Ekim devriminin krizi: Sovyetler mi devlet mi?
2 September 2008

Ekim devriminin krizi: Sovyetler mi devlet mi?
20. yüzyil siniflar mücadelesi pratiginde, ister asamali reform isterse asamali devrim taktigi üzerine kurulu olsun, komünizm gerekli maddi kosullarin olusumuna baglanan bir geçis paradigmasi içinde düsünüldü. 19. yüzyil siniflar mücadelesinin Paris Komünüâ??ndeki yenilgisinin ardindan Alman Marksizmi, kapitalizmin nihai bir krizinin söz konusu olamayacagi varsayimi temelinde, bu geçisin politik olarak devletin demokratiklestirilmesi üzerine oturtulmasinin bir ifadesiydi. Sermayenin sonunu getirebilecek ekonomik ya da politik bir kriz beklentisinin yoklugunda, devrimin yerini barisçil geçis siyaseti aldi. Sosyal demokrasi, emegin kurtulusunun sermayenin reforme edilebilmesine tabi kilindigi bir talep siyaseti gelenegine dönüstü. Kapitalizmin yeterince olgunlasmamis olmasindan dolayi devrimin nesnel kosullarindan yoksun oldugu düsünülen Rusyaâ??da gerçeklesen Ekim Devrimi, siniflar mücadelesini tarihsel maddi kosullarin belirlenimine birakan paradigmada önemli bir kirilmaya neden oldu. Devrimi güncel bir olanak olarak yeniden canlandiran siniflar mücadelesi pratigi içinde, kriz ve devrim arasindaki iliskinin yeniden düsünülmesinin önü açildi. Alman sosyal demokrasi geleneginde neredeyse sermayenin kendi gelisiminin bir bilimine dönüstürülen Marksizm, Leninâ??in deyisiyle açilan proleter devrimler çaginda, her krizin devrimci bir krize, yani devrime dönüstürülebilmesinin politik teorisi olarak yeniden kuruldu. Ancak reform ve devrim arasindaki ayrimi yaratan kriz teorisi üzerindeki bu politik fark, tarihsel maddi kosullarin belirlenimini merkeze alan geçis paradigmasini sarsmakla beraber, bu paradigmadan kökten bir kopusu getirmedi. Kapitalizmden komünizme geçisin zorunlu bir asamasi olarak algilanan Rusyaâ??daki devlet kapitalizmi dönemi, komünizmin gerçeklesmesini güncel bir olanagin özgürlestirilmesi yerine tarihsel maddi kosullarin olgunlasmasina baglamanin zorunlu bir pratigiydi. Tarihi ve siniflar mücadelesini diyalektik bir gelisim çizgisi olarak okuyan bakisi bozan, devrimci öznelligin yarattigi kopuslarin ve olanaklarin açiga çiktigi bir ugrak olarak Ekim Devrimi, özellikle iç savas döneminden sonra bu gelisim çizgisine oturtularak boguldu. 20. yüzyil Rus siniflar mücadelesi pratigi, diyalektik gelisimin kapaliligina karsi bir devrim gerçeklestirmisti; ancak devrim sonrasinda emegin özgürlesmesinin olanaklarinin yaratilmasinin politik olarak devlet kapitalizmine baglanmasiyla, bu kapalilik yeniden üretildi. Bugün devrimi, diyalektik gelisimin seyrine tabi kilinmis bir gelecek yerine bugünden özgürlestirilebilecek bir olanak olarak yeniden düsünebilmek için, bu pratigin önümüze koydugu kriz ve devlet teorisi sorununa yeniden dönmek zorundayiz.
Gerçekçi bir devrimin maddi kosullarinin olgunlasacagi ugragin soyutlamasi olarak kriz teorisine iliskin Marxâ??tan kalan son miras, üretici güçler ile üretim iliskileri arasindaki diyalektik çeliskinin sürdürülemez bir boyuta varacagi tarihsel bir ugraga isaret ediyordu. Toplumsal devrimler çaginin baslangici, üretim iliskilerinin üretici güçlerin gelismesinin önünde bir engel haline geldigi kosul olarak saptanmisti. Bu anlamda üretici güçleri gelistirebildigi oranda sermayenin gelisimi, geri döndürülemez bir ilerleme potansiyelini ifade ediyordu. Aslinda sermaye ve emek arasindaki antagonizmanin açiga çikisi olarak düsünülebilecek olan kriz olgusunu sermayenin kendi gelisimine baglayan bu bakis, ayni zamanda emegin özgürlesmesini sermayenin gelisiminin nihai bir zorunluluguna indirgeme potansiyeli tasiyordu. Sermayenin nesnel ve bagimsiz bir güç olarak düsünülmesinin karsiligi, emegin kendini gerçeklestirebilmesinin maddi kosullarini yaratma gücünden, bu kosullar üzerinde egemen olabilmesinin politikliginden henüz yoksun olarak tasavvur edilmesiydi. Marxâ??taki bu teorik potansiyel, pratik-politik karsiligini kapitalizmin iktidar isleyisinin emperyalizme dönüstügü dönemde, Bernstein öncülügündeki Alman Marksizmi geleneginde buldu. Ekonomik bunalimlarin ortaya çikmamasi, devlet ve toplumun giderek liberallesmesi ile birlikte proletaryanin kosullarinin düzelmesi yönündeki egilimlere bakarak sermayenin ilericiligini sürdürdügünü ve bir çöküsün meydana gelme olasiliginin bulunmadigini iddia eden Alman Marksizmi, devrimin olgunlasmasi beklenen nesnel kosullarinin asla gelmeyecegi görüsündeydi. Tekellesme ve tekellerin devletle bütünlesmesi olgusuyla ayirt edilebilecek emperyalizm kosullarinda sermayenin devletin düzenleyiciligi ve burjuva demokrasisi yoluyla kendi krizlerini çözebilme kapasitesi karsisinda, sinifin gerçekçi siyaseti ancak burjuva demokrasisi içinde politik bir güç haline gelerek bu kapasiteyi ele geçirmek olabilirdi. Bu anlamda demokrasi mücadelesi ve parlamentarizm, sinifin temel politik stratejisi olarak benimsendi. Bunun anlami, emegin burjuva demokrasisinin bir gücü olarak özneleserek sermayeyi dogrudan tehdit eden antagonist bir politik güç yerine onu yeniden üreten bir dinamige dönüsmesiydi.
Nihai bir kriz ve buna bagli olarak bir devrimin olanakli olup olmadigi üzerine, Marxâ??a referansla ve aslinda çogu zaman onu tamamlamak kaygisiyla yürütülen Alman Marksizmi içindeki tartismalarin ortaya çikardigi reform ve devrim ikiligi temelindeki karsit söylemler, ister bastan böylesi bir krizin mümkün olmadigi isterse Rosa Luxemburgâ??un düsüncesinde oldugu gibi, bu nihai kriz beklenirken bile sosyalist devrim için sinif mücadelesini sürdürmek gerektigi yönünde olsun, krizi sermayenin kendi gelisiminin ve içsel çeliskilerinin bir sonucu olarak algilamak konusunda ayni temeli paylasiyordu. Temel sorun ve politik fark, emegin politikliginin özgürlesmesinin kapitalizm açisindan nasil sürekli denetlenmesi gereken bir politik krize isaret ettigi bir yana, sermayenin kendi ekonomik krizlerini çözme kapasitesine sahip bir sistem olup olmadigi üzerinden konuldu. Devrimin kaçinilmazliginin gerekçesi olarak öne sürülen kapitalizmin nihai krizi olgusu ise, emek ve sermaye arasindaki antagonist iliskinin sürekli olarak tasidigi kriz potansiyelini görünmez kildi.
Ekim Devrimi, kapitalizmin nihai krizini kapitalist üretim iliskilerinin içindeki neredeyse yerlesik bir kurala dönüstüren bu bakisin dogrudan pratik bir elestirisiydi. Devrim, sermayenin kendi gelisiminin nihai krizine bagli bir sorun yerine, emegin açiga çikmis olan kriz kosullarina politik müdahalesi biçimini aldi. Bu anlamda kriz kavrami, ekonomik maddi kosullarin belirleniminden çikarilarak politik bir belirlenimle yeniden kuruldu. Marxâ??ta toplumsal devrimler çaginin baslangici üretici güçlerin gelisimi sorununa bagliyken, Leninâ??de emperyalistler arasi savasin yarattigi krizlerle beraber dünyanin her yerinde sosyalist devrimler olanakli hale gelmisti. Lenin açisindan devrim, sermayenin emegi tahakküm altina almaya çalisirken içine düstügü krizleri toplumsal bir antagonizmaya çevirecek politik bir müdahaleyi ifade ediyordu. Bu anlamda sermayenin krizinin nihailigi, kendi gelisiminin diyalektik çeliskilerinin degil, emek ile sermaye arasindaki antagonizmanin boyutlarinin bir belirlenimi olarak algilanmaliydi. Devrimin güncel bir talep olarak kurulabilmesi, bu antagonizmanin özgürlesmesinin politik olanaklarini yaratabilmeye bagliydi.
Ekonomik maddi kosullarin belirlenimi yerine siniflar arasi güç iliskilerinin belirlenimine yapilan bu vurgu, emperyalizm asamasinda kriz ve devrim kuraminin içerdigi devlet ve proletarya diktatörlügü çözümlemesi açisindan da köklü bir farka isaret eder. Sermaye birikim sürecinin ulusal ekonomi temelinde merkezilesen ve yogunlasan ulusal sermayelerin dünya pazari üzerindeki açik rekabetiyle sekillendigi olgusu, dönemin emperyalizm kuramlarinin ortak temelini olusturmasina ragmen, Leninâ??in özgünlügü, bu sermaye birikim sürecinin nasil bir egemenlik isleyisiyle iç içe geçtigini ve bu egemenlik isleyisinin krizlerini önemsemesidir. Ayni dönemde Alman Marksizmi, ulusal tekellerin devletle bütünlesmesiyle devletin salt bir zor aygitindan çikarak sermayeyi düzenleyici bir islevle yapilanmasinda devletin demokratiklesme potansiyelini öne çikartirken, Lenin sermayenin dünya pazarindaki rekabetinin ulus devletler arasi açik savas üzerinden yasanacagini görerek bu egemenlik krizinin nasil bir toplumsal antagonizmaya dönüstürülebilecegi sorunuyla ugrasti. Sermayenin bu krizi yönetebilme kapasitesi, merkez ülkelerde emegi ulusal sinirlar içinde disiplin altina alarak burjuva demokrasisi yoluyla kendi siyasal gücüne dönüstürebilmesine ve sömürge ülkelerde ise açik askeri ve siyasi zora dayaniyordu. Lenin açisindan emegin sermayenin tahakkümünden özgürlesmesinin politik kosulu, bu zora karsi isyana ve bir devlet biçimi olarak burjuva demokrasisinin parçalanmasina oturmustu. Emperyalist savasla evrensellesen egemenlik bunaliminin yarattigi bu devrimci durumda, emegin politik müdahalesi dogrudan sermayenin egemenlik isleyisine yönelmeliydi.
Devrimin arifesinde kaleme alinan â??Nisan Tezleriâ? ile â??Devlet ve Devrimâ?, Alman Marksizminin devletin demokratiklestirilmesini öngören parlamentarizmine ve II. Enternasyonel sosyalistlerinin emperyalist savasta kendi ulus devletlerinin ve ulusal burjuvazilerinin yaninda yer almasina karsi, Leninâ??in bu politik müdahalenin nasil bir biçim almasi gerektigini Paris Komünüâ??nü referans alan bir devlet ve proletarya diktatörlügü teorisi ile temellendirme çabasinin ifadesidir. 1905 yenilgisinin ardindan yeniden canlanan isçi ve asker sovyetlerinin artik otokrasiye karsi degil, dogrudan Å?ubat devriminden sonraki yeni burjuva hükümetine karsi giderek yogunlasan mücadelesinde, Lenin, devlet ve parlamentarizm karsitliginin pratik karsiligini görür. Burjuva egemenligi karsisinda sovyetlerin temsil ettigi proleter egemenligin yarattigi iktidar ikiligi, bir devlet biçimi olarak burjuva demokrasisi ile â??kaynagini halk yiginlarinin dolaysiz, yerel, asagidan gelen giriskenliginden alanâ?[i] bir iktidar biçimi arasindaki dogrudan çatismanin bir ifadesidir. Bu anlamda sovyetler, burjuvaziyi alasagi edecek bir yikicilikla beraber, devrimci bir sinif egemenliginin kuruculugunu dogrudan üstlenebilecek bir dinamik olarak önemsenir. Sinif antagonizmasinin gelinen ugraginda sovyetler, ayaklanma ve mücadele örgütünün ötesinde yiginlarin pratik etkinliginin ortaya çikardigi dogrudan iktidar organlaridir. Olasi bir devrimin burjuva niteliginden dolayi sovyetleri ancak parlamentarizmin sinirlari içinde var olabilecek kitle örgütlenmeleri olarak gören Mensevikler karsisinda, Lenin sovyetleri burjuvazinin egemenlik krizini derinlestirmekle beraber yeni tür bir iktidar isleyisinin kurucusu olabilecek bir politik güç olarak olumlar. Proletarya burjuvazinin direnisini baski altinda tutmak için hâlâ merkezi bir siddet aygitina ihtiyaç duyacagindan, bu kurucu güç bir devlet biçimini almak zorundadir. Ancak devrimin hemen öncesinde sovyetlerin öz etkinliklerinde maddilestigi üzere bu, daha simdiden Paris Komünü örneginde oldugu gibi, polis ve ordunun dagitilarak halkin dogrudan silahlandigi, modern devletin bürokratik aygitinin yerine seçimle gelen ve her an geri çagrilabilen temsilcilerden olusan bir yönetim aygiti olan bir devlet olmayan devlettir. Devrime hazirlanirken ve devrimden hemen sonraki evrede, proletarya diktatörlügü burjuvazinin egemenlik kapasitesine karsi zor tekelinin yiginlarin elinde bulundugu bir siddet örgütüdür. Sermayenin politik egemenliginin çözülüsü, proletaryanin dogrudan kendi etkinligi yoluyla egemenligi kendinin kilmasiyla gerçeklesecektir. Sovyetler, sinifin içkin politik gücünün olumlanmasi anlaminda proletarya diktatörlügünün Rusyaâ??daki ilk figürüdür.
Ekim Devrimi, mücadele halindeki öznelerin öznel birikiminin politik kuruculugu ile gerçeklesti. Emperyalizm asamasinin sermaye birikim sürecine içkin siniflar arasi güç çatismalari devrimle çözüldü. Ancak burjuvazinin mülksüzlestirilmesiyle üretici güçler üzerindeki sinif egemenligi bir kere ortadan kaldirildiktan sonra, toplumsal hayatin üretiminin ve yeniden üretiminin maddi kosullarinin nasil yaratilacagi sorunu, devrimin sonraki tarihini belirleyen temel çatisma alani haline geldi. Emegin kendini degerli kilabilecegi maddi kosullarin üretimi anlaminda üretici güçlerin gelisiminin iktidar isleyisi devlet biçimini aldi. Devlet, burjuvazinin tehdidi karsisinda, proletaryanin geçici bir zor aygitinin ötesinde devrim sonrasi toplumsal bedenin isleyisini düzenleyen disiplinci bir iktidar olarak yapilandi. Emegin öznel deneyimlerinin içkin kuruculugu ile emegin kendini gerçeklestirebilmesinin maddi kosullarini düzenleyen ve denetim altina alan askin bir iktidar isleyisi olarak devlet arasindaki çatisma özgürlestirilmedi ve bunun yerine â??devletin sönümlenmesiâ? ilkesiyle üretici güçlerin gelisiminin evrimine birakildi. Emegin özgürlesmesinin politik olanagi bir devrim sorununa dönüstürülebilmisken, toplumsal olarak özgürlesebilmesi tarihsel maddi kosullarin zorunlu seyrine tabi kilindi.
Emegin kendini gerçeklestirebilecegi maddi kosullarla özgürce bulusabilmesinin emegin kolektif dogasi üzerindeki mülkiyet tahakkümünün ortadan kaldirilmasi yerine üretici güçlerin gelisimine baglanmasi, komünizmin bireylerin farkliliklarinin dogurabilecegi bütün ihtiyaçlarin karsilanabilecegi maddi bir zenginlik toplumu olarak anlasilmasinin bir sonucuydu. Emegin zorunlu bir faaliyet olmaktan çikarak bir öz etkinlige dönüsmesinin kosulu, sinirsizca paylasilabilecek bir toplumsal artinin üretilebilmesiydi. Sermayenin üretici güçleri gelistirebilmesinin tasidigi ilerici potansiyel, böylesi bir zenginligi üretebilecek büyük ölçekli sanayi üretimini hayata geçirebilmis olmasindan geliyordu. Bu yüzden, devrim sonrasi çözülmeyi bekleyen temel sorun, bir sinif olarak örgütlenmis sermayenin yoklugunda böylesi bir üretimin hangi üretim iliskileri içinde devindirilebilecegiydi. Kapitalist toplumdan komünist topluma dönüsümün dogrudan bir kopus yerine asamali bir geçis sorunu üzerinden kurulmasi, komünist toplumun bu yönüyle kapitalist toplumun temelleri üzerinde gelisen bir toplum olarak görülmesiydi.
Leninâ??in kapitalizmden komünizme geçisin zorunlu bir asamasi olarak Rusya için öngördügü devlet kapitalizmi modeli, emegin, üretim araçlarinin devlet mülkiyetinde oldugu büyük ölçekli sanayi üretiminin disiplini altina alinarak verimli kilinmasinin iktidar isleyisidir. Özel mülkiyetin ortadan kaldirilmasiyla üretim araçlarina bütün toplum adina devlet tarafindan el konulmasinin anlami, sermayenin üretici güçleri gelistirme kapasitesinin ve islevinin devlet tarafindan üstlenilmesiydi. Nüfusun çogunlugunun köylülerden olustugu ve küçük ölçekli üretimin hakim oldugu bir ülkede, Lenin için temel çeliski â??devlet kapitalizmi ile sosyalist üretim iliskileri arasindaâ? degil, devlet kapitalizmi ile devlet tekeline karsi savasan küçük burjuvazi ve özel sermaye arasindaydi.[ii] Küçük ölçekli üretimin anarsisine karsi, devletin planlamasi ve denetimi altinda, tüm toplumun esit is ve esit ücretle fabrikalasmasi gerçeklesmeden komünizme geçis olanaksizdi. Bu açidan devletin sönümlenmesinin kosulu, emegin içkin eyleminin politikliginin özgürlesmesi degil, toplumsal üretim araçlarinin üretimin ve tüketimin denetlenmesini gereksiz hale getirecek kadar devasa bir gelisimiydi.
Özellikle 1848 özelestirisinden sonra siniflar mücadelesini ekonomik bir belirlenimcilikle okumaya yönelen Marxâ??a göre, sermaye üretici güçleri gelistirebildigi ölçüde yok edilemezdi. Üretici güçlerin henüz yeterince gelismemis oldugu komünizmin birinci evresinde, bir sinif olarak burjuvazi ve üretim araçlari üzerindeki özel mülkiyet ortadan kaldirilsa bile, esit emege esit ücret ilkesi sürdügü sürece, meta degisimi ve bir toplumsal iliski olarak sermaye sürecekti. Bu anlamda Rusyaâ??daki devlet kapitalizmi, Marxâ??in bu öngörüsünün politik olarak gerçeklestirilmesiydi. Bir sinif olarak burjuvazi devrimle ortadan kaldirildi; ancak emegin ücretli emek biçimi altinda siniflastirilmasi ve bu siniflastirmanin güvencesi olarak devlet sürdürüldü. Emegin hayatin üretimi ve yeniden üretimindeki kolektifligi devlet mülkiyeti ile tahakküm altina alindi ve emek kendini gerçeklestirebilecegi maddi kosullar üzerindeki egemenlikten dislandi. Emegin krizi, üretici güçler ile bu güçlerin gelisimi önünde bir engel haline gelen üretim iliskileri arasindaki diyalektik çeliskide degil, emegin toplumsal karakteri ile bu toplumsalliktan mülksüzlestirilmesi arasindaki çatismadadir. Komünizm, mülksüzlestirmeye karsi emegin kendini gerçeklestirebilmesinin maddi kosullarini yeniden kendinin kilma mücadelesinin içkin arzusudur. Ekim Devrimi, bu arzuyu özgürlestiremeyerek boguldu. Leninizm, özel mülkiyet ve devlet mülkiyeti arasindaki çatismaya müdahale edebilecek burjuva özlü devrimlerin proletarya tarafindan üstlenilmesinin politik teorisi ve pratigi olarak kuruldu. Mülksüzlestirmeye karsi isyan, emegin komünalligini yeniden kendinin kilmasinin isyani olarak örgütlenemedi. Bugün bu özgürlesme, emegin politikliginin içkin ve dogrudan eylemi olarak yeniden kurulabilmeli.
[i] V.I. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Sol Yayinlari, 1979.
[ii] V.I. Lenin, â??Sol Kanatâ? Çocuklugu ve Küçük Burjuva Zihniyeti, Nisan 1918.

