Okul-isi ve Okul-isine Karsi Mücadele(Harry Cleaver)
10 March 2006
Önceleri bir ögrenci ve daha sonra bir profesör olarak yaptigim isin içerigi ve biçimi egitim-ögretimin sinifsal yapisi tarafindan belirlendi. Bugün, bir profesör olarak, ögrenciler, diger profesörler, ögretim disi kadro ve üniversite yönetimi ile birlikte çalisiyorum. Sonuçta bütün bu iliskiler, genel yüksek egitim politikalari ve -üniversiteleri de yaratan, islevlendiren- kapitalizm tarafindan sekilleniyor.Isim geregi sinifta ve ofis saatlerimde her hafta saatlerce ögrencilerle dogrudan etkilesim içerisindeyim. Daha seyrek olarak bölüm toplantilarinda (kabul jürisi gibi) ve üniversite genelindeki toplantilarda da (fakülte konseyi gibi) diger profesörlerle beraber çalisiyorum. Yine seyrek olarak ögretim disi kadro ile çalisiyorum (sekreterlerden ve bilgisayar sistemleri operatöründen temizlik isçilerine kadar). Bütün bu dogrudan etkilesimler; (ayrimlarin, hiyerarsinin ve isin gereklerinin vs. dayatilmasi yoluyla) yönetimin kurallari, düzenlemeleri ve politikalarinin yani sira maas ve terfi ödüllü arastirma ve yayin faaliyetlerine duyulan sürekli talep tarafindan da düzenliyor. Elbette �yayinla ya da yok olursun’ gibi bir tehdit üzerinden olmasa bile �ya bizim istedigimizi istedigimiz yerde yayinlarsin ya da asgari maas ve primlerle idare etmeyi ögrenirsin’ biçiminde örgütleniyor.
1960′larda ve 1970′lerin basindan bir ögrenciyken o zamanki adiyla revizyonist tarih ve elestirel sosyal teoriyle birlikte Karl Marx’in yazdiklarini çalistim. Çünkü bana ögretilen tarih ve teori o zamanin, bazen benim de bir katilimci ya da gözlemci olarak içinde yer aldigim, olaylarini (Sivil Haklar Hareketi, ABD’deki sehir ayaklanmalari, 60′larin �kültürel devrimi’ vs.) anlamama hiç de yardimci olmuyordu.
Bir profesör olarak Marx’i ögretiyorum, çünkü yazildigindan beri epey zaman geçmesine ragmen Marx’in çözümlemesinin temellerinin bugünün dünyasini ve çatiskilarini -savaslardan irk ayrimciligina, cinsiyet ayrimina, çevre kirliligine, egitime, ögrenci ve profesörlerin çalismalarina kadar- anlamakta ve bunlarla basa çikmakta çok faydali oldugunu düsünüyorum. Dolayisiyla, Marx’in çözümlemesinin bazi unsurlarini sadece genis çapli toplumsal konularda degil ayni zamanda kendimin, ögrencilerimin günlük çalismalari ve mücadeleleriyle iliskilendiriyorum.
Benim Marksist teori okumam, üniversitenin daha genis bir toplumsal fabrika içerisindeki fabrikalardan biri olarak görülmesi gerektigini gösteriyor. Toplumun bütününü �toplumsal fabrika’ olarak adlandirmamizin sebebi, kapitalizmin toplumsal iliskilerinin üretimi ve yeniden üretimi için, isadamlari ve devletler tarafindan belirlenen ve yüksek ögretimi de kapsayan kurumlarin sekillendirdigi bir toplumsal yapinin içerisinde olmamizdir. Bir fabrika olarak okul Marx’in deyimiyle �emek gücü’ -çalisma istegi ve yetenegi- üretmek için, üniversite düzeyinde ise özel sektör ve devletlere arastirma sonuçlari üretmek için tasarlanmistir. Uzun yillardir süregelen, egitimin insanlarin bireysel aydinlanmasini ve demokratik süreçlerde yer alabilecek vatandaslarin yetistirilmesini amaçladigi yönündeki ideolojik iddialara karsin gerçeklik tam tersidir. Anaokulundan yüksek lisans derecelerine kadar okullar insanoglunu isçiye -hayatlarinin geri kalani boyunca söyleneni belirtilen biçimde yapacak derecede disipline edilmis ve mümkün olan en iyi sekilde yasadigini düsünen, sinirli egitim görmüs insanlara- dönüstürme çabasi içerisindedir. Dogal olarak birçok insan buna direnir. Dolayisiyla okul bir mücadele alanidir ve Marxist çözümleme bu mücadeleleri anlamak ve bunlara nasil katilacagini belirlemek anlaminda yol göstericidir.
Geri kalan bölümlerde ögretim üyeleri ve ögrencilerin isleri ve birbirleri ile etkilesimleri üzerine yogunlasacagim. Öncelikle ben ve diger ögretim üyelerinin yükümlülüklerinin, ögrencilerin yükümlülüklerinin ve bu ikisi arasindaki iliskinin tanimini ve çözümlemesini yapacagim. Diger bir deyisle, Marx’in Kapital’de yaptigi gibi, üniversitenin yapisini ve amacini belirleyen sermaye baglaminda isin dogasini ve dinamiklerini çözümleyecegim. Son bölümde ise bu yapinin, ögretim üyeleri, çalisanlar ve ögrenciler olarak, ona karsi mücadelemizle, zamanimizi ve emegimizi degerli kilma mücadelemizle, kaybeden olmamak için mücadelemizle ya da özgürlük ve otonomimizi kurma mücadelemizle nasil parçalanacagini tartisacagim.
Çalisan Ögretim Görevlileri
Gerek ögretmenler gerekse ögretim görevlileri ögretiyormus gibi yaparken yöneticiler de �iyi’ ögretmenleri �kötü’lerden ayirabiliyorlarmis gibi yaparlar. Bu üç grup el ele bir sanallik yaratirken bu sanallik, kendini ögrencileri ve egitim personelini bölmeye, kusatmaya ve yönetmeye adamis yönetimin isine geliyor; gerçekten ögretmeye çalisanlari ise yok ediyor. Gerçekte kimse kimseye ögretemeyecegi için bir ögretmenin veya ögretim görevlisinin yaptigi sadece ögrencilerin ögrenmesine yardimci olmaktir. Ders anlatabilirler ve birçok konuda genis kaynak sunabilirler; ancak ögrencilerin dersten ve bu kaynaklardan ne ögrendigi tamamen kendilerine baglidir. �Ögretim’de bosa harcanan emeklerin büyük bir çogunlugu bu sanalliktan kaynaklaniyor. Ögretim üyeleri kaynaklari toparliyor, bir okuma listesi hazirliyor ve dersi anlatiyor, sonra ögrencilerin sinav sonuçlarinin düsük olmasi karsisinda afallayip kaliyorlar. Dolayisiyla bazilari basarisiz olduklarini düsünüyor ve sorunu üzerine alip özgüvenlerini yitiriyorlar, digerleri ve büyük ihtimalle de çogu, ögrencileri suçlayarak küçümseyen ve tahammülsüz davranislar sergiliyorlar.
Ögrenmenin gerçeklesebilmesi için ögrencilerin varolan bilgi birikimleri ve anlama yapilariyla yeni bilgileri ve yaklasimlari bütünlestirebilmeleri gerekir. Yeni olani alip daha önceden inandiklari ve bildikleri ile karsilastirmali ve bir uyumsuzluk hissettiklerinde sorunun önceki bilgilerde mi yoksa yeni ögrenilende mi oldugunu yakalamalilar. Birebir durumlarda yeni bilgiyi, fikirleri ve yaklasimlari sunanlar sunma biçimlerini, deneyimle ve özenle ögrencinin bilgi ve anlayisindan anladiklari isiginda olusturabilirler. Yine de nihayetinde yeni bilginin ya da anlayisin dünyayi algilayislarinda yer kazanabilmesi için gerekli olan karsilastirma, degerlendirme ve bütünlestirme isini ancak ve ancak ögrenci gerçeklestirebilir. Fakat büyük siniflarda herhangi bir �ögretmenin’ bunu gerçeklestirebilmesi mümkün degildir. �Seyircilerini’ inceleyebilir ve dersi onlara en uygun hale getirmeye çalisabilir; ancak çogu zaman sunuslarinda kullandiklari kelimeler ve sunma biçimleri ögrencilerin özgün ihtiyaçlarina cevap veremeyecektir. Okullar, bu sorunu göz önünde bulunduran bir yerden yapilanmamakla birlikte ögrencilerin ögrenmeye ve ögretim görevlilerinin ise ögrencilere ögrenmelerinde yardimci olmaya dönük bütün çabalarini bosa çikaran bir yapiya sahip.
Ve kendimi bu olanaksiz konumda buldugumda kendime su soruyu sordum: Ögretim görevlileri olarak, ögrenciler karsisinda ne yapmamiz gerekiyor?
�Ögretim’ yapmam beklenen bu yapi içerisinde, karsiliginda bana para ödenen bu isin en temel boyutunun ögrencilere isi ve is disiplinini dayatmak oldugunu aci bir sekilde kavradim. Bu dayatmanin temel araci da not sistemi. Üniversite yönetiminin beklentisi, çok çalisan ögrenciye yüksek, (verilen isleri büyük oranda reddederek sürekli kalanlar da dahil olmak üzere) çalismayana da düsük notlar vermem yönünde. Marx’in diliyle, bir ögretim üyesi olarak görevim emek gücünün üretimi ve yeniden üretimi.
George Caffentzis’in �Is/Enerji Krizi ve Apokalips’ makalesine referansla söylersem benden �Maxwell’in Å?eytani’ rolünü üstlenmem bekleniyor. Yani ögrencileri asagidan yukari düzensizliklerine göre siralayip ise olan istekliligini ve becerisini sergileyenlere yüksek notlar, beklenenleri yerine getirmeyen veya getiremeyenlere ise düsük notlar vermem gerekiyor. Enerjilerini sermayenin istedigi is baglaminda kullanabilme yetileri ve istekleri üzerine olan bilgiyi saglamak -verdigim her dersin her ögrencisi için- yapmam gerekenler listesinin son maddesini teskil ediyor.
Her ne kadar not sistemi derse devam üzerine oturtulabilse de çogunlukla ödevler ve sinavlar üzerinden yürüyor ki buralardaki performans da önceki çalismalari (arastirma, ders çalisma gibi) yansitiyor. Not sisteminin empoze edilmesi kaçinilmaz oldugundan (eger not vermeyi reddedersem isten kovulurum) ben de yapiyorum. Fakat ayni zamanda not sisteminin yabancilastirici sonuçlarindan emin bir sekilde açik olarak ögrencilerimle isin ve not sisteminin empoze edilisinin sinifsal politikasini tartisiyorum. Onlarla, yapmam gereken isin bu anahtar ögesi ile bunun onlara ve bana yükledigi sorunlari tartisiyorum.
Notlarla sonuçlanacak olan düzenli degerlendirmeler sürecinde benden, isi kesintisiz bir sekilde ve her an empoze etmem bekleniyor. Bu sürekliligi güvence altina alacak olan temel yöntemlerin basinda sinif içerisinde isin empoze edilmesi ve sinif disinda çalisilmasi için verilen ödevler geliyor. Sözü geçen yöntemler, sinif içerisinde yabancilasma ve çalisma zamanini sinifta geçirilen zamanin üzerine çikartmak gibi sonuçlar doguruyor. Sinif, kolektif olarak etkilesim içerisinde oldugumuz temel mekanimiz; bir mekan (is yeri) ve ögrencilerle birlikte yasadigim bir iliskisellik (is).
Tipik bir üniversite sinifi ögretim üyelerine ve ögrencilere isin empoze edilmesi üzerinden yapilanmis iki temel unsura sahiptir: Ilki ögrenciler ve hocalar arasindaki hiyerarsik ve çatismali iktidar iliskisini yaratacak ve körükleyecek sekilde saglam oturtulmus fiziksel yerlesim, digeri ise yine ayni amaçla sekillenen siniflardaki ögrenci sayisidir. Fiziksel yerlesim genelde hocalarin anlatacagi, ögrencilerin de dinleyecegi ön kabulü üzerinden tasarlanmistir. Hocalarin her zaman bir kürsüsü olmasa da rahatça hareket edebilecekleri ve konusabilecekleri bir alanlari istisnasiz olarak vardir. Diger taraftan ögrenciler, pasif birer dinleyici sifatiyla, yere monte edilmis ve yerinden kipirdamayan siralar ile yerlesim planinda yerlerini alirlar. Tipik bir kitle dersine bol miktarda ögrenci verilmesi (lisans düzeyinde 50 ile 500 arasinda degisen miktarlarda) hocanin aktif ders anlatimini ve ögrencilerin pasif dinleyiciler olarak kalmasini kaçinilmaz kilar .
Ilk ve orta dereceli okullarda ögretmenin her gün tasimasi gereken temel yükümlülük, düzen ve disiplinin (ögrencileri sakinlestirmek, söz verilmedigi müddetçe sessiz kalmalarini saglamak, tuvalete giderken izin istemelerini saglamak gibi) asilanmasi iken üniversiteye gelen ögrencinin bu düzen ve disiplini içsellestirdigi kabulü üzerinden hareket edilerek isin empoze edilmesi, ögrencinin pasif dinleyicilik ve çok sinirli sorgulama çerçevesinde sinirlandirilmasi biçimini alir. Sonuçta ögrencilerin dinlemek zorunda oldugu dersler içerigiyle, sunumuyla, hocalar tarafindan örgütlenir ve yönetilir. Bu düzenleme, genel düzenlemenin, yani içerik ve dizilisi hocalar tarafindan belirlenen müfredatin sadece bir bölümünü olusturur. Dolayisiyla ögrenciler �birileri’ tarafindan olusturulmus �çalisma/ders’ dizgelerden bir tanesini seçmek zorunda birakilirlar.
Siniflarin kalabalikligi, sinifin örgütlenisi, isin ve not sistemlerinin empoze edilmesi geregi, yukarida da belirtildigi gibi, ögretim üyelerinin �ögretmesini’ ders anlatimina, ögrencilerin bu korkunç duruma dayaniklilik sinirini ölçen veya en iyi ihtimalle ögrencileri isteklendiren bir gösteriye, oyuna indirgiyor. Birkaç soruya müsamaha gösterilebilmesine ve hatta tesvik edilebilmesine karsin sinifta geçen zaman bütünüyle, önceden belirlenmis içerigin, sessizce oturan, dinleyen, not tutan ve sinavda nelerin çikabilecegi kaygisini tasiyan ögrenciye aktarilmasindan ibarettir. Bu durum, yaptigimiz isin parasini ödemis izleyici karsisindaki bir sovmenin isine benzedigini, hatta ondan daha kötü oldugunu gösteriyor.
Her dönem basinda sinif içerisinde dolasirim ve her çesit ögrenciyle karsilasirim: Dersin içerdigi konulara gerçekten ilgi duyanlar, içinden tamamen baska bir yerde olmayi geçirenler, alinabilecek en yüksek nota kilitlenmis olanlar ve de kendileri için yeterli olan notu almak için gereken en az miktarda çalisacak olanlar. Fakat sergiledikleri tavirlardan bagimsiz olarak sundan eminim ki aktif ders anlatici, sinav yapan, notlandiran ile pasif dinleyici, sinava giren, notlandirilan arasindaki iliski çatisma yaratan bir yapiya sahip. Ben isi empoze etmek zorundayken ögrenciler de isteyerek ya da istemeyerek bunu katlanacak.
Ev ödevleri, sinavlar ve degerlendirmeler açisindan isin dinamikleri Marx’in parça basi ücret üzerine çözümlemesi baglaminda anlasilabilir. Ögrencilerin da zamanla idrak ettigi gibi aldiklari notlar ile gelecekte alacaklari maas arasinda dogrudan bir iliski var (daha yüksek notlar daha iyi bir diploma ve daha yüksek ücretli islerde çalisabilmek demek). Notlar, harcanan emek zamani üzerinden degil, parça basina üretim (sinav, ödev vb.) üzerinden verilir ve benim rolüm sadece ustalik degil kalite kontrol uzmanligi yapmaktir. Marx’in Kapital’in birinci cildinin 21. bölümünde parça basi ücret üzerine belirttigi gibi, kapitalist bir açidan bakildiginda parça basi ücret, sömürüyü gizlemekle ve rekabeti körüklemekle kalmaz, ayni zamanda sürekli denetleme ihtiyacini ortadan kaldirarak yerine sadece kalite kontrolünü getirir. Parça basi ücret (üretilen mala karsilik para veya hazirlanan ödeve, cevaplanan soruya karsilik not) düsük tutularak isçiler-ögrenciler isi kendi kendilerine empoze etmeye zorunlu kalirlar. Fabrika yöneticilerinin, disiplini gayet ucuza saglamasi bakimindan, isçileri hayatlarini idame ettirebilecek miktarda kazanabilmek için çok ve uzun çalismak zorunda birakan parça basi ücret uygulamasini tercih etmeleri gibi üniversite yönetimleri de ögrencileri, dogrudan denetime (diyelim evde, kütüphane ya da laboratuarda) ihtiyaç kalmaksizin dersi geçmek veya iyi bir ortalama getirmek için çok çalismak zorunda birakan not sistemini tercih ediyorlar.
Örnegin daha fazla is empoze edebilmek açisindan en iyi yol, zaman ve sayfa siniri olmadan arastirma ödevleri veya ev sinavlari vermektir. Ögrencilerin bazisi, iyi bir not alabilmek için olaganüstü miktarda zaman harcayacaktir. Evde sinav için yaptiklari hazirliga ragmen onlari sinifta sinav yapmak (örnegin bir saatle sinirli) çok daha az çalisma ile sonuçlanacaktir.
Bu arada üniversite de verdigimiz is miktarini anlamak için bizi sürekli izler. Detaylariyla fazla ugrasmadan müfredatlarimizi incelerken, verdigimiz notlara daha fazla özen göstererek sistematik bir incelemeye tabi tutar. Çalistigim üniversitede, her dönemin sonunda verdigimiz notlar kayitlara geçer ve kaç �A’, kaç �B’ oldugunun istatistiksel dökümü çikartilir. Terfi zamani geldiginde karari verecek olan komisyon, her hocanin her döneminde verdigi notlari içeren bir kara kapli defter çikartarak hocanin yeteri kadar is empoze edip edemedigini ölçer. Bunu notlarin dagilimina bakarak ölçerler, �A’larin çogunlukta, �F’lerin azinlikta olmasi o hocanin disiplini yeteri kadar asilayamadigi anlamina gelir. Eger zamanla hocanin verdigi yüksek notlarin miktari artiyorsa o hoca �not enflasyonu’ yaratiyordur (ayni enflasyonlu ülkedeki para birimi gibi hocanin verdigi �A’nin degeri düsmektedir, fakat bu durumda bu �A’larin çalismanin karsiligi oldugu iddiasi hem ögretim üyeleri hem de ögrenciler açisindan sarsilmaktadir). Diger taraftan eger hoca giderek daha az yüksek notlar veriyorsa bu sefer �not deflasyonu’ yaratiyordur. Güzel sanatlar fakültesi dekani birkaç yil önce �not deflasyonu’ yaratan bes-alti hocasini aylik 1000′er dolarlik kalici maas zammi ile ödüllendirdi. Bu tip deneyimler, açik bir sekilde, hocalarin üzerinde ögrencilerin disiplinlerini ve çalisma miktarlarini arttirmalari yönünde baski unsuru olmaktadir. Yine bariz bir sekilde sonuç, ögrenciler ve hocalar arasindaki çatismanin artisi oluyor. Bu çerçeve içerisinde bazi ögrencilerin delirip hocalarini öldürmesi, keza hocalarin da ögrencileri bu kadar hor görmesi beni sasirtmiyor.
Egitim görevlilerinin yukarida anlatilan çesitlerine eklenmesi gereken bir diger grup da ögrencileri olanaklarla bulusturmaya çalisan, elestirel düsünce sorumluluguyla hareket eden ve kapitalizmi ve alternatiflerini tartisan, akintiya karsi duran gruptur. Isinize harcadiginiz zamani en aza indirmenin bir yolu, ögrenciler için sikici olmasina karsin, sadece ders kitaplarini anlatmaktir. (Özellikle ilk ve orta derecelerde, ders kitaplari arasindaki farkliliklar çok azdir çünkü ticari kafayla hareket eden editörler en genis pazara seslenmeye çalisirlar.) Fakat ders kitabini anlatmak demek sermayenin istedigi emek gücünün üretimi ve yeniden üretimi için tasarlanmis bilgileri aktarmak demektir. Ders kitabinin disina çikmak ise en azindan kitabin bütünlüklü bir elestirisini gerektirir ve elestirel, farkli yaklasimlar getirebilen metinlerin ve kaynaklarin bulunmasi ve düzenlenmesi ihtiyacini dogurur.
�Arastirma’ üniversiteleri olmakla övünen üniversitelerde arastirma ve yayin üzerine yapilan idari vurgunun ögretilmesinin bir sonucuna da isaret etmeliyim. Bu üniversitelerde -ben de bir tanesinde çalisiyorum- terfiler ve maas artislari nerdeyse tamamen arastirma ve yayin üzerinden ödül olarak verildigi için ögretmenlik yapan bazilarimiz (ki �profesör’ unvanina sahip olanlarin tümü yapmaz) enerjimizi ögretmelikten arastirmaya, arastirma fonlari elde etmeye, yazmaya ve yayina dogru yönlendirmemiz için sürekli mali baski altindayiz. Somut olarak bu ders kaynaklarini ve ders anlatimlarini hazirlamaya daha az zaman ayirip is yükünü ögrencilerin üzerine atmak için yollar bulmak anlamina geliyor ki bunlarin hepsi ögrenciler ve hocalar arasindaki yabancilasma ve çatiskiyi arttiriyor.
Ayrica hoca olan bizlere empoze edilen bu isin bizim ögrencilere isi empoze etme biçimimize benzer olduguna dikkat etmek yararli olacaktir. Bizler sürekli denetime tabi degiliz, ama bunun yerine ögrencilerde oldugu gibi parça basi is ve parça basi ücretin mantigina tabiyiz. Terfi ve maas artislari yayinlamaya bagli oldugu, yayinlama da rekabetçi oldugu ve kalitesi �meslektasin degerlendirmesi’ (peer review) yoluyla denetlendigi (baska bir deyisle diger profesörler profesyonel dergilere verilen makaleleri ve yayincilara verilen kitaplari degerlendirdigi) için arastirmaya ve yayinlanabilir makaleler yazmaya çok zaman ve enerji harcama baskisi altindayiz. Ögrenciler gibi bizlerden de kendimize yüksek miktarda is empoze etmemiz beklenir; ve her sey bunu güvence altina alacak biçimde ayarlanir. Bu baski öylesine yogun olabilir ki sadece ögretmenligimize degil saglimiza, ailelerimize ve genel olarak baskalariyla iliskilerimize zarar veren çok miktarda ise yol açabilir. Bölüm baskani, enerjinin ücretli isten baska bir yere gitmesini istemedigi için bir çocugu olan ya da çocuk bekleyen kadinlarin ise alinmadigi durumlar bile biliyorum.
Yüksek ögrenimin simdiki yapisi resmi olarak bir yil içinde görünüste birkaç aylik tatil izni saglasa bile (yilbasi, bahar ve yaz tatillerinde) bu baskilar çogunlukla hocalari bu bos zamanlari birakip arastirma, yazma islerine ve yayinlatma çabalarina devam etmeye zorlar. Bu durum özellikle is güvencesi olmayan yardimci doçentler için geçerlidir, is güvencesi elde ettiklerinde bile profesyonel rekabetin yabancilasmalarinin içine o kadar dalmislardir ki daha iyi terfi, daha fazla arastirma fonu ve maas artisi için sonu gelmeksizin çalismaya devam ederler.
Çalisan Ögrenciler
Sinifin yapisi ve bu yapisiyla iliskili davranis kaliplari düsünülürse, ögrenciler sinif içinde ilk olarak tek ortakliklarini Sartre’in �dizi grup’ dedigi seyin, yani ayni derste oturmaktan, ayni sinavlara tabi tutulmaktan ve ayni hoca tarafindan notlanmaktan baska hiçbir ortak yani olamayan bir grup insanin, parçasi olmakta bulurlar. Marx’in deyimiyle, kendilerine empoze edilen isin ortak deneyimi ile tanimlanan kendinde isçi sinifinin bir ugragini olustururlar.
Ögrenciler siniflarda kendileriyle kolektif olarak eglenildigini düsünebilir ya da daha genel olarak sadece görünüste kendi tercihleri olan konular üzerine sikici ders anlatimlarina tabi hissedebilirler. Çok az hoca eglenceliyken ve çok daha azi ilham verici ve düsünmeyi tesvik ediciyken büyük bir çogunluk -tabi kilindiklari baskilar yüzünden- ders anlatimlarini hazirlamak için çok az sey yaparlar ve sadece ders kitabini tekrar ederek dersi bildik (ve not almaya bile degmeyen) kaynaklarin bezdirici bir tekrarina dönüstürürler. Eger ögrenciler dinlemenin ötesine geçerek gerçekten düsünme ve dersi anlatani sorgulama inisiyatifine sahip olsa (küçük bir düzeye kadar is süreçleri üzerinde kontrolü alabilseler) dersten çok daha fazla sey alirlar; ama böylelikle zayif ve lanet bir hoca tarafindan alaya alinma ve küçümsenme riskini de almis olurlar. Elbette ögrenciler böyle hocalardan kaçinir, ama bu kadar çok zorunlu dersle bu her zaman mümkün degildir.
Dahasi sadece lanet hocalar degil �aptalca’ sorulara kiskis gülen ögrencilerle olan yillarin deneyimi düsünülürse; çogu ögrenci soru sormayarak ve söylenene itiraz etmeyerek sessiz kaliyor. Eldeki kaynaklari anlayabilmek için anlamli olabilecek sekilde gösterilen her türlü çaba özel bir biçimde ve sessizce gerçeklestirilir. En sikici derslerde, eski bir gelenegi devam ettirerek, uyuklayabilecekleri, gazete okuyabilecekleri ve diger derslere çalisabilecekleri sinifin arka taraflarinda otururlar.
Dersleri dinlemek az ya da çok kolektif bir deneyim olabilir ama sinav olmak ve not almak nerdeyse her zaman dayanismanin kopya olarak algilandigi bireysel bir deneyimdir. Her ögrenci sinavlarla tek basina karsilasir ve her biri bireysellestirilmis bir not alir. Özel programlar, akademik burslar, yüksek lisans programlari (ya da Hukuk Okulu, Tip Okulu vs.) ve gelecekte edinilecek isler gibi seylere kabul, en azindan kismen, iyi notlara bagli oldugu için ögrenciler nadiren sinav olmaya ve notlanmaya karsi rahat ve kayitsiz bir tutum alabilirler. Tersine, sasirtici olmayan bir biçimde, sinav ve sinav öncesi zaman çogunlukla stres dolu ve farkli düzeylerde kayginin yasandigi dönemlerdir. Böylesi bir stresin kendisi bazen migren bas agrisi, soguk terleme, kurdesen gibi zararli fiziksel yan etkiler dogurabilir. Ayni zamanda, örnegin uyusturucu kullanmak (ayakta kalip çalisabilmek için kafein ve amfitamin, sinir gerginligi azaltmak için nikotin ve yatistiricilar vs.) ve beslenme bozukluklari gibi sagliga zararli sonuçlari olan davranislara ve aliskanliklara yol açabilir.
Üstelik ögrenciler (ve hocalar) bir not hiyerarsisine, siralamaya aliskin olduklari için degerlendirmenin yapisi rekabeti körükler. Mesele sadece ögrencilerin metinleri iyi anlamalari ve iyi notlar almalari degildir, arkadaslarindan daha iyi notlar almalari gerektigi telkin edilir. Uçlastirilirsa böylesi bir rekabet, hiyerarsi içinde kendi pozisyonunun sarsilmasi korkusundan baskalarina yardim etmeyi kisisel olarak reddetme gibi yabancilastirici davranislar dogurabilir. Özellikle ekonomi profesörleri ögrencilerine islerinden yararlanmaya kalkabilecek �belesçilere’ (free rider) dikkat etmelerini ögretir. Diger bir örnek ise pek çok ögrencinin ders sirasinda kendi belirli entelektüel ihtiyaçlari için soru soran, zaten sayisi çok az olan ögrenciye duydugu öfkedir. Bu öfke, bu sorulari, gelecek sinavlarda kendilerine lazim olacak seylerin anlatilmasini umduklari planlanan ders saatinden çalinarak �konu disina çikiliyor’ gibi algilamalarindan kaynaklanir.
Derslere özgün sinavlarin ötesinde ögrencilerin giderek daha çok tabi tutuldugu standartlastirilmis sinavlar vardir. ABD’de bu sinavlar kolej basvurulari için zorunlu olan SAT sinavini, yüksek lisans basvurulari için zorunlu olan GRE’yi, Hukuk Okulu’na basvuru için gereken LSAT’yi kapsar. Ögrenciler için kritik geçis süreçlerine denk gelen bu sinavlar belli derslerde oldugundan çok daha fazla rekabet baskisina tabidir.
Bütün bunlarda Marx’in ilk kez 1844 El Yazmalarinda ortaya koydugu çesitli yabancilasma biçimlerini görürüz: isin kendisinden yabancilasma (kendi ihtiyaçlarinizi karsilamak için kendi entelektüel burnunun dikine gitmek yerine bir baskasinin istedigi sekilde ve sirada, çalisilmasi söylenen seyi çalisma), üründen yabancilasma (emek gücü ya da çalisma yetisi ve istegi; bireysel ya da sosyal ihtiyaçlarinizi karsilamak için yaptiginiz bir sey yerine hocaniz ya da gelecekteki patronunuz istedigi için yaptiginiz bir seye döner), diger isçilerden yabancilasma (kolektif bir öz-tanimli ögrenme çerçevesi içinde dayanismak yerine ögrenciler arasinda rekabet ve hocalara karsi karsitlik), ve son olarak varlik-türünden yabancilasma (hem bireysel hem de kolektif olarak kendi öz-belirlenimli toplumsal varligini gerçeklestirme özgürlügünden yoksunluk).
Sinava girme açisindan gösterildigi gibi, bu yabancilasmalar pek çok ögrenciye ciddi zarar verebilir ve veriyor da. Yalnizlik, kendi hayati üzerinde denetimden yoksunluk ve arkadaslardan uzaklasma; kisisel üzüntüye, toplumsal olarak kabul görmek için hem kendini yikici hem de karsilikli olarak yikici davranislarda bulunmak için duyulan çaresiz isteklilige, kendini sakatlama, beslenme bozukluklari ve bazi durumlarda intihar ve ölümcül siddete yol açabilir. Üniversitelerin danisma ve müdahale merkezlerine düzenli olarak, sadece tutunmaya çalisan ögrenciler yagar. Okuldan kaynaklanan yabancilasmalar böylesi sorunlarin nadiren tek nedeni olsa da katkisi oldukça büyüktür.
Bu yabancilasmalar iki net çatisma biçimi içerir. Birincisi kisisel nefretten toplu irkçi ya da cinsiyetçi davranislara (örnegin kadinlara ve irksal �azinliklara’ karsi toplu muamele) kadar farkli biçimler alabilen, ögrencilerin kendi aralarindaki yabancilasmayla ilgili olarak yasanan çatisma. Ikincisi ögrencilerin hoca olanlarimiza, yani onlara dogrudan görev veren, yabancilasmis is ve diger bütün ilgili yabancilasmalari üzerlerine yükleyen, ögrencileri kendilerine notlariyla tanimlayan dönüslü aracilar gibi hareket eden hocalara karsi çatiskisi, (ister bunu Pink Floyd’un Duvar’indaki lanet hoca gibi küstahça ya da Güle Güle Bay Chips ve Bay Holand’in Opusu filmlerindeki bas karakterler gibi sempatik bir biçimde yapalim).
Bu çatismalar elbette daha derin olanlarini örter; yani ögrenciler ile notlari empoze eden ve hoca olanlarimizdan is yüklemesini isteyen kurumlar arasindakiyle, kendini is yüklemeye zorlanmis olarak bulan biz hocalar ile bu meseleyi meslegimizin bütünleyici bir parçasi haline getiren kurumlar arasindaki çatismalar. Bu çatismalar isin empoze edilmesinin dolayimli örgütlenmesiyle öyle örtülmüstür ki ögrenciler nadiren hocalar üzerindeki kurumsal baskilari görür ya da anlar. Öyle ki üniversitenin örgütlenmesini kabul eden hocalar yabancilasmalarini görmez hale gelir ve ögrencilerin çatismalarini sadece sorumsuz kisisel tembellikler ve serzenisler olarak görür ve deneyimler. (Kapitali Politik Olarak Okuma’nin degerin biçimiyle ilgili besinci bölümünde böylesi kiyaslamali dolayimlar üzerine daha fazla sey bulunabilir.)
Å?imdiki dönemde ABD dahil pek çok ülkede (duydugum kadariyla Thatcher’dan beri Ingiltere’de) ögrenciler daha çok ve daha uzun çalismalari, hem çalisma günlerini uzatmalari hem de yogunlastirmalari (genellikle mutlak ve göreli arti degerle iliskili iki klasik kapitalist strateji) için daha önce olmadigi kadar baskiya maruz birakiliyorlar. Bütün bir üniversite-isi yasamlarinin uzunlugu düzeyinde hizlanmaya zorunlu birakilirken sadece daha hizli ve daha çok çalismaya degil ayni zamanda çalismalarinin yönünü degistirmek, bu çalismalarin zamanindan almak vs. konusunda daha az özgürlüge tabi kiliniyorlar. Tek bir çalisma hatti seçmeye ve bunu olabildigince hizli tamamlamaya zorlaniyorlar ve seçilen yoldan sapmalari durumunda (hatta para cezalariyla) cezalandiriliyorlar. Durum bu kadar yabancilasmayla dolu oldugu için pek çok ögrenci en azindan eglenmeye çalisarak acilarini hafifletmek istiyor; derslerin eglenceli, motive edici ve ilham verici olmasini tercih ediyorlar. Elbette ayni zamanda zorunlu isin az, kolay basarilabilir ve yüksek ödüllü olmasini isterler. Çok anlasilir olarak mümkün olan en katlanilabilir çalisma kosullarini istiyorlar. Benden Kaptan Bligh ya da Simon Legree degil ama daha çok komik hikayeleri olan bir Seinfeld ya da sadece komik degil ayni zamanda parlak ve moral yükseltici bir retorige sahip bir Robin Williams olmami istiyorlar. Gerçekten pek çogu eger ben sinifta yeteri kadar eglendirebilirsem -is yükünü (sikici derslerle ugrasma) kendilerinden bana devrederek- sinifin disinda çok fazla isin insafsizca empoze edilmesini kabullenebilir. Bu yüzden bu beklentileri karsilamak için gerekli olan isi ya da arzulari karsilanmayan insanlarla dolu bir sinifla ugrasma isini yapmanin baskisi benim üzerimdedir. Her iki durumda da çatismali olarak yapilanan bir durumla ugrasma isini yapiyorum.
Bu genel yabancilasmalara ve çatismalara, ayni toplumun geri kalaninda oldugu gibi, cinsiyet ve irk, etnisite ve ulusal kökenli olanlarini da eklemeliyiz. Bazi ögrenciler ya diger ögrencilerden ya da hocalarindan daha çok baskiya maruzdur. Bazi ögrencilerin gaddarliklari bazi hocalarin yirtici davranislari kadar bilinen bir seydir; her iki durumda da hedef olanlar esasen ögrencilerdir.
Yukaridakiler üniversite isyerinde isin örgütlemesine ve sonuçlarina dair ögrenciler ve hocalar odakli birkaç gözlemdir. (Egitim endüstrisindeki ve fabrikalarindaki sinif bilesimi hakkinda daha bütünlüklü bir anlayisa sahip olmak için, elbette, �yüksek ögrenim’in kolektif kurumlar dizisinin bastan asagi hiyerarsik yapisini ve bunlarin toplumsal fabrikanin geri kalani ile olan iliskisiyle beraber akademik kadro ve yöneticiler arasindaki isi ve çeliskileri de kisisel durumlar �kendi içlerindeki ve disindaki, ögrencilerle ve hocalarla iliskileri- baglaminda incelemeliyiz.)
Mücadeledeki Ögrenciler
Å?imdi islerin nasil isledigini tartismaktan ögrencilerin ve hocalarin kendilerine empoze edilen ise ve bunun çesitli kurumlarina ve mekanizmalarina karsi nasil mücadele ettiklerine geçmek istiyorum. Marx’in deyisiyle ögrencileri (ve hocalari) kendinde isçi sinifinin bir parçasi olarak incelemekten kendi için isçi sinifinin bir parçasi olarak rollerini incelemeye geçiyorum. Önceki bölümle devamlilik saglamak adina ögrencilerden baslayayim. (Hayatimin 20 yildan fazlasini ögrenci olarak geçirdim. (12 yil ilkokul ve ortaokul, 5 yil lisans ve arti 4 yil yüksek lisans)
Üniversitelerde ögrenciler ilk olarak derslerle, hocalariyla ve bu hocalarin bireyler, ama iktidar hiyerarsisi içinde çok altlarda bulunan bireyler olarak empoze ettigi islerle karsilasirlar. Dogal olarak devamsizlik (dersleri ekmek -fiziksel ya da zihinsel olarak- ya da birakmak) ya da baska yalniz reddetme biçimleri disinda çok az direnebilme yetenekleri vardir. Kendi deneyimlerime göre bir ögrencinin kendi basina bir hocanin bir dersine, ders anlatimina, notlari düzenleme ya da ögrencilere davranma biçimine açikça itiraz edebilmeye cesareti olmasi seyrek bir durumdur. Ayrica Situasyonistlerin �detournement’ (sapma) dedigi seye sahip, yani bir tahakküm mekanizmasini (empoze edilen okul isini) kendi otonom entelektüel gelisimlerinin yapi tasina evriltebilmeye yetecek kadar özgüveni olan ve kendi entelektüel gündemi hakkinda geliskin bir anlayisa sahip olan bir ögrenci bulmak da az rastlanir bir durumdur.
Haliyle pek çok ögrencinin en önemli gündemini yalnizliktan kaçabilmek için arkadas ve iliskiler agi edinmek, sinifin ve okul-isinin yabancilasmalarini kirmak ve okuldaki geçici misafirliklerinden biraz keyif almak olusturur. Bazen böylesi aglar, ögrencilerin dayatilan isle basa çikabilmek için birbirlerine yardim edebilmek üzere -çalisma gruplari vs olusturarak- el ele verdigi belli derslerde kurulur. (Ögrenciler arasindaki yabancilasmanin üstesinden gelen yardimlasma; empoze edilen isin miktarini asgariye indirgemeyi amaçlayabilir, ama ayni zamanda grupta ya da ag içinde olanlarin rekabet gücünü gelistirmek için koalisyonlar kurmak yönünde gösterilen bir çaba da olabilir (örnegin Harvard’daki hukuk ögrencileri hakkindaki �The Paper Chase’ adli televizyon dizisinde canlandirilan çeliskili durum gibi) ve böylelikle de hala okula iliskin kapitalist mantigin içinde kalabilir.
Yalnizliktan kaçis bazen, çok çesitli -görünüste tamamen toplumsal olan örgütlenmelerden açikça politik olanlarina kadar uzanan- ögrenci örgütlenmeleri yoluyla daha büyük üniversite topluluklari içinde ortaya çikar. Her ikisi de ögrencilere, hangi direnis ve alternatif yaratma biçimlerini üstlenirse üstlensinler, destek ve dayanak saglar. Mesela Doug Foley’in �sinifta eglenmek’ dedigi yoldan çalismadan örgütlü karsilikli yardimdan toplu kopya çekmeye ve bir dersin (ya da bir müfredatin) düzenlenisine ve içerigine açik kolektif meydan okumalara ya da hocalarin politikalarina ya da davranislarina kadar.
Böylesi aglar yeterince genislediginde ve hiyerarsinin iktidar yapilarina ve yabancilasmaya açikça karsi geldiginde ögrenci �hareketlerinden’ bahsetmeye baslayabiliriz -tipki 60′larin ortasinda Berkeley üniversitesinde iktidar yapilarina karsi gelen ve kendi çalismalari ve müfredat disi etkinlikleri üzerinde ögrenci kontrolünün görülmemis bir otonomisini talep eden Özgür Ifade Hareketi gibi. Ya da daha yakinlarda on binlerce ögrencinin isin inanilmaz ölçülerde empoze edilmesini amaçlayan neoliberal politikalara karsi geldigi Mexico City’deki Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi’ndeki kitlesel ve yil boyu süren ögrenci hareketi gibi. Bu ögrenciler pek çok üniversite kampüsünü isgal ettiler ve mücadelelerini kampüsten daha genis topluluga tasidilar.
1960′larin bütün bir ögrenci hareketi içinde birbirleriyle iliskili genis bir hareketler dizisi vardi: Üniversitenin Pentagonla isbirligine ve Pasifik havzasindaki kapitalist stratejiye saldiran savas karsiti eylemciler, Siyah ve Meksikali Ögrenciler Birliginin açik kabul, daha fazla mali yardim ve kendi ihtiyaçlarini karsilayacak sekilde müfredatin degismesi yönündeki talepleri; cinsiyet ayrimciligina karsi ve kendi ihtiyaçlari için mücadele eden feminist mücadeleler, çesitli müfredatlarin kendi ihtiyaçlari dogrultusunda degismesini isteyen bütün militan ögrencilerin talepleri (örnegin radikal ekonomi, baskaldiran sosyoloji ve asagidan tarih yönündeki talepler). Bir ögrenci olarak bu mücadelelerin içinde yer aldim ve bir hoca olarak da bazilarindan yararlandim, örnegin, iktisat ve siyaset bilimi bölümlerinde radikal ögrencilerin üç yillik mücadelesi sonucunda Teksas Üniversitesi’nde simdiki Marx okutma isimi edinebildim.
Ögrenci mücadelelerinin bu genis dizisi içinde hem isin empoze edilmesinin yabancilastirmasina karsi direnisi hem de ögrencilerin ihtiyaçlarini karsilayan alternatiflerin ortaya konmasi yoluyla kendini degerli kilma çabalarini görüyoruz.
Üniversite içindeki böylesi mücadelelerde mücadelenin otonom gruplasmalar arasinda dolasimina dair örnekler de görebilirsiniz, örnegin siyah ögrenci hareketlerinden savas karsiti protestolara, feminist mücadelelerden ekolojik mücadelelere. Tüm bunlarla birlikte toplumsal fabrikanin herhangi bir yerinden ve yerine böylesi dolasimlar görmek mümkündür, örnegin ABD sehirlerinin siyah gettolarinda, Güney Asya’nin pirinç çeltiklerinde ve sik ormanlarinda.
Ayni zamanda mücadelenin (ya da dolasimlarin) inis ve çikislarini izleyebiliriz, örnegin 1960′larda hizla genisleyen, Kamboçya isgali zamaninda zirveye çikan ve ABD’nin Vietnam’dan çekilmeye baslamasiyla beraber yatisan Vietnam Savasi karsiti protestolar gibi. Siyah ve Meksikali ögrenci mücadeleleri, büyük sehir merkezlerinin isyanlariyla birlikte daha erken dönemdeki sivil haklar ve emek haklari hareketlerinin momentini devam ettirerek geç 1960′lar ve 1970′lerde hizla dolasti, ardindan Siyah ve Meksikali Çalismalari programinin basarilmasiyla beraber yatisti. (Böylesi basarilar bazen kalici bazense geçiciydi. Teksas üniversitesinde, örnegin, hem Siyah hem Meksikali Çalismalarina dair programlar bulabilirsiniz, yani o mücadelelerin dayanikli meyvalarini. Ama mücadele yillarinda ise alinan pek çok �radikal’ profesörün sonrasinda temizlendigi de ayni zamanda dogrudur.) Siyah ögrenci hareketleri 1980′lerde, Güney Afrika’daki irkçi rejime karsi mücadeleyle uluslararasi dayanisma içinde üniversitenin yatirim politikalarina karsi yürütülen saldirilarda tekrar yükseldi. Tipki Piven ve Cloward’in �fakir halklarin hareketlerinin’ döngülerini kayda geçirdigi gibi, ya da Italyan Marksistlerinin kitle isçisinin mücadelelerinin döngülerini kayda geçirmesi gibi ögrenci mücadelelerinin ve hareketlerinin döngülerinin tarihini de yazmak mümkündür.
Her gün okulun yabancilasmalariyla ugrasan bireylerin ve küçük ögrenci gruplarinin mücadelelerini görebiliyorum: bireylerin sinif içinde ve sinif disindaki fiziksel ve zihinsel geri çekilmeleri ile küçük kolektif dayanismalari. Bazilari yaratici ve doyurucu, çogu ise sadece kendini yok edici.
Zaman zaman ögrencilerin kendi ihtiyaçlari ve ders kaynaklarinda degisiklik istekleri temelinde sorular yönelterek �detournement’a dönük gösterdigi çabalarla karsilasiyorum. (Örnegin geçtigimiz baharda ögrencilerin uluslararasi kriz üzerine olan dersime Bush Yönetiminin Irak’i isgali olayini dahil etmem yönünde gösterdikleri karsi konulmaz istekleri.)
Bazen daha genis ögrenci hareketlenmeleri de görüyorum: Politik mitingler ve protestolar, sinifta gösterilen kaynaklar ve fikirler ile görünüste ilgisi olmayan mücadeleler arasindaki iliskiyi sorgulama, halklarin ve dünyanin sömürülmesinde ya da savas kazançlarinda üniversitenin sanayi ile ya da devletle olan isbirliginin elestirileri.
Nadiren açik isyanlara rastliyorum -ögrencilerin oturma eylemleri, yürüyüsler, grevler ve mitingler- ya da büyük kolektif girisimlere. Örnegin gelecek sonbahar için eylemci ögrenciler kendi baslarina yüksek ögrenimin sinifsal politikasi ve ögrenci mücadeleleri üzerine bir ders örgütlediler. Bu öz-örgütlenmede okumalarla ilgili önerilerimi ve �resmi’ bir görevli olarak da yardimimi istediler, ama temelde eylemciler olarak ihtiyaçlarini karsilamak için dersi kendileri tasarladilar. Bunlarin hepsini resmi bir çerçevenin disinda yapmaya hazirlikliydilar ama bir fakülte üyesinin katilimiyla üniversiteden kredi alabilirlerdi; ve böylelikle isi empoze etmek üzere tasarlanmis kurumsal düzenlemeleri kendi mücadelelerinin araçlari haline getirebilirler.
Okul-isinin dayatilmasina karsi olan ve alternatif amaçlarin gerçeklestirilmesini amaçlayan bu mücadelelerin sinirlarinin oldugu açik. Yalniz bireyler, ayakta kalmak disinda çok az sey basarabilir. Küçük gruplar ve aglar sadece ayakta kalmakta degil ama direnisin ötesinde kendini degerli kilma için mekan ve zaman yaratmakta da daha iyidir. Büyük ölçekli hareketler, elbette, çogu zaman en belirgin sonuçlara ulasirlar -yukarida belirtildigi gibi ders müfredatinda temel degisiklikler gibi- ama böylesi hareketler gelir gider ve ögrenciler çekip gider, her zaman geride mücadelelerinin bir tarihini birakmazlar, yeni bir eylemciler nesli seklinde yasayan bir miras birakmalari ise çok daha nadiren gerçeklesir. Dahasi üniversiteler taviz verdiklerinde bile kurumlar böylesi degisimleri içermek ve araçsallastirmak için ellerinden geleni yapar ve eski eylemci ögrencileri, birikim adina enerjilerinden çok daha etkin olarak yararlanilabilmek için profesyonel kariyerlere yönlendirir. Yararlanmak için gösterilen böylesi çabalar, isin empoze edilebilmesi adina tipki üniversitenin baska yerlerinde çalisanlar gibi ayni hiyerarsik metotlari isletmeye zorlanan Siyah, Meksikali ve Kadin Çalismalari bölümünün olusumunda görülebilir. Mücadeleleriyle bu çalismalarin olusumunu zorlayan ögrenciler tipki diger derslerde oldugu gibi yine ise konulur; sadece içerik degismistir. En yüksek motivasyonlu olanlar, en çok çalisip yüksek lisansa ve doktoraya geçenler, her sey yolunda giderse, gelecek nesillerin üzerinde isi empoze eden hocalar olarak sistemle bütünlestirilebilir.
Mücadele Eden Ögretim Görevlileri
Ne yazik ki görebildigim kadariyla ABD’deki üniversitelerin çogundaki hocalar kolektif mücadeleyi zorlastiracak ve seyreklestirecek kadar bastan asagi bölünmüs ve yenilmis durumda.
Ögretim görevlileri mesleklerinin yabancilasmalariyla ugrasiyor, çesitli yollardan ögretme ve arastirma/yayincilik. Ögrenciler gibi bazi bireyler geri çekiliyor. Isinde kalabilme hakkindan mahrum birakilma tehditi altinda yasayan ve kendilerine �yayinla ya da yok olursun’un kural oldugunun açikça söylendigi genç ögretim görevlileri enerjilerini ders hazirliklarindan ve ders anlatimlarindan çekerek arastirma ve yayinlamaya yönlendirir. Daha yasli ve is güvencesi olan hocalar bazen terfiler ve maas artislari için verilen çetin rekabetten çekilir ve enerjilerini ya ögretmeye yeniden yönlendirir ya da islerinden tamamen çeker.
Diger hocalar yine ögrenciler gibi hem ayakta kalabilmek -güvenli ve üretebilecekleri uygun bir yer bulmak için ugrasan genç hocalarda oldugu gibi- hem de kariyerlerini yükseltmek amaciyla karsilikli yardim için meslektaslardan olusan aglar ararlar (örnegin arastirmalarda, yayincilik girisimlerinde, karsilikli alintilamalarda). Burada hem yabancilasmaya karsi dogal bir direnis hem de çok siklikla, üniversitenin hocalari birbirleriyle mücadeleye sokmak için kullandigi rekabetin benimsendigini görürüz.
Sinifta kendi derslerini tasarlayan hocalar ve müfredati (sonunda belli bir derece elde edilen derslerin sirasini) hazirlayan hocalardan olusan bölüm komiteleri tercihlerinde kendilerine gore bir hareket alanina ya da �akademik özgürlüge’ elbette bu dersleri ve müfredati dayatacaklari ögrencilerden daha fazla sahiptir. Tipik ana akim derslerde hocalar kaynaklari sunma biçimlerini genel kabul gören akla karsi çikarak ve hatta kapitalizme saldirarak elestirel bir sekilde yapilandirabilir. Sadece birkaçimiz kapitalizmi elestiren fikirler ya da kapitalizme karsi mücadelelerle ilgili fikirler toplulugunu inceleyen, örnegin benim Marksist teori üzerine derslerim gibi, derslerin bütününü ya da derslerin sirasini sekillendirebilir.
Ancak bu �akademik özgürlük’ genellikle olaganüstü abartilir. Müfredatin tasarlanmasi kaçinilmaz olarak, verili bir kurumdaki hocalarin rekabetçi bir parçasini olusturdugu mesleklerinin tarzlari ve modalari tarafindan sekillenir. Pek çogu içerikleri alanlarinda varolan egemen yaklasimlara denk gelen dersler vermeye zorunlu hisseder, örnegin ikinci Dünya Savasi sonrasi dönemde çogu iktisat bölümü neoklasik mikro-iktisat ve Keynesçi makro-iktisadin temel sirasini veriyordu. Å?imdiki neoliberal dönemde piyasaya tapan mikro-iktisat ayri bir alan olarak makro-iktisadin yerini alir hale geldi ve diger alanlarin çogu mikro-iktisadi yöntemlerin salt uygulamalarina indirgendi. Böylesi durumlarda manevra alani sinirlidir, hem derslerde islenmesi gereken metinlerin miktariyla (elestiri için geriye çok az zaman birakarak) hem de çogu hocanin mesleklerinin modalarina olan bagliligiyla. Böylesi modalarin tamamen disina çikanlarimiz çok azdir ve genellikle bunun bedeline kelimenin tam anlamiyla marjinallestirilerek, yani terfi ettirilmeyerek ve maas artislarin ya da primlerin disinda birakilarak öderiz. Bazilarimiz, elbette, çesitli mücadelelerin içinde bulunan ve dolayisiyla mücadelenin zaman, mekan ve deneyimleri kesen dolasimina katilan ve katki sunan eylemci ögrenciler de dahil olmak üzere, elestirel düsünmeye gönüllü ve yetenekli ögrencilerle çalismaktan duyulan memnuniyette yeterli bir karsiliktan daha fazlasini bulur.
Arastirma ve yayinlamak üzere yazmayi sekillendiren baskilar çok daha siddetlidir. Sadece meslektaslar tarafindan gözden geçirilen makaleler ve kitaplar; arastirma fonlari, terfi ya da maas artisi için belirleyici olarak alinir ve profesyonel dergileri kontrol eden meslektaslar, editörlük isi yapanlar ve arastirma harçlarini belirleyen kurumlar; günün kapitalist modasini basvurulari kabul ya da reddetmede tek kriter olarak dayatir. Böylesi bir durumda yaraticilik dar bir kuramsal ve yöntemsel alan içinde çesitlemeler yaratmayla keskin biçimde sinirlidir. Hocalar bir dereceye kadar ögrencilere göre -ögrettikleri sey üzerinde daha çok kontrole sahip olarak- islerinden çok daha az yabancilasmis olabilir. Ancak ayni zamanda da baskalarinin isteklerine göre, yani hem üniversite idarecilerine hem de mesleklerinin egilim-belirleyen liderlerine ve her iki tarafi da fonlayanlara göre çalismak zorunda kaliyorlar.
Bu çerçevede yayinlamak için gerekenleri yapmak yönündeki baskilara direnenler, egemen kuramlari ve politikalari vaaz etmeyi reddedenlerden bile daha fazla, ya üniversiteden dislanirlar (görevleri bitirilir) ya da gelir, primler ve karar alma süreçlerinde söz hakki açisindan kesinlikle marjinallestirilir. Nadir durumlarda kendi mesleklerinin egemen modalarini kabul etmeyi reddedenlerin küçük bir kismi kendileri için küçük bir alan yaratabilirler, hatta yalitilmis bir kaç bölümde hakim güç haline gelebilir ya da yeni bölümler olusturabilirler (örnegin Siyah Çalismalari). Ama bunun bedeli genellikle, -yukarida bahsettigim gibi- ayni herhangi bir ana akim hocalar grubu gibi, ögrencilere isin ve disiplinin kapitalist biçimde empoze edilisinin memurlari haline gelme noktasina varincaya kadar daha büyük kurumun kurallarina ve düzenlemelerine boyun egmektir.
Bu dinamiklerin gösterdigi üzere, üniversite hocalarinin ister isin kendilerine empoze edilmesine ister ögrencilere empoze etme rollerine kolektif direnisleri ile ilgili kanit bulmak pek mümkün degildir. Çok nadiren yasanin izin verdigi hallerde, hocalar kendi haklarini savunmak, daha iyi maas ve çalisma kosullari için mücadele edebilmek için sendikalar olusturdular. Ancak çogu zaman aralarindaki yogun rekabet böylesi çabalarin altini oyar ve en iyi yapabildikleri üniversite idarecilerine fakültenin görüsüyle ilgili� idarecilerin sahte bir baglilik gösterebilecegi ama genellikle önemsemek zorunda hissetmedikleri- tavsiyelerde bulunmak üzere �fakülte konseyleri’ gibi organlar olusturmaktir.
Hocalarin çalisma kosullarinin yukaridaki betimlemesinden çikartilabilecegi gibi bazen daha düsük bir dereceye kadar olsa bile ögrencilere zarar veren yabancilasmalarin tümünden onlar da nasibini alir: islerinden yabancilasma (filan konulari ögretmek, filan konulari arastirmak, filan yöntemlerden yararlanmak, notlar koymak için, ögrencilerin düsmanca karsitliklarina hedef olmak pahasina, baski altinda hissederek -üniversite ideolojisinin onlara sahip olmalari konusunda telkin ettigi �akademik özgürlüge’ karsit olarak- yabancilasma), ürünlerinden yabancilasma (ögrencilerinin -yüksek lisans düzeyinde hemen kendilerine karsi kiskirtilabilecek olan- emek gücü ve kendi emek güçlerinden, onlari hapseden kontrol sistemini besleyen arastirma sonuçlarindan yabancilasma); terfi, maas artisi, arastirma fonlari ve diger primler için rekabet içinde oldugu meslektaslarindan yabancilasma ve en sonunda kendi varlik-türlerinden yabancilasma (kendi iradelerini özgürce kullanmadan yabancilasma).
Tüm bunlar hocalarin isleri hakkinda ne hissettiklerinden bagimsiz olarak dogrudur. Hocalarin çogunun isleriyle özdeslestigini ve sadece ara sira bunu bir dayatma olarak algiladiklarini söylemek herhalde abartili olmaz. Gerçekten akademik pazar yerinde kazanmak ve rekabet etmek için zorunlu oldugu kadar çok çalismak için gereken kendini adama duygusu düsünülürse, iskolik ve içinde çalistiklari sistemin degerlerini tamamen içsellestirmis çok sayida hocaya rastlamak sasirtici degildir. Bu sadece kendini adama duygularinin degil, ama ayni zamanda isleri yoluyla düsük düzensizlik seviyesi gösterenleri dikkatle seçen ve terfi ettiren; daha az rekabetçi, hayat enerjilerinin çogunu islerine vermeyi reddeden yüksek düzensizlik seviyesi gösteren hocalari dislayan �Maxwell Å?eytanlari’nin (�meslektas’ elestirmenlerin ve üniversite idarecilerinin) parçasi oldugu sistemin etkinliginin bir ölçüsüdür.
Ayni zamanda böyle iskoliklerin bilinçli olarak kendilerini islerine adamalariyla aslinda hayatlarini sinirlayan, darlastiran ve zehirleyen yabancilasmalar arasindaki çeliski çogunlukla, herhangi bir meslek kategorisindeki iskoliklerde de görülen sevimsiz sonuçlara neden olur. Çogunlukla kronik stres ve sagliga zararli sonuçlari olan kaygidan muzdariplerdir. Sonsuz saatler süren arastirmalar; eslerinden, çocuklarindan ve arkadaslarindan yalnizlasmaya neden olabilir ve onlarla iletisim kurmada, onlarin ihtiyaçlarini karsilamada bir yetersizlik yaratabilir. Bu durum yabancilasmayi arttirirken bazen de evliliklerin, evlerin ve arkadasliklarin bozulmasina götürebilir.
Å?asirtici olmayan bir sekilde üniversite kampüslerindeki hemen hemen bütün yaygin direnis ve isyanlarda ögrenciler önde gelir ve hocalar ya pasif izleyicilerdir ya da ögrenci eylemlerini sinirlamak ve kisitlamak için idarecilerle birlikte çalisir. Bazi durumlarda mücadele ögrencilerden fakülteye dolasabilir ve fakülteden sadece birkaçi ögrencilerin isteklerini destekleyerek savunur ya da -danisman, konusmaci, bilgi kaynagi vs. olarak- ögrencilerin düzenledigi eylemelere katilir, ama girisim her zaman ögrencilerle baslar. 1960′larin Sivil Haklar ve Vietnam Savasi karsiti hareketlerinden 1980′lerin irkçi rejimine ve Orta Amerika’daki müdahalelere karsi olan hareketlerine ve oradan 1990′larin ve simdiki dönemin Körfez Savasi karsiti ve küresellesme karsiti hareketlerine uzanan deneyimimde fakültenin katilimi -hele liderligi- kural olmaktan çok istisna olmustur. Bu konu, özel üniversitelerde maliyetin düsürülmesi, devlet üniversitelerinde ise egitim politikalari çerçevesinde de ele alinabilir. Az sayidaki hocanin çok sayidaki ögrenciye ders vermesi, daha fazla hoca alip küçük siniflar olusturmaktan daha düsük bir maliyete sahiptir.

