi baslamadan, büyük sirketlerin-chaebol (holding) çöküsü ilk emareydi. Sermaye yeni is yasasiyla saglamis oldugu avantajlari � çalisma gününün uzamasi, emegin yogunlasmasi, ücretlerin asindirilmasi, yeni pazarlarin açilmasi, esneklesme � artik degerlendirebilecek durumda degildi: Asiri kredi borçlanmasi ve istikrarsizliktan dolayi kisa süreli sermayenin kaçisi, sermayeyi, toparlanmasi için ihtiyaci olan, likidasyon krizine sokmustu. 1997′nin baslarinda 14 chaebol çöktü, KIA iflasini istedi. Bu çöküsler hem içte hem dista kredi borçlarinin ödenememesini getirdi. Güney Dogu Asya’nin bütünün krize girmesi G. Kore’deki krizi dramatik boyutlara tasidi. Döviz sikintisi döviz krizinin patlak vermesine yol açti. Won asiri deger kaybina ugradi. Ve tabi ki kaçinilmaz olarak issizlik patlamasi tüm G. Kore’yi sardi.

Kapitalizmin emegi regüle edememesi krizi, kapitalizmin kriz içersinde kendini yeniden kurmasinin önünü açti. IMF Kore’de krizle birlikte kisa dönemli politikalardan uzun dönemli �toplumun uluslararasi sermaye tarafindan kontrolü ve küresel sermaye birikimi sürecinin güvence altina alinmasi’ politikasina geçti. Kriz dönemi basa gelen hükümet krizden çikis politikasi olarak toplumsal konsensüs olusturma çabasina girdi. Devlet, sermaye ve emegin temsilcilerinden olusan kriz komitesi olusturuldu. Buna o zamana kadar illegal olarak tanimlanan KCTU’da çagrildi. Amaç aslinda yeni emek regülasyonu politikalarinin � emegin deregülasyonu ve küresel pazarin ihtiyaçlarina tabi kilinmasi � mesruiyetinin olusturulmasiydi. Bir süre sonra asiri anti-emekçi politikalara dayanamayan KCTU’nun komiteden çekilmesine ragmen krizden beslenen toplumsal panik havasinin yardimiyla emegin yapilandirilmasi en agir sartlariyla hayata geçti. Emek pazarinin esneklestirilmesi yoluyla is güvenligi ortadan kaldirildi, daha fazla rekabet üzerine kurulu personel yönetimi ve yetenek üzerine kurulu ücret sistemi uygulamaya kondu ve isyeri örgütlenmesi reforme edildi. Sözlesmeli isçi çalistirimi, taseronlasma ve gündelik çalisma da asiri artis söz konusu oldu. Ücret sisteminin performansa ve prim sistemine dayandirilmasi ve sabit ücretlerin minimum seviyede tutulmasiyla, ücretler küresel pazarin dalgalanmalarina uygun hale getirildi. Personel yönetiminde pazar belirlenimli performansin öne çikmasi isyeri dayanismasi ve örgütlenmesini parçaladi. Finanssal isleyisin liberilizasyonu, özellestirme, saglik, egitim ve diger tüm toplumsal iliskilerin metalasmasi hizlandirildi. Bu sürecin en önemli sonucu, aslinda 1980′lerde baslamis olan bir egilim olarak, kapitalist üretim biçiminin toplumun tüm iliskilerine yedirilmesi oldu.

Sinif çatismasinin ve sinif bilesiminin bu süreçte yeni patikalara dogru ilerledigini görülmektedir. 1997′den sonra isçi sinifi içersinde iyice belirginlesmeye baslayan üç farkli yönelimden bahsedilebilir. Sendikal hareket, özellikle 97 öncesi militan mücadelenin motor gücü olan KCTU’nun partilesmesiyle, politiklesmesiyle, sosyal demokratik çizgiye oturmustur. Sendikal hareket içersinde radikal sol örgütlerle baglantili militan ögeler ise �isçi sinifinin önderliginde sosyalizm’ söylemini sahiplenmeye devam etmektedirler. Son olarak ise, sendikal yapilari sistem içi olarak tanimlayan ve temsiliyet ve liderlik kavramlarini sorgulayan, sinifin kendini belirleme sorumlulugunun kendisinde oldugunu savunan konseyci ve anarko-sendikalist örgütlerin belirli bir agirlik kazandigi görülmektedir.

Ancak bunlarin yani sira 1980′lerin baslarindan itibaren klasik sinif tanimlamasinin içersine sokulamayacaklarin hareketinin 90′larin ikinci yarisindan itibaren yükseldiginden bahsetmek gerekir. Basta ögrenciler olmak üzere, kadinlardan, sanatçilardan, teknisyenlerden, akademisyenlerden, vs., olusan bu hareket, kapitalizmin tüm toplumsal alanlari metalastirmasina karsi olarak insan haklari, çevrenin korunmasi, ekonomik adalet ve toplumsal demokrasi taleplerini yükseltmektedir. Aslinda bir bütün olarak ele alindiginda kapitalist birikim sürecinin yeni biçimlerine karsi olarak konumlanan bu olusumlar, isçi sinifiyla birlikte ele alindiginda yeni sinif bilesiminin dinamiklerini olusturmaktadirlar.

Burada alti çizilmesi gereken nokta, klasik sol söylemin, özellikle de anti-emperyalizmin, sinif mücadelesi içersindeki çekiciligini 90′larin ikinci yarisindan itibaren yitirdigidir. Kapitalist toplumsal iliskilerin kapitalist sermaye birikim süreçleriyle iç içeligi üzerinden baktigimizda bu durum oldukça anlasilirdir. Özellikle milliyetçi ideolojiyle çakisan ulusal pazar olusturma süreci ulusal kalkinma söylemini içermekteydi. Sinifin bu kapitalist birikim sürecine iknasi, onun �ulusun’ bütünüyle esitlenmesi ve özdeslestirilmesiyle saglanmaktaydi. Sinif halk ve �kitle’ kavramlarinin içine absorbe edilmisti. Bu noktada ortaya çikan sinif çatismasi kapitalizmin vaadettigi ulusal çikarlarla özdeslesen taleplerin ve ulusal kalkinma söyleminin gerçeklesmemesiyle iliskiliydi. Kapitalizmin yeni birikim süreci ise küresel pazarin zorunluluklarina uygun olarak hayata geçirdigi neoliberal politikalarin içsellestirilmesini, kapitalist bireysellestirmeyle, bireyi bizatihi kapitalist pazarin bir öznesi haline getirerek saglamaya çalismaktadir. Dolayisiyla zaten ayni � ulusal � çikarlarda ortaklasan bir �kitle’nin varligindan bahsedilemez. Dolayisiyla (sanal) ortak çikarlardan beslenen bir politika yürütmenin karsiligi kalmamistir. Sinifin karsisinda olan bizatihi küresel kapitalizmin kendisidir. Günümüzde G. Kore’de sinif mücadelesinin yeni biçimleri de buna uygun olarak sekillenmek zorunluluguyla karsi karsiyadir.

Sonuç

G. Kore’de sinif mücadelesi ve kapitalist üretimin toplumsal formu izleginden hareketle tarihsel olarak kriz olgusuna baktigimizda, iki temel dinamigi görmekteyiz: Küresel sermaye birikimi sürecine bagli olarak ortaya çikan asiri üretimin yarattigi küresel rekabet baskisi ve sinif mücadelesi. Å?urasi açiktir ki kapitalizm, emegin sömürüsünün maksimize edilmesi üzerinden meta (degisim degeri) üretimine ve bu metanin da, arti-degerin gerçeklesmesini saglayacak sekilde, pazarda dolasima sunulmasina dayanmaktadir. Dolayisiyla arti-degerin (kar) gerçeklestirilmesi, yani metanin satilmasi sermaye birikim sürecinin olmazsa olmazidir. Ancak pazarin sinirlari ve pazarda baska kapitalistlerin de olmasi karin gerçeklestirilmesini riske sokar. Bu risklerin asilabilmesi için kapitalist varolan pazara hakim olmaya, yeni toplumsal ihtiyaçlar yaratmaya ve yeni pazarlar bulmaya çalisir. Bunun için üretim araçlarina niceliksel ve niteliksel olarak gelistirmeli, emegi yogunlastirmali, çalisma zamanini uzatmali, böylelikle de pazara fazla ürün sunabilmelidir. Bu bir yandan üretim fazlasi dogururken, diger yandan rekabet baskisini arttirir. Bu durum sermaye birikim sürecinin engellerle karsilasmasina yol açar. Sermaye birikim sürecinin bu engellerden kaçabilmesi emegin daha fazla sömürülmesine baglidir. Emek maliyetlerinin düsürülebilmesiyledir ki kapitalist rekabet gücünü arttirabilir, yani diger kapitalistleri alt edebilir. Ancak emek maliyetlerinin düsürülmesi emegin regülasyonuna yani sinif çatismasina ve teknolojiye baglidir. Bunu kapali bir sitem, yani dünya bazinda düsündügümüzde, bir tarafta sinif çatismasi içinde emegin, yeni üretim iliskileri ve biçimleriyle tahakküm altina alinmasiyla, dolayisiyla sermaye birikiminin arttirilmasiyla, kapitalistin rekabet gücünün artmasi, diger tarafta rekabet gücünün düsmesi, dolayisiyla asiri üretimin önünü açarak, diger taraftaki kapitalist için ölümcül olan, sermaye birikim sürecinin gerçeklesememesi tehdidini dogurmaktadir. Bu durumun krize yol açmamasi için emegin bu duruma uygun olarak yeniden regüle edilmesi gerekmektedir. Bu da diger tarafta yeni bir sinif çatismasinin önünü açar. Yani basta söylediklerimden yola çikarsak, krizin iki dinamiginden biri olan asiri üretime bagli rekabet baskisi da aslinda sinif savasinin bir sonucu olarak ortaya çikmaktadir ve sadece sinif savasi döngüsünün bir ugragidir . G. Kore’de sermaye birikim süreçleri, kapitalist üretimin toplumsal formu tarihsel olarak izlendiginde bu durum apaçik gözlenmektedir.

Referanslar:

Andrew Eungi Kim, Gil-sung Park; Nationalism, Confucianism, Work Ethic and Industrialization in South Korea, Journal of Contemporary Asia 2003 Autum

Chang Dae-oup; Bringing The Class Struggle Back into the Economic Crisis: Development of Crisis in Class Struggle in Korea, Historical Materialism 2001

Chang Dae-oup; Crisis of Capital Accumulation And the Crisis of Theory and Practice of The �Developmental’ State 2003

Joe Jeong Hwan; Class composition in South Korea since the neoliberal economic crisis, Multitudes 2003 December

Simon Clarke; Overaccumulation, Class Struggle and the Regulation Approach 1991

Cevap ver.

XHTML: Kullanabileceginiz tagler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>