Egitimde AB etiketi

10 March 2006

Neo-liberal politikalar çerçevesinde, 80′lerden sonra ivme kazanan bir süreç dahilinde, basta üniversiteler olmak üzere egitim kurumlari yeniden yapilandirilmakta. �Bilgi toplumu’ paradigmasi, bu politikalarin merkezine oturmakta, yapilanmanin mantigini olusturmakta. Bu paradigmanin söylemi, ancak rekabete dayali bir anlayisla ekonomik gelismenin saglanabilecegi ve bunun için hizli, nitelikli, yönetsel bilginin üretilmesi ve toplumsallastirilmasi gerekliligidir. Verimli kaynak kullaniminin saglanmasi, yeni istihdam biçimleri, toplam kalite ve degerlendirme çalismalari, egitim ve arastirma faaliyetlerinin birbirinden ayrilmasi çalismalari, bilgi iletisim teknolojilerinin üretiminin gelistirilmesi, yasam boyu ögrenme yollarinin gelistirilmesi, müfredatin standartlastirilmasi, performansa dayali derecelendirme sistemlerinin hayata geçirilmesi vs. bu söylemin gündemlestirdigi bazi basliklardir.

Rekabete dayali anlayisin yerlestirilmesi ve rekabet gücünün arttirilmaya çalisilmasi, üniversitelerde bilim, teknoloji, isletme modelleri ve üretimin eklemlenmesi ihtiyacini dogurmustur. Ve böylece, üretim sektöründe ve ticari isletmelerde rekabet gücünü arttirarak, verimlilik ve kar artisini saglamak üzere gelistirilen bir stratejik yönetim modeli olan toplam kalite ve degerlendirme çalismalari egitim alaninda da uygulanmaya baslanmistir. Kaynaklarin verimli kullanimini ve gereksiz masraflari ortadan kaldirmayi hedefleyen bu model ile egitimin �kalite’sinin artacagi bekleniyor. Egitime ayrilan kaynaklar (gereksiz masraflar) kisiliyor, sermaye ile dogrudan baglar kurabilecek girisimci üniversite modelleri destekleniyor. Kaynak yetersizligi, bir yandan da müfredatin standartlastirilmasiyla çözülebilecek bir �verimsizlik’ olarak algilaniyor. Böylece üniversiteler, kaynak güvencesi yaratmak için kurumsal yapilarini piyasa kosullarina göre yeniden yapilandiriyor. Üniversiteler, hem bilgi ve becerilerin üretilmesi ve toplumsallasmasi, hem müfredatin içeriginin belirlenmesi, hem de yönetim ve finansman anlaminda ticari modellere uyum saglamaya basliyor. Å?irket tarzi yönetim modeliyle yapilanan üniversiteler, kâr maksimizasyonunu hedefliyor. Ders malzemelerinde, müfredatta standartlasma ve paket programlar seklinde düzenlenen bilgi, ögretmen-ögrenci iliskiselliginin üretimi olmaktan çikip, ögretmenlerin islevlerinin azaldigi, ögrencilerin ise yalnizca satin aldigi bir meta haline geliyor. Piyasa kavramlari çerçevesinde egitimin verimliligi, islevleri ve kalitesi tanimlanmaya çalisiliyor. Üniversitelerde ticari mantik hüküm sürüyor ve her türlü toplumsal iliski, insani iliski serbest piyasa kriterlerine endeksli olarak yeniden kuruluyor. OECD’nin 1998 yilinda yayinladigi bir rapor durumu çok güzel anlatiyor: �…Günümüzde kurumsal liderler, yani rektörler, alisilagelmisin çok üzerinde bir yogunlukta mali kaynak yaratmak, bütçeleme ve topluma sorumlulugun gereklerini yerine getirmek gibi sorunlarla ugrasmaktadirlar. Bu gelismelerin isiginda, yüksekögretim kurumlarinin yönetim yapilari, toplumun ve is aleminin temsilini daha etkin bir sekilde saglamak üzere degisiklige ugramaya baslamistir. Diger bir deyimle meslektaslar kavramina dayanan eski yapi, sirket modelini animsatan girisimci bir yapiya dönüsmektedir…’

Bu baglamda, dünyanin her bir bölgesi kendine özgü politikalarin tasiyicisiyken ayni zamanda daha genel bir egilimin de parçasi durumundalar. Son süreçte, Türkiye’de egitim alaninda yasanan birçok gelisme, uygulanmaya baslanan veya baslanamamis birçok proje Avrupa egitim politikalari ile yakindan ilgilidir. TÜSIAD’ in 2003 yilinda yayinladigi, yüksek ögrenimin yeniden yapilandirilmasi baslikli raporda belirtildigi üzere; �…Türkiye AB üyeligi yolunda önemli bir mesafe kat etmistir ve üyeligi gerçeklesmese bile uluslararasi platformda önemli rol oynamaya aday bir ülkedir. Bu açidan bakildiginda,…..önümüzdeki 25 yili perspektif olarak alarak ve düsünülmeyenleri bile düsünmeye çalisarak bir yüksek ögretim politikasi ve vizyonu gelistirmek gereklidir…’

O halde, Avrupa’da egitim özellikle yüksek ögretim nasil yapilanmakta? 1994 yilinda, DTÖ bünyesinde imzalanan GATS anlasmasi ile hizmet ticareti alanlarinin liberalizasyonu öngörülmüstür. Bu noktada, kamu hizmetlerinin GATS’ in disinda birakildigini ifade eden madde nedeniyle, egitimin GATS kapsaminda ele alinip alinamayacagi bir sorun olarak belirmistir. Akademik derecelerin taninmasi ve kalite güvencesi burada sorun çikaran birtakim bosluklardir. Bu bosluklarin doldurulmasi ve GATS’ in egitim alaninda geçerli olmasi çabalari sonucu, 1999 yilinda 29 Avrupa ülkesinin yüksek ögretimden sorumlu bakanlari, egitimin ticarilesmesi önündeki engelleri kaldiran ve düzenleyici bir çerçeve niteligi tasiyan Bologna deklarasyonunu imzalamislardir. Bugün GATS çerçevesinde, yüksek ögretim alaninin serbest rekabete ve piyasaya açilmasi konusunda taahhütte bulunan toplam 40 ülke vardir (Berlin’de katilan son imzacilarla beraber). Türkiye ve 12 AB üyesi ülke ise ilk imzacilardandir.

Bologna süreciyle, bir üst baslik olarak, 2010 yilina kadar uyumlu ve bagli bir Avrupa yüksek ögrenim alaninin gelismesi hedeflenmistir. Serbest rekabete ve piyasaya açilacak bu yüksek ögrenim alaninin gerçeklestirilecegi bu süreç dahilinde bakanlar, iki yilda bir, bir araya gelerek izleme grubu tarafindan hazirlanan ilerleme raporlarini incelemekte, yüksek ögrenimin serbest piyasaya açilabilmesi konusunda gerekli ihtiyaçlari tespit edip, gerekli altyapinin kurulmasini saglamaktadirlar. 2001′de Prag’da ve 2003′de Berlin’de toplantilar düzenlenmis, 2005 yilinda ise Norveç’in Bergen kentinde bir toplanti düzenlenecektir. Son Berlin toplantisiyla yayinlanan Berlin bildirisi ile; kurumsal, ulusal ve Avrupa düzeyinde kalite güvencesi ve kalite güvencesinde ortak yöntem ölçütleri gelistirmeye, 2005′e dek tüm ülkelerde iki asama sisteminin -lisans ve lisans sonrasi düzeyler olarak- uygulanmaya baslanmasina, is gücü, düzey, ögrenim sonuçlari ve yeterlik konularindaki nitelikleri tanimlamak çabasindaki yüksekögretim sisteminde uyumlu ve karsilastirilabilir nitelikler çerçevesinin hazirlanmasina, ögrenciler ve ögretmenlerin hareketliligine ve serbest dolasimina engelleri kaldirmaya, yasam boyu ögrenim etkinliklerini kapsayan, ögrenci hareketliligi ve uluslararasi müfredat olusturmada önemli olan ECTS’ yi (Avrupa kredi transfer sistemi) gelistirmeye, uygun kalite güvenligini faal olarak hayata geçirebilmek için müfredatin kolayca okunabilir ve karsilastirilabilir derecelerle birlestirilmesine dair taahhütte bulunulmustur. Böylece olusturulacak Avrupa yüksek ögrenim alani ile, Avrupa’daki üniversite egitiminin rekabet edebilirligi arttirilmakla beraber, bölgesel düzeyde Avrupa’nin serbest ticaret piyasasinda rekabet gücü arttirilacaktir.

Birçok Avrupa ülkesi bu süreçte tüm bu hedeflere uygun reformlari yürürlüge koydular veya koymaktalar. Peki Türkiye ne asamada? Türkiye,1995 yilinda GATS’ a imza atan, ancak egitim �sektörünü’ serbestlestirmesi temel kosuluyla Dünya Bankasindan (DB) krediler alan ve Bologna deklarasyonunun kriterlerini yerine getirmedigi kosulda AB kapisinda kalacaginin bilincinde olan bir yerden davraniyor. 80′lerin basindan bu yana, sancili bir süreç olsa dahi, egitimi piyasaya açmaya çalisiyor. Küresel sermayenin ihtiyaçlarina uygun olarak ’84, ’85, ’87, ’88, ’90, ’98, ’02 yillarinda çesitli egitim projeleri için DB’ den yüklü krediler almis bulunmakta. Bu kredilerden biri olan �Milli Egitimi Gelistirme Projesi’ kapsaminda, 1990′da, DB’ den alinan kredi destegiyle, toplam kalite yönetmeligi (TKY) uygulamalari egitim alaninda baslamistir. Bu model ile üretimin her alani, kari arttirmak için yeniden düzenlenmelidir ve yapilan birçok reformla bu yeniden düzenlenme saglanmaya çalisilmistir. TKY ile tüm kavramlar piyasaya uyarlanmakta, rekabet, verimlilik, kar, müsteri gibi kavramlar egitim ögretim kurumlarinda yerlesmektedir. Örnek olarak, ögretmenleri aday, ögretmen, uzman, basögretmen olarak dört kariyer basamaginda performans, kidem ve ÖSYM sinav sonuçlarina göre hiyerarsik olarak siralayacak ve ücretlendirecek son yasa ile, paylasma rekabete, mesleki dayanisma yarismaya dönüsecektir. Esnek çalisma egitim ögretim kurumlarinda �basariyla’ uygulanacak, sözlesmeli personel sayisi artacak, is güvencesi ortadan kalkacak ve dolayisiyla kaynaklarin �verimsiz’ kullaniminin önüne geçilecektir. TKY anlayisinda �kaliteli’ daha çok kar getiren anlamina gelmekte, kaliteli mal ve hizmet üretme süreci, çalisanlarin birbirleriyle rekabet kosullari altinda performanslarini yükseltecekleri varsayimina baglanmaktadir.

Kalite tanimi yapilirken karsimiza çikan kilit kavramlardan biri �müsteri’dir. Iç ve dis müsteri tanimlari yapilmali, onlarin deneyimleri, ihtiyaçlari, beklentileri dogrultusunda mal üretilmeli veya hizmet verilmelidir. Egitim alaninda iç ve dis müsteriler ögrenciler, veliler, sanayi ve is adamlari ve yeri geldiginde ögretim görevlileridir. 2003 yilinda Bogaziçi Üniversitesi’nin çalisanlarina dagittigi, iç ve dis müsteri tanimlarinin yapildigi, müsteri beklentileri dogrultusunda hizmet gerekliligin vurgulandigi �Hizmet ve Sahiplenme Bilinci’ adli brosür, giderek daha az yadirganan bu kavramlarin kullanimina bir baska örnektir. Yine, 29 Agustosta Radikal gazetesinde yayimlanan bir haberin basligiysa oldukça açiktir: �Mesleki egitim piyasaya uyarlanacak: hedef, ögrenciyi piyasanin talebine göre egitmek’. Milli Egitim Bakanligi’nin sosyal ortak diye nitelendirdigi TOBB, TÜSIAD, TESK, Türk-is gibi örgütlerin hazirladigi bir proje dahilinde pilot okul olarak 30 ilden seçilen 104 okulda egitim ögretim bu sosyal ortaklarin görüsleri dogrultusunda verilecek. Bu okullardan mezun olacak ögrenciler de AB standartlarina(!) uygun ISCED 97 (Uluslararasi Egitim Standardi Siniflandirmasi) sertifikasi alacak. Projenin amaci ise, mesleki egitim sistemini AB standardina yükseltmek ve is piyasasinin ihtiyacina cevap vermek olarak konuyor. GATS ve Bologna sürecine uygun olarak, Türkiye’de meslek liseleri, üniversiteler ve diger egitim kurumlari �is çevreleri’ ile daha organik iliskiler kuruyor, geleneksel yapilarini degistirip hem sanayi üretiminin ihtiyaçlarini karsilama hem de nitelikli �isgücünün’ egitilmesi islevini üstleniyor.

Rekabet gücünün arttirilmaya çalisilmasi ve uluslararasi sisteme uyum çabasi yüksek ögretim alaninda üniversiteleri, küresel aglarla eklemlenmeye de itiyor. AB üyesi ülkeler arasinda ögrencilerin, ögretim görevlilerinin serbest dolasimini destekleyen ERASMUS, SOCRATES, LEONARDO da VINCI, YOUTH gibi programlardan, üniversite düzeyinde isbirligi saglayan SOCRATES programina Nisan 2004′te Türkiye de girmis bulunuyor. Programa katilimi tesvik için de MEB söyle açiklamalarda bulunuyor: �…AB’nin egitim standartlari konusunda bilgi sahibi olmaliyiz, …yapacagimiz projelerle, yatirdigimiz giris parasini da ülkemize döndürmüs olacagiz, …bu programlara katilim AB’ye üyelik yolunda olan ülkemiz için çok önemli vs. vs.’. Bu programlarla ortak egitim politikalari, meslek standartlari ve kalite birligi saglanmaya çalisiliyor. Ne de olsa farkliliklar aynilastigi ve birbiriyle karsilastirilabilir duruma geldigi oranda sayisal olarak tanimlanabilir ve ölçülebilir bir �verimlilik’ anlayisi içinde degerlendirilebilir.

Tüm bunlarin yani sira, �90larin basindan bu yana üniversitelere dair, üzerinde çalisilan çok sayida reform ve degisim taslagi bulunuyor. Bunlardan kimisi dönemin konjonktüründen, kimisi olusan tepkilerden dolayi yasalasamamis, kimisi ise birtakim mali veya baska bosluklar sayesinde uygulanmakta ancak henüz yasalasmamislardir. TÜSIAD 2003 raporunda, dönemin YÖK Yasa Taslagina girmesi çok olumlu bulunan �Yaz Okullari’ maddesi bunlardan biridir. Üniversitelerde bir 3. dönem olan yaz okulu uygulamalarinda, ögrencilerden normal dönem harç ve kayit paralarinin bir buçuk, iki kati kadar fazla ücret alinmaktadir. Bu uygulamalarin basarisi için ögrenciler yaz okuluna gitmeye tesvik (gerekirse normal dönemlerde derste birakilarak) edilmektedir. Üniversite yönetimleri ise finansal yapilarinin sisteme uyumundan ve kendilerine mali hususlarin tespitinde esneklik taninmasindan memnun görünmektedir. Nitekim, bu durum raporda söyle belirtilmektedir: �…Bazi üniversitelerimizde baslatilan �yaz okulu’ uygulamalari, ilk basta mali hükümler açisindan boslukta yapilan programlar olup, üniversitelerimizin mevzuata ragmen gelistirdikleri çok faydali bir yenilikti…’. Buna benzer bir baska durumdan ise bu raporda su sekilde bahsedilmektedir: �…günümüz üniversitelerinde yasalarin bosluklarindan yararlanilarak ortaya çikan devlet üniversiteleri vakif sistemi hiç de tesadüf olmayip üniversiteler için döner sermaye yerine kaynak yaratmanin en önemli araci haline gelmistir. Istenen ise bu durumun, 1991′de YÖK tarafindan hazirlandigi haliyle �Özel Statülü Üniversiteler Yasasi’ ile yasalasmasidir.(1991′ de dönemin Bakanlar Kurulu tarafindan onaylanmis ancak Resmi Gazetede yayimlanmadigi için kadük olmustur.) Bu gibi yollarla üniversiteler, kendi kaynaklarini bulmak ve güvence altina almak için kurumsal yapilarini piyasa kosullarina göre yapilandiriyor, sirketlesiyor. Bu rapor da, yüksek ögretimin piyasalasmasi sürecinde girisimci, parlak öneriler sunuyor.

Sonuç olarak egitimin her alaninda ve özellikle yüksek ögretimdeki reform ve degisiklik süreçlerinin farkli disavurumlarini bütünlüklü bir yeniden yapilandirma sürecinin disavurumu olarak degerlendirmek gerekir. Neo-liberal politikalar ekseninde bilgi metalasiyor, tüm egitim kurumlari ticarilesiyor, sirketlesiyor, piyasalasiyor. Tüm tanimlar degisiyor. Å?imdi sistemin degistirdigi tanimlari yapi sökümüne ugratmanin zamani…

Cevap ver.

XHTML: Kullanabileceginiz tagler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>