Kamu Reformu ile Yeni Adım Sokakların Ticarileştirilmesi

10 March 2006

1970′li yıllarda büyük bir kriz içine giren kapitalizm çözümü uluslararasılaşmada buldu. Küreselleşme adı verilen bu süreç, kapitalizmin ulusal egemenlik temelinde tanımlanmış iktidar işleyişinin tasfiyesi ve küresel bir piyasanın oluşturulması temelinde neoliberal politikalarla başta sağlık ve eğitim olmak üzere bütün toplumsal alanların ticarileştirilmesi anlamına geliyor. Ticarileştirme sürecinin aklı konumundaki GATS ( Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) üzerinden verilen taahhütler doğrultusunda ulus devletler bu neoliberal politikaları uygulamaya giriştiler. Son zamanlarda art arda gündeme gelen İş Yasası, YÖK ve Kamu Reformu Yasa Tasarıları sermayenin emek cephesi üzerinde bu doğrultudaki bütünlükçü saldırısının birer parçasıdır. YÖK Yasa Tasarısı üniversitelerde fiilen başlamış olan ticarileştirme sürecini küresel piyasanın siyasal ve toplumsal normlarına uyumlu hale getirmek, üniversiteleri birer şirkete dönüştürmek amacını taşıyor. Kamu Reformu Yasa Tasarısı ise ticarileştirme sırasının sokaklara geldiğini gösteriyor.
Kamu yönetimini yeniden yapılandıran bu reform taslağı üç temel başlıktan oluşuyor: Merkezi yönetim reformu, yerel yönetimlerin (belediyeler, il özel idareleri) yetki ve görevlerini ve merkezi idare ile ilişkilerini yeniden düzenleyen yerel yönetimler reformu ve son olarak personel rejimi reformu… Yöneten ve yönetilen ayrımının görünmediği, siyasal demokrasinin temsiliyet ilişkisinin terk edilmesi ve her piyasa aktörünün kendini doğrudan temsil etmesi yönündeki bir eğilim olarak sermaye-devlet-sivil toplum ortaklığından oluşan bu yeni yönetim anlayışının adı ‘yönetişim’. Yönetişimde halk diye bir kavram yok çünkü yöneten yok. Dolayısıyla ‘hizmet’ten söz edilemez. Halk bu üç ortaktan sivil toplum kategorisine giren bir kesim olarak yönetimin bir parçası. Ne var ki TÜSİAD gibi sermaye kuruluşları da sivil toplum kuruluşları içine giriyor. Sermaye resmen yönetimde yer alırken ‘halk’ katılımcılık adı altında ancak maddi katkı sunarak bu ortaklığın bir parçası olabiliyor.
Yönetişimin temel kavramları şeffaflık, hesap verilebilirlik, katılımcılık, hizmetten yararlananların ihtiyacına duyarlılık olarak sıralanıyor. Katılımcılık bir yandan sivil toplum kategorisi içinde yönetime katılan halkın masraflara katkıda bulunması anlamına gelirken diğer yandan sermayenin de yönetimde ve karar almada katılımcı olması anlamına geliyor. Hizmetten yararlananların ihtiyacına duyarlılık ilkesi, şirket mantığıyla hizmet sağlayıcılar ve tüketiciler arasında bir müşteri ilişkisinin tanımlandığını gösteriyor ve taslaktaki ‘mahalli hizmetlerden yararlananların hizmetin bedelini ödemeleri esastır’ maddesiyle, bundan sonra ‘kullanan öder’ anlayışının geçerli olacağını gösteriyor. Hesap verilebilirlik ve şeffaflık ise küresel şirketlerin, Dünya Bankası, IMF gibi kuruluşların denetimine ve müdahalesine açık olma anlamına geliyor.
Tasarıda yerel yönetimlere (belediyeler, il özel idareleri) çok geniş yetki ve görevler verilirken merkezi yönetim, yereli denetlemek ve yerel yönetimler arası koordinasyonu sağlamakla görevlendiriliyor. Madde 11′e göre ‘kamu hizmetlerinin daha verimli ve etkili yerine getirilebilmesi amacıyla, merkezi idareler ve mahalli idareler, kendine ait hizmetlerden yetkili organların kararı ile uygun görülen, ilgileri itibariyle üniversitelere, noterler, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına, hizmet birliklerine, özel sektöre ve alanlarında uzman sivil toplum kuruluşlarına yaptırabilirler’. Bu madde kamunun yerel ve küresel şirketlere açılmasının önünü açarken ‘kamu piyasada rekabet şartlarında üretilen mal ve hizmetleri haksız rekabet oluşturacak şekilde üretemez. Bunu yapan birim varsa tasfiye edilecektir (madde 3)’ denilerek devletin rolünün, yapısının ve işlevinin yeniden yapılandırıldığına işaret ediliyor.
Bir taraftan, yukarıdaki maddeler devletin, sermayenin önünü açmak yönündeki piyasayı tamamlayıcı işlevine gönderme yapıyor. Diğer taraftan da,’merkezi yönetim yerel yönetimlere kendi koşul ve özelliklerine göre öz gelirlerini geliştirme olanağı tanır’, ‘yerel yönetimler şirket kurabilir ya da şirketlere ortak olabilir’ maddeleri kurumların birer şirket gibi çalıştırılacağını gösteriyor. Bu noktada devletin kendisinin de bir piyasa aktörü olarak yeniden yapılandığını söyleyebiliriz. Belediyeler ise piyasada rekabet eden girişimci aktörler olarak verecekleri hizmetlerin ücretlerini kendileri belirleyecek ve böylece her bölgede farklı ücretler geçerli olacak. Böylelikle hizmetlerin sunumu, GATS anlaşmasının ruhuna uygun olarak, ekonomik ve toplumsal süreçleri doğrudan yönlendiren merkezi devlet ve bu devletin vatandaşları arasındaki toplumsal bir ilişkinin yerine, piyasa girişimcileri ve hizmetlerin tüketicisi olarak müşteriler arasındaki doğrudan bir piyasa ilişkinin konusu haline getiriliyor.
Sonuç olarak bu tasarının temel amacı; federal bir yapıya dönüştürülecek olan devletin yerellerin piyasa zorunlulukları içinde kendi kaynaklarını yaratması üzerine doğrudan hizmet sunumundan çekilmesidir. Yerel girişimciler olarak belediyelerin piyasanın rekabet ve verimlik kriterlerine uygun olarak kullanan öder ilkesiyle her ‘hizmeti’ ücret karşılığı sunması ve tıpkı bir şirket gibi çalışmasıdır. Toplumsal ilişkilerin piyasaya tabi kılınması ve piyasa aktörlerinin kendilerini piyasa ortamında doğrudan temsil edebileceği yeni bir yönetimsel yapılanmanın kurumsallaştırılması yoluyla, geçmiş dönemin iktidar işleyişinin tanımlayıcı unsurları olarak ‘egemenlik, meşruiyet, halk, vatandaş ve vatandaşlık hakları’nın piyasa özlü bir şekilde yeniden tanımlanması sözkonusudur. Bu anlamda küresel piyasanın politik düzenlemesinin ihtiyaçları doğrultusunda, geçmiş dönemin iktidar yapılarının kapitalist imparatorluğu işleten özneler olarak yeniden yapılandırılmasını öngören tarihsel bir siyaset belgesiyle karşı karşıyayız.
Kamu Reformu Taslağının üçüncü parçası olan personel rejimi yasa taslağı henüz hazırlanmadı. Ancak merkezi taslaktaki ‘kamu hizmetlerinin gerektirdiği nitelik ve sayıda esnek, liyakata dayalı istihdamı esas alan, performans değerlendirmesine müsait şeffaf sistem bir yıl içinde çıkarılacaktır’ maddesi bu taslağın mantığını vermektedir. Yine taslaktaki ‘mahalli idarelerde sözleşmeli personel çalıştırılması esastır’ maddesinden, özellikle sağlık ve eğitim alanında başlamış olan sözleşmeli personel uygulamasının yaygınlaştırılacağı anlaşılmaktadır. Norm kadro uygulaması ise maksimum işi minimum personelle yapmak anlamına geliyor, ya da başka bir ifadeyle binlerce kişinin işten atılacağı ve esnek çalışma mantığı ile personelin her alanda çalıştırarak maksimum kar elde edilmesi anlamına geliyor. İş güvencesini ortadan kaldıran sözleşmeli personel uygulaması ile bir kişinin işine devam edip etmeyeceği, onun gösterdiği performansa bağlı olacak.
Personelin performansının kriterlerini de belirleyen yereller olacak. Örneğin sözleşmeli çalışan bir öğretmenin geleceği okul yönetiminin değerlendirmesine kalacak. Bu nedenle sözleşmeli çalışan emekçiler kendilerini güvence altına almak için örgütlenmek yerine şefin, müdürün, vs. gözüne girmeye çalışacaklar. Kişinin alacağı maaş da onun performansına bağlı olarak değişecek. Bu durumda emekçiler arasında ücret farklılıkları olacak ve aralarında bir rekabet ortamı oluşturulacak. Diğer taraftan İş Güvencesi Yasa Tasarısında bilim kurulunun hazırladığı ekte bir işçinin işten atılması için yeterli koşullar olarak sayılan ‘rahatsızlık yaratacak şekilde arkadaşlarından borç istemek, iş akışını ve ortamını olumsuz etkileyecek biçimde diğerleriyle ilişki kurmak, uzun telefon görüşmeleri yapmak, işini aksatacak şekilde işyerinde dolaşmak, arkadaşlarını işverene karşı kışkırtmak’ gibi muğlak ifadeler bir kişinin işten atılmasının keyfi hale geleceği ve en ufak bir hak arayışının bile engelleneceği noktasındaki niyet açısından yorumlanmalı.
Sistem bir yandan yasalarıyla işçi ve emekçileri örgütsüzleştirip bireyselleştirmeye çalışırken, bu politikalarını güvenli bir ortamda uygulayabilmek için emek cephesi üzerindeki baskısını da arttırıyor. Küresel kapitalizme entegre olmak için 1980 faşist darbesini yapan, cezaevindeki muhalefeti bastırmak için F tipi sistemini getiren ve cezaevlerinde sayısız katliam yapan devlet; YÖK yasa tasarısının gündeme geldiği bu günlerde 2000′in üzerinde öğrenciye, kamu reformuna karşı mücadele etmek için eylem yapan kamu emekçilerine soruşturma açarak bu süreci aşmaya çalışıyor.
Artık okulda, hastanede ya da sokakta muhatabımız yerel, küresel şirketler ya da kendisini bir piyasa aktörü olarak yeniden yapılandıran devlet olacak. Bu nedenle sokaklara ve yaşama sahip çıkmak için emek cephesinin tek seçeneği anti kapitalist bir mücadeledir. Yaşamın her alanına yayılmış kapitalist imparatorluğa karşı yaşamın her alanından örgütlenecek, kapitalizmin emeğin özgürlüğü üzerindeki tahakkümünü dağıtacak emek cephesinin anti kapitalist mücadelesi gerekiyor!

Cevap ver.

XHTML: Kullanabileceginiz tagler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>