Teknoloji ve yüksek eğitimin metalaşması

10 March 2006

Bugünlerde uzaktan eğitim üzerine dönen tartışmaların tümü, bilgisayar destekli eğitimin mucizele-rine duyulan sonsuz bir hayranlık halinde, teknoloji tartışmasında kilitleniyor. Teknolojide bir devrim olarak tanımlanan uzaktan eğitimin kendisi, bir icat havasında ve hatta bir devrim görüntüsünde. Bu, alışıldık olandan gözü pek bir kopuşu ve geleceğin yüksek eğitimindeki kökten dönüşümleri öngören fevkalade bir adım olarak görüldü. Görünüşte teknoloji güdümlü önlenemez bir kader ve teknolojik üstünlüğün baştan çıkarıcı cazibesi karşısında, her şeye şüpheyle yaklaşanlar tamamen susmuş durumda ve sorulan tüm sorular kendi cevabını içinde taşıyor. Oysa ki, tartışmayı egemenliği altına alan ve sınırlandıran bu teknoloji fetişizmi karşısında bir bedel ödemekteyiz. Çünkü bu fetişizmin kendisi,  uzaktan eğitime yönelik yaşadığımız sürüklenişin en temel anlamını görmemizi engelliyor. Bu sürükleniş, esasen ne teknolojiye ilişkin bir şey ne de yeni bir şey. Biz daha önce buradan geçmiştik.

Özünde, bugün yaşadığımız bu uzaktan eğitim me-rakı yüksek eğitimin metalaşmasıyla ilgili bir durum. Bilgisayar teknolojisi bunun en yeni aracı ve gerçekte bir devrim olmaktan öte, geçmişle çarpıcı benzerlikleri olan bir tekrar sadece. Günümüzün ateşli taraftarları, yüksek eğitimin metalaşmasının bir önceki dönemi olan, mektupla eğitimi ya da açık öğretimi (home study) ya hiç bilmiyorlar ya da görmezden geliyorlar. O zaman uzaktan eğitim bugün olduğu gibi, bu kadar teknoloji güdümlü olmasa da, her ne iletim biçiminde olursa olsun, her zaman için kar güdümlüydü. Bu iki dönemin de ortak paydası teknoloji değil, yüksek öğretim adı ve görüntüsü altında kar amacının güdülmesidir. Uzaktan eğitimde bilgisayar öncesi dönemin dikkatli bir incelemesi, bugünkü furyayı sadece tarihsel pers-pektife değil, aynı zamanda politik ekonomik bağlamına oturtmamızı sağlayacaktır. Buradaki ana amaç, dikkatimizi teknolojiden politik ekonomiye, geleceğe ilişkin fantezilerden geçmişin çok daha vakur sonuçlarına çevirmeyi sağlamaktır.

Her iki terim de genellikle anlamı açılmadan kullanıldığı için, hem eğitim hem de metalaşma ile neyin kastedildiğini açıkça belirtmek gerekir. İlk başta eğitim (education) ile eğitimin sadece bir parçası olan ‘iş becerisi kazandırma’ (training)* ayrımını ortaya koymak lazım; çünkü bu ikisi sıklıkla birbirine karıştırılır. Özünde, iş becerisi kazandırma, kişinin kendisi dışındakilerin amaçları için kullanılabilsin diye kafasının bilenmesini içerir. Dolayısıyla, iş becerisi kazandırma, belirgin olarak bilgi ve kişinin kendisi arasında radikal bir ayrışmayı öngörür. Burada bilgi genellikle, terbiye edilen kişi dışındaki-lerce belirlenen bir bağlamda kullanıma sokulması için tasarlanmış belli bir takım beceri ve enformas-yon topluluğu olarak tanımlanır. Bu bağlamda, kendini ortaya koyma, ters tepen bir şey olmakla kalmaz, girişime yıkıcı etkisi de olur. Bilgi ve kişinin kendisi arasında ayrışmayı değil, tam bir bütünleşmeyi, yani tek bir kelimeyle ‘kendinin bilgisi’ni içerdiği için eğitim, iş becerileri kazandırmanın tam zıddıdır. Burada bilgi, kişinin ‘kendisi’ tarafından tanımlanmakla beraber aynı zamanda ‘kendi’ni tanımlar. Bilgi ve bilgili kişi temelde ayrılamaz.

Eğitim zorunlu olarak insanlar -bireysel ve kolektif olarak kendisinin-bilgisini amaçlayan öğrenci ile öğretmen (ve öğrenci ile öğrenci)- arasında kişiler arası (sadece interaktif değil) ilişkileri gerektiren bir süreçtir. (İnsanlar kendi eğitim deneyimlerini düşündüklerinde, dersleri, konuları ya da onlara ve-rilen bilgi parçacıklarını değil, insanları, fikirlerini ya da yaşamlarını değiştiren, kendi gelişimlerini gerçekten etkilemiş insanları hatırlarlar. Şu son derece aşikar gerçeği hatırlatmak zorunda kalmak bile, bizim şimdiki kafa karışıklığımızın bir göster-gesi: eğitim deneyiminin merkezinde insanlar arası ilişkinin olduğu gerçeği.) Eğitim karşılıklı tanıma, onay ve kimliklerin oluşumu ve gelişimine odaklanma temelinde karşılıklı oluş sürecidir. Eğitim dene-yiminin asıl içeriği insanlar arasındaki bu deneyimle tanımlanır ve eğitimin kalitesinin en önemli belirleyeni, bu ilişkinin kuruluşu ve zenginleşmesidir.

Eğitim gibi, metalaşma (ya da metalaştırma) sözcüğü de eğitimle ilgili olarak oldukça gevşek bir biçimde kullanıldığı için, bu kavrama biraz açıklık getirmek tartışmaya faydalı olabilir. Meta, piyasada değişim değeri yaratmak üzere yetiştirilen, üretilen ya da imal edilen bir şeydir. Elbette, piyasada satılmak ve alınmak için yaratılmamış bazı şeyler de vardır, emek ya da toprak gibi -yani, politik iktisatçı Karl Polanyi’nin ‘hayali metalar’ diye bahsettiği şeyler. Eğitimde sunulanların çoğu, kredi birimlerine bölünüyor ve bir ücret karşılığında veriliyor olsa da, eğitici tarafından tamamen bu amaçla yaratılmış olmadığından, bunlar hayali metadır. Burada meta terimini, bu yaygın ve hayali anlamında değil, daha klasik ve sınırlı anlamda, özellikle piyasada değişim için yaratılmış şeyleri kastetmek üzere kullanıyoruz. Dolayısıyla, yüksek eğitimin metalaşması, eğitim sürecinin ticari bir amaçla meta biçimine dönüşümüne işaret etmektedir.

Eğitimin metalaşması, temel eğitim sürecinin kesintiye uğratılması ve eğitim deneyiminin parçalanıp, soyut, şeyleştirilmiş ve sonuç olarak satılabilir şeylere ya da şeyler paketine indirgenmesini gerektirir. Metalaştırmaya dönük ilk adımda, dikkatler eğitim sürecinin içinde olan insanların deneyiminden parçalanmış ‘ders malzemeleri’ toplamının üretimi ve envanterinin çıkarılmasına çevrilir: (bugün artık toplamda ‘içerik’ diye bahsedilen) müfredat prog-ramları, dersler ve sınavlar. Yüksek eğitimle haşır neşir olan herkesin bildiği gibi, bu genel ders araçları, gerçekten eğitim deneyiminde yaşananları pek de yansıtmamakla beraber, esas itibariyle belli olmayan doğaçlama bir sürece, düzen ve önceden bilinebilirlik yanılsamasını verir. Metalaştırmaya dönük ikinci adımsa, bu eğitim parçalarının hakiki bağlamlarından, yani gerçek eğitim sürecinin kendisinden ve üretici olan öğretmenlerden sökülüp alınması ya da ‘yabancılaşması’, onları yaratan ve can verenlerden ayrı, bağımsız bir varlık kazanan ‘dersler’ haline getirilmesidir. Bu, belki de meta oluşumunun en vahim noktasıdır. Ders malzemesi üzerinde kontrol ve mülkiyetin yabancılaşması (telife yenilmek yoluyla) bu noktada çok önemlidir. Ve sonuçta, bu toparlanmış ‘dersler’in değerlerini belirleyen piyasada, eğitim sürecindeki gerçek yaratıcıları ve katılımcılarıyla hiçbir ilişkisi olmayan ‘sahipleri’ tarafından kar için değişime sokuluyor. Eğitim sürecinin hakiki bütünlüğü pahasına, öğretim burada, dağıtımı yapılabilir bir takım metalara dönüşmüş ve kendinin-bilgisi yerine, para kazanmak eğitimin amacı haline gelmiş durumda. Bu dönüşümün dümen suyunda olan şeyse, öğretmenlerin herhangi bir sanayideki bildik meta üretimi rejimine tabi meta üreticileri ve dağıtıcıları, öğrencilerin de bu metaların müşterisi olmaları. Dolayısıyla öğretmenle öğrenci arasındaki ilişki de, piyasa ortamında yabancılaşmış bir şekilde yeniden kurulurken bu metaların alım ve satımı da eğitim görüntüsüne bürünür. Ancak bu, gerçeklikte, eğitimin sadece bir gölgesi, bütün oluşturmayan parçaların biraradalığından öte bir şey değildir.

Sanayi kapitalizminin şafağından beri tüm sanayi dallarındaki vasıflı işçilerin durumuna benzer bir şekilde, bu yeni rejim altındaki eğitimciler meta üretiminin acı gerçekleriyle yüzleşirler: hızın artması, işin rutinleşmesi, artan iş disiplini ve idari gözetim, özerkliğin azalması, güvencesizlik, emeğin ürünle-rine işveren tarafından el konulması ve hepsinin ötesinde karı artırmak için emek giderlerini azaltma yolunda artan idari baskı. Böylece, öğretimin metalaştırılması meslek erbaplarının (profesörlerin) ‘proleterleşmesi’ne, ya da daha nazikçe söylersek ‘mesleki özelliklerini yitirmelerine’ (‘profesyonelliklerini yitirmelerine’) neden olmaktadır. Yatırımcılar dikkatlerini sağlık hizmetlerinden eğitime doğru kaydırdıkça, doktorların yaşadığı ‘profesyonelliğini yitirme’ deneyimi profesörlere doğru yayılmakta. Profesörler, kimi New York Borsası sözcülerinin HMO’ların (Health Maintenance Organizations-Sağlık Muhafaza Örgütleri) eğitimdeki karşılığı olarak şimdiden kullanmaya başladığı EMO’larla (Eğitim Muhafaza Örgütleri) karşı karşıyalar.

Ne var ki, bu dönüşümün merkezinde bir paradoks yatmakta. Kaliteli eğitim emek-yoğundur; düşük bir öğretmen öğrenci oranına ve -eğitim alanında yüz yıllık araştırmaların tamamıyla şüphe götürmeyen bir sonucu olarak- her iki taraf arasında anlamlı bir etkileşime dayanır. Eğitimde kalite sunmaya yönelik herhangi bir girişimin, öğretimin ortamı her ne olursa olsun, eğitim alanında, emeğe, kayda değer büyüklükte bir yatırım yapmış olması gerekir. Oysa ki, meta üretiminin gereklilikleri, kaliteli eğitimin emek-yoğun temelini (ve bununla beraber insanların isteyerek satın alacakları kaliteli ürünleri) baltalar. Pedagojik taahhüt ve ekonomik verimlilik, dolayısıyla çelişkilidir. İşte tam da burası, uzaktan eğitimin Aşil topuğudur. Bugün olduğu gibi geçmişte de uzak-tan eğitim verenler, kampüsün kalabalık ve rekabetçi ortamında mümkün olmayan bir çeşit samimi ve kişisel bir öğretim sunduklarını ısrarla belirtmişlerdi. Onlarınki gelişmiş, ileri bir eğitim. Ne var ki, girişimlerini karlı bir hale getirebilmek için öğretim giderlerini en aza indirmek ve böylece pedagojik taahhütlerini baltalamak zorunda bırakılmışlardı. Değişmeyen sonuç ise, sadece niteliği azalmış bir emek gücü değil, aynı zamanda niteliği azalmış bir ürün olmuştur. Dolayısıyla, eğitimin metalaşması üzerine dönen mücadelede bahis konusu olan, yalnızca mesleki özerklik ve eğitimcilerin çalışma koşulları olmakla kalmaz, aynı zamanda eğitim anlayışımızın kendisi de tehdit altındadır.

Son beş yıl içinde, neredeyse tüm lise sonrası kurumlar, yeni kazanç arayışının ve yüksek eğitim pastasından kendi paylarını yitirme korkusunun sonucu olarak, uzaktan eğitim furyasına kapılmış ve girişimlerinin katı gerçekliğinin duvarına çarpmıştır. Ne var ki, bir yandan da özel sektör ortaklarıyla işbirliği içinde, internet (online) çabalarına vergi desteği sağlamaya çalışmış ve gerçek bir piyasa talebi eksikliğini ve zararlarını kısmen de olsa dengelemeyi başarmışlardır. Ayrıca üniversite yöneticileri, internette eğitim teknolojilerinin, mali olarak karlı olsa da olmasa da, kendi idari avantajlarına uygun olarak kurumlarını yeniden yapılandırmanın görece zararsız bir yolunu sağladığını görmüşlerdir. Bu arada, bu yeniden yapılanmaya ve onun sonucunda akademisyenlerin mesleki rollerinin değişimine öğretim üyelerinden gelen direniş artmış, tutarlılık ve güven kazanmıştır.

Daha fazla üniversite ve yüksekokul, tek başlarına ya da özel sektörden ortaklarıyla işbirliği içinde, internette ticarileşmiş eğitim alanına girdikçe, kar amacı güden ve gütmeyen kurumlar arasındaki fark yok olma noktasına varacak kadar bulanıklaştı. Çok da uzun zaman önce değil, yüksek öğretim kurumları yüksek eğitimdeki tekellerini savunarak, kendileri gibi internette eğitim sunan kar amaçlı kurumları şikayet etmekteydiler (özellikle Jones International ve Phoenix üniversitelerini). Amerikan Eğitim Konseyi ve Amerikan Üniversiteler Derneği gibi temel ticaret kurumları, açıkça ‘kar amacı’ güden paryalara resmen eşitlik verilmesine öfkeyle karşı çıkmış ve bu ‘sanal’ rakiplerini destekleyebilecek öğrenci yardımlarına yönelik federal zorunlulukların gevşetilmesine karşı lobi faaliyeti yapmışlardı. Bugün ise, aynı kurumlar Jones gibi kar amacı güdenlere ayak uydurmak için çabalıyor. Eski rakipleriyle güçlerini birleştirerek, özellikle yarı zamanlı ve uzaktan eğitim faaliyetlerini sınırlayarak kendi kar eğilimlerini kısıtlayabilecek tüm devlet düzenlemelerini eleştiriyorlar. Şimdi özellikle, diploma tacirlerinin hilelerine karşı kaliteli eğitime kamu desteğini korumayı hedefleyen -tam zamanlı ders yükünü tanımlayan ‘on iki saat kuralı’ ve kurumların derslerin yarısından fazlasını uzaktan eğitim kapsamında vermesinin önünü kesen ‘yüzde 50 kuralı’ gibi- öğrenci yardımlarının uygunluğunu belirleyen federal zorunluluklara sert bir şekilde karşı çıkıyorlar. Aslında, durum şu: Şaşırtıcı bir şekilde, üniversiteler akademik gelenekten uzaklaşıyorlar. Columbia’nın Fathom veya New York Üniversitesi’nin NYU Online gibi açıkça kar amacı güden yan kuruluşlarını oluşturmakla kalmayıp, hızla kendileri fütursuz bir şekilde, fiilen ‘kar amaçlı şirket’ haline geliyorlar ve bunu büyük bir coşkuyla yapıyorlar.

Ne var ki, ticarileşmeye ve şirketleşmeye yönelik akademik hamleler, çoğu kurum için pek de kolay bir süreç olmamaktadır. İnternet kapasitesinin gelişmesine bağlı olarak öngörülemeyen giderlerin yanı sıra son derece rekabetçi, değişken ve belirsiz olan piyasa, gecikerek de olsa en ateşli savunucularında bile bir duraksama yarattı. Chronicle of Higher Education dergisi, ‘uzaktan eğitim alanında gerçeklik geldi çattı’ diye yazıyordu: ‘Uzaktan eğitim alanındaki yöneticiler dersleri internete koymanın muhakkak para getirmediğini fark ediyorlar.’ Bundan dolayı, ‘uzaktan eğitimin liderleri, kimi yöneticilerin internette öğretime yayılmalarının yavaşlayacağını ya da duracağını öngörüyor.’ Büyüleyici şarkılarının birçok yöneticiyi baştan çıkardığı özel sektördeki internet eğitimi şirketlerinin öncüleri bile, baskıyı hissedip kesintiye gitti-ler. E-College otuz beş çalışanını işten çıkardı, UNEXT elli iki kişiyi attı, Onlinelearning.net çalışan kadrosunun üçte birini budadı. E. R. Hambrecht and Company’den endüstri analizcisi Trace Urdan’ın UNEXT için söyledikleri, aslında hepsi için söylenebilir: Yatırımcıların IPO (ilk hisse senedi satışı) hayalleriyle şişirilen sektör, şimdi ‘özel piyasanın gerçekleriyle yüzleşiyor’.

Belirsiz bir gelecekle karşı karşıya kalan, internette eğitimin gözü pek girişimcileri, kendilerini kurtarmak için eski usulle vergi mükelleflerine yüzünü dönmeye başladı. Federal öğrenci kredileri yoluyla dolaylı mali destek için lobi faaliyeti yapmanın yanı sıra; ısrarlı lobileri sonucu oluşturulan ve genişletilen, Eğitim Bakanlığı’nın yaygın ‘Her yerde her zaman eğitim ortaklığı’ yoluyla da vergi mükellefiyet bağışından dolaysız bir şekilde yararlandılar. Ancak en önemlisi şu ki, bu iç gıcıklayan kapita-listler, başları belaya girdiğinde atalarının yaptığının aynısını yaptılar: süvarileri yardıma çağırdılar.

Tacirler, üniversiteler ve Educom/Educause ve Amerikan Uzaktan Eğitim ve Öğretim Akademisi gibi onların ticaret kurumlarının birkaç yıl süren lobileri sonrasında, Clinton-Gore’un Beyaz Sarayı, ‘İleri Yaygın Öğrenim Girişimi’ (Advanced Distributed Learning Initiative) yoluyla bu serbest girişim savunucuları için yapay bir pazar yaratma konusunda, vergi mükellefi pahasına, Savunma Bakanlığı’nın işbirliğini güvence altına aldılar. İlk kez Ağustos 2000’de Kara kuvvetlerince ve sonra da Deniz ve Hava kuvvetlerince ilan edildiği üzere, silahlı kuvvetler aktif görevdeki personeli için (ve sonuçta aileleri için de) vergilerle sübvanse edilecek üniversiteye dayalı uzaktan eğitim hizmeti sunmak için, yaklaşık olarak bir milyar dolar tahsis etmeyi kararlaştırdı. Bir gecede Savunma Bakanlığı ülkede uzaktan eğitimin en büyük müşterisi oluverdi. İnternette eğitimin neferleri, en sonunda eksik pazarlarını buldular.

Hikaye çok tanıdık. Endüstriyel kapitalizmin tüm ta-rihi boyunca askeriye, teknik yenilik için vergi desteği, sonra da yeni işlemler ve ürünler için vergi mükelleflerince yaratılan bir pazar sağlayarak özel girişime bir tür ebe ve hizmetçi vazifesi görmüştür. Ordu önceleri bunu, misket tüfeği için birbirinin ye-rine kullanılabilir parçaların imalatında yaptı. Bu daha sonra, Amerikan imalat sisteminin modeli haline geldi. Deniz kuvvetleri bunu, deniz taşımacılığı ve limancılıktaki ‘konteynırlama’ denilen devrimle yaptı. Hava kuvvetleri ise, bilgisayara dayalı prog-ram işletme imalatının çıkışına yol açan, uzay gemisi endüstrisinde başlayan ‘sayısal kontrol’ (numerical control) yoluyla metal işlemenin otomasyonunda yaptı.

Tüm bu çığır açan ordu destekli gelişmeler, sadece endüstriyel süreçler ve ürün tasarım ve imalatına değil, aynı zamanda küçük silah üretici/tamircilerinin, liman işçilerinin ve makinistlerin vasıfsız-laştırılmasına ve nihayet, vasiyetinin işaretini verecek şekilde, emek ilişkileri açısından da bu endüstrilerin radikal biçimde yeniden yapılanmasına yol açtı. Dünyanın en önde gelen iş becerisi edindirmeye yönelik talim terbiye kurumu ve son yarım yüzyılın neredeyse tüm eğitim teknolojilerinin temel kaynağı, silahlı hizmetler hep beraber, yüksek eğitim endüstrisinde, akademi pahasına, benzer bir kökten yeniden yapılanmanın altına imza atmaya koyulmuş durumdalar.

Ağustos 2000’de Savunma Bakanlığı, yeni askeri uzaktan eğitim girişimini başlatmak, endüstrinin kilit aktörlerinden geri bildirim almak ve aynı aktörlere kamu yemliğinde kendilerini mevzileme fırsatı vermek üzere, bir endüstri konferansı düzenledi. Binin üzerinde satıcı, yönetici ve askeri görevli davet edilmesine karşın, dışlanmaları daha önce küçük silah üreticileri/tamircileri, liman işçileri ve maki-nistlerin durumuna benzeyen öğrenciler ve öğretim üyeleri dışarıda bırakılmıştı. Konuşmacılar, fen-edebiyat fakültelerinden değil de Educause ve UNEXT gibi şirketlerden selam getirdiler.

Aynı ay içinde, ordu altı yüz milyon dolarlık uzaktan eğitim girişimini açıkladı. Askerliği cazip hale getirip gönüllü askerliği teşvik etmek için ücretsiz uzaktan eğitimi ortaya atan ordu, endüstri konferansının hemen ardından kadroları pastadan pay almak için öneri hazırlama peşine düşen başka özel sektör satıcıları, kolej ve üniversitelerle alt sözleşmeler (taşeron) imzalama planlarını açıkladı. Ordunun  programını, ‘internet olanaklarını yaratmak ya da genişletmek isteyen üniversiteler için bir kazanç kaynağı’, ‘uzaktan eğitim işine atılan üniversite yönetimlerine güven veren cesur bir girişim’ olarak tarif eden Chronicle of Higher Education, ‘ordu,   uzaktan eğitimin Birleşik Devletler’deki en büyük aracısı ve müşterisi olacak,’ diye yazıyordu. Ordu müsteşarı Louis Caldera beyanında, ‘bunun son derece somut’ olduğunu ifade ediyordu: ‘Eğer bu tür bir program geliştirmek istiyorsanız, artık müdürünüze gidip ‘bakın, burada büyük bir pazar var’ diyebilirsiniz.’ Ocak 2001’de ordu, başarılı ‘Ordu-Üniversite-İnternet-Erişim’ sözleşme teklifi verenleri açıkladı. IBM, Arthur Andersen ve Electronic Data Systems’la girdiği rekabeti kazanan Price Waterhouse Coopers, programın ‘entegrasyon sağlayıcısı’ olarak seçildi. Program ekibinin başlangıçtaki listesi, on özel şirket ve yirmi dokuz üniversiteyi içeriyordu; diğerleri sonradan katıldılar. Ortak şirketlerin arasında Blackboard, Compaq, Fiberlink, Intel Online Services ve PeopleSoft bulunurken; akademik ortaklar Florida Eyalet Üniversitesi, Indiana Üniversitesi, Kansas Eyalet Üniversitesi, Penn State, SUNY Empire State College, Washington Üniversitesi, Utah Eyalet Üniversitesi ve Massachusetts Ünivesitesi’ydi. Price Waterhouse Coopers’ın müdürü Michael Sousa, bu programın ‘şimdiye kadarki internet yoluyla eğitim programlarının en büyüğü’ olduğunu haykırıyordu. Benzer askeri programların diğer endüstriler üzerindeki etkisi düşünüldüğünde, uzaktan eğitim programının yüksek eğitim üzerinde geniş kapsamlı sonuçları olacak gibi görünüyor. Eski bir senatör ve şimdi de New School Üniversitesi’nin yöneticisi olan uzaktan eğitimin ateşli savunucularından Bob Kerrey, programın potansiyel önemini şöyle açıklı-yor: ‘Bu sadece ileriye dönük bir yatırım değil, aynı zamanda tüm eğitim yaşantımızda süregiden her şeye etkisi olacak bir yatırımdır.’ Chronicle of Higher Education’ın yazdığı gibi, bu program ‘eğitimin her seviyesinde, uzaktan öğretim ve internet dersleri sunmaya yönelik yeni yöntemler ve teknolojilerin geliştirilmesini teşvik edecek’ ve süreç içinde ‘yeni bir tür eğitim modeli yaratacaktır’.

Peki bu nasıl bir model olabilir? Yine diğer endüstri-lerde daha önceki askeri deneyimler düşünüldüğünde, belli ki askeriyenin ayırt edici özellikleri olan tekbiçimlilik, standardizasyon, modüla-rizasyon, sermaye yoğunluğu, sistemlerin dönüştürülebilirliği, birbiriyle değiştirilebilirlik, ölçülebilirlik ve hesap verebilirlik gibi ilkelerine uygun olarak benzer komuta, kontrol ve kesin bir şekilde belirlenmiş performans kalıplarını gerektirecektir. Yani kısaca, tüm ürünleri standardize edilmiş ve tüm işlemleri önceden saptanmış, tıpkı makine gibi işleyen bir eğitim modeli. Bu tür akademi dışı, askeri kriterlerin, yüksek öğrenim üzerindeki etkisi, zaten hızlanmakta olan akademi dışı ticari eğilimleri güçlendirip yaygınlaştıracaktır.

Amerikan ordusu, meslek içi eğitim konusunda dünya liderliğini uzun yıllardan beri elinde tutmaktadır ve son yüzyıl boyunca, bir çoğu sonradan sivil eğitim sistemi tarafından benimsenen, çok çeşitli eğitim (training) teknolojilerini ve tekniklerini geliştirmiş, mükemmelleştirmiştir. Buradaki amaç, belirli şartlara uygun bir şekilde, her nerede ve ne zaman olursa olsun, önceden belirlenmiş görevleri yerine getirebilecek, tam anlamıyla vasıflı perso-nelin verimli yetiştirilmesidir. Japonların meşhur mal stoğu kontrolü sisteminden devşirilen askeriyenin (ve şimdi de şirketlerin) kullandığı ‘tam-zamanında eğitim’ (just-in-time education) sloganı aslında her şeyi açıklıyor: Vasıflı personel, ya da daha doğrusu, bedenden ayrılmış (eğitimin asıl odağı olması gereken insan, resmin dışına itilir) vasıfların kendisi, örgütsel planlamada mal stoğu parçası olarak görülür. Askeri eğitim rejimi en kısa zamanda, en az kaynakla ve en fazla verimle bu ürünü imal etmek üzere tasarlanıp geliştirilmiştir. Savunma Bakanlığı uzaktan eğitim programı aracılığıyla yüksek eğitime dayatılacak olan eğitim modeli işte budur.

‘Ordu Sürekli Eğitim Sistemi’ yöneticisi Diane Stoskopf’un belirttiğine göre, askeriyenin uzaktan eğitim programında, üniversite ilişkileri için şartlar ‘son derece ayrıntılı olacaktır’. İnternet formatında şeffaf olan ders içerikleri, müfredatlar ve öğretim metotlarının hepsi, askeri talimatlara, denetime ve yeniden gözden geçirmeye ve böylece zımni ideolojik sansüre ve akademik özgürlüğün alışıldık kısıtlanmasına tabi olacaktır -sonuçta, müşteri her zaman haklıdır. Tüm eğitim malzemeleri, taşeronlar arasında gereksiz fazlalığı ve hatayı ortadan kaldırmak ve kalite kontrolünü güvence altına almak için standartlaştırılacak ve (‘yeniden kullanılabilir içerik nesneleri’ yoluyla) birbirinin yerine kullanılabilir kılınacaktır. Stoskopf, en büyük engelin ‘okulların kendi iş yapış yollarını standartlaştırmak olduğunu’ itiraf ediyordu. Bu tür bir askeri standartlaştırmanın akademik standartların terk edilmesi ya da gevşetilmesine yol açacağı da açıkça itiraf ediliyor. Stoskopf, ordu programındaki üniversitelerin uzaktan eğitim programını yürütebilmek için, alışıldık biçimlerde ders kredisi verememek gibi, ‘geleneksel akademik sınırları zorlamak’ durumunda kalabileceklerine dikkat çekmişti.

Eğer askeri uzaktan eğitim programı, akademik normlar ve eğitim kalitesi pahasına üniversitece onaylanmış bir beceri geliştirme idaresine doğru yönelirse, üniversite eğitiminin akademik özelliklerini yitirmesine ve makineleşmesine yönelik hareketi de hızlandıracak ve akademisyenlerin mesleklerinin kendisine tehdit oluşturacaktır. Programın ilk zayiatı, çalışmaları internet aracılığıyla üniversitelere dışardan kaynak olarak gidecek (outsource) askeriyenin kendi içindeki eğitim personeli olacaktır. Ama şüphesiz, üniversite personeli de bir bedel ödeyecektir. Ordu, üniversite yönetimi ile işbirliği içinde üniversite internet altyapısının genişlemesinin finansmanını üstlenirse, öğretim üyeleri de akademik özgürlükleri ve özerkliklerinin daha da kısıtlanması, artan idari denetim ve disiplin, çalışma koşullarının kötüleşmesi, işlerinin vasıf-sızlaştırılması, ‘gereksiz’ derslerin kaldırılması, entelektüel mülkiyet haklarına el konulması, toplu sözleşme güçlerinin zayıflatılması ve nihayet sayılarının düşürülmesiyle karşı karşıya kalacaklardır. Kısacası, vergi mükellefleri hesabına, askeriyenin varlığı, ticarileşmiş uzaktan eğitimin hali hazırdaki yüksek eğitim kurumları üzerindeki kötü etkisini daha da artıracaktır.

Finansal açıdan kazançlı olsun ya da olmasın -yeterli dolaylı ya da dolaysız vergi desteği ile- internet eğitiminin gelişmesi, yöneticilerin kendi idari amaçlarına yarayacak şekilde ve öğretim üyeleri pahasına, kurumları ve emek ilişkilerini yeniden yapılandırmasını sağlıyor. Bu dönüşümün göbeğinde, öğretici emeğinin, Taylorist bir şekilde örgütlenmesi yatmakta. Endüstri devriminin şafağında, Adam Smith ve Charles Babbage tarafından betimlenen ve bilimsel yönetimin babası sayılan Frederick Taylor tarafından mükemmelleştirilen Taylorizme uygun bir şekilde, öğretim işlevi ayrı parçalara bölünüp farklı kollardaki işçilere verilmekte. Bu dönüşüm, akademide bir süredir yaşanmakta. Örneğin, kendisini kurumsal değişimin öncüsü olarak gören NYU Online’da, ders planlaması, gelişimi, içerik, aktarım ve dağıtım konularında belirlenmiş bir uzman ekip, öğretim işinde görevlendirilmiş durumda. Bütünlüklü bir çalışmada tek bir profesör tüm bu görevleri yerine getirirken, şimdi detay işçileri, sürecin bütününe çok daha az bir kontrolle ve gerçekten de çok daha az bir ücret karşılığında, sadece kendi işleriyle ilgileniyorlar -tam da modern sanayi işçilerinin bir araya toplanmasıyla sonuçlanan, çok önceki zanaattan endüstriyel emeğe geçişte ortaya çıkan sürece benzeyen şe-kilde. New York Eyaleti Birleşik Üniversite Çalışanları başkanı Bill Scheuerman’ın öğretim üyeleri açısından olanları isabetli bir şekilde tarif ettiği gibi, yaşananlar ‘mesleğin parçalanması ve vasıfsız-laştırılmasından’ öte bir şey değildir.

Profesyonelliğin yitirilmesi sürecinden doğan bu vasıfsız iş tanımı, şüphesiz gelecek kuşak akademik emeğin şablonunu oluşturacak. NYU Online’nın yönetim kurulu başkanı Gordon Macomber, ‘yardımcı profesörlük kavramının çok önemli olacağını düşünüyorum’ diyerek öngörüsünü belirtmişti. Aslında, yüksek eğitimde şimdiye kadarki bu dönüşümün dümen suyunda, yatırımcıların hayalindeki ‘geleceğin üniversitesine’ kusursuz biçimde uyan yeni bir üniversite hocası tipinin ortaya çıktığına şahit oluyoruz. Chronicle of Higher Education, hayranlık ve heyecan içinde bu ‘yeni profesör tipi-nin’, yani ‘hızla ortaya çıkan uzaktan eğitim akademisyenleri tipinin’ doğuşunu müjdeler. Öğretim üyelerinin bu en yeni canlı örneği, bizleri akademiden değil ‘şirketler dünyasından’ selamlar. ‘Derecelerinden çok, ticarete kafaları bastığı için’ işe alınan bu yeni tür için ‘normal olan, görev süresinden daha ziyade makbuzun en alt satırına odaklanmaktır.’ Nitekim, bir uzaktan eğitimci şöyle der: ‘Sadece öğretmeyi değil, aynı zamanda onu satmayı da seviyorum.’

Uzaktan eğitimin kesin olarak ticarileşmiş yapısında, şüphesiz yöneticiler pastadan onlara da bir parça sunarak, öğretim üyelerinin işbirliğini kazanmaya çalışıyorlar. Bu, öğretim üyelerini ders malzemeleri üzerindeki entelektüel mülkiyet haklarından vazgeçmelerine ikna etmek için en son geliştirilen strateji. Örneğin, Kuzey Teksas Üniversitesi ve Stevens Enstitüsünde birçok ilgi çekici ‘deney’ yapılmakta. Her iki kurumda da, şu anda öğretim üyele-rine, ders materyallerinin üniversite tarafından kullanılması karşılığında telif ücreti vermenin yanı sıra bu materyallerin başka kurumlara satılması durumunda gelirden belli bir pay vererek teşvik sağlanı-yor. Ve gerçekten de, uzağı göremeyen birçok öğretim üyesi de daha kalın bir maaş zarfı için mülkiyet ve kontrollerini pazarlıyor ve hatta bununla övünü-yorlar. Ne var ki, son gülen onlar olamayacak. Stevens’ta, örneğin, öğretim üyeleri ayrıldıklarında ancak lisans ücreti ödeyerek kendi hazırladıkları ders malzemelerini beraberlerinde götürebilirler. Daha önemlisi, kendi bordro makbuzlarının son satırına fikslenmiş bu öğretim üyeleri, isteyerek ya da istemeden eylemleriyle katkı sundukları daha geniş resmi, akademinin mesleki özelliklerini yitirmesi durumunu gözden kaçırmakta ve derslerin içeriği üzerinde mesleki tasarruf ve kontrolü elde tutmanın manasının profesörlerin zenginleşmesi değil, kaliteli yüksek öğretimin sağlanması olduğunu anlayamamaktalar.

Elbette, herkes bu yeni model yüksek eğitime kanmış değil. Chronicle of Higher Education’ın raporuna göre, Pentagon’un uzaktan eğitim için fon içeren bütçe tasarısı, ordunun tarihsel olarak siyahların gittiği üniversitelerdeki öğrenciler için bir eğitim programında tercih ettiği uzaktan eğitim yerine, geleneksel sınıf yöntemini kullanmayı taahhüt eder. Görünüşe göre siyah seçmenlerin çıkarlarını temsil eden kimi meclis üyeleri, uzaktan eğitimi daha aşağı ve değersiz bir eğitim biçimi olarak görüp, kendi seçmenlerinin bunun yerine hakiki eğitim almaları konusunda ısrar etmekte. Kimilerine göre, sadece ayrıcalıklı olanlar bilgisayar teknolojisine ulaşma imkanına sahip olduğundan, zenginler ve yoksulları birbirinden ‘dijital bir sınır’ ayırır. Ne var ki, uzaktan eğitim söz konusu olduğunda, yoksullar internetten ders almak zorunda kalırken, zenginler yüz yüze eğitim alabildiklerinden, dijital ayrım baş aşağı edilir. Bu tasarıya muhalefet şartı da, en azından kimilerinin bu gerçekliği kavramaya ve karşı çıkmaya başladığını gösteriyor.

Bu arada, sosyo-ekonomik yelpazenin öteki ucundaysa, kimi elitler de uzaktan eğitimin, hakiki bir eğitimin sadece bir gölgesini temsil ettiğini anlamaya başladı. 2001’de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT), tüm ders malzemelerini ücretsiz olarak internet dolaşımına sokmak üzere web sitelerine koymayı planladıklarını duyurmuştu. Elbette, MIT’in iyi kaynakları ve sağlam bir piyasa talebinin olması, ona diğer üniversitelerin sahip olmadığı bir özgürlük alanı yaratıyor ve böylece yüksek öğretim camiasındaki rekabet baskısını bir miktar bertaraf edebiliyor. MIT’in kararı, aynı zamanda öğrencilerin ders malzemelerinden başka bir nedenle MIT’e kayıt olmak için 40.000 doların üstünde para verdiklerini gösteriyor. Elbette iyi bir derece ve kariyer için ilişkiler sağlaması gibi avantajları var, ama iyi öğretmenlerle dolaysız bir temasın sağladığı kaliteli eğitim faktörü de var. Web sitesi fikrini ortaya atan inşaat mühendisi profesör Steven Lerman’ın dediği gibi, ‘eğitim, ders müfredatı ve ders notları değildir; eğitim, bu malzemelerle ne yaptığınızdır.’ MIT, hiçbir şekilde internet üzerinden lisans derecesi vermiyor.

Uzaktan eğitim konusunda hem elit kesimden hem de toplumsal olarak dezavantajlı kesimlerden gelen şüpheler, burada neyin tehdit altında olduğuna dair artan bir karmaşıklığa işaret ediyor. ‘Dijital Diploma Fabrikaları’ makalelerinin çerçevelendiği bağlamın kendisi, yani yüksek öğretimin geleceğine ilişkin artan mücadele, özellikle de öğretim üyelerinin örgütlerinin çoğalan direnişi de bu yolda önemli bir işaret. Bu sürecin dönüm noktalarından birine ise, Savunma Bakanlığı’nın uzaktan eğitim girişimine başlamasıyla aynı zamanda ulaşıldı. Ağustos sonunda, Washington Carnegie Enstitüsü’nde tarihsel bir toplantı yapıldı. Toplantı, 1983’te yazar Leonard Minsky, Ralph Nader ve diğerleri tarafından eğitimin şirketleştirilmesine karşı mücadele etmek için kurulan ‘Kamu Yararına Üniversiteler için Ulusal Koalisyon’ tarafından düzenlenmişti. Bu toplantı, Birleşik Devletler ve Kanada’nın en ilerici öğretim üyeleri sendikalarını bir araya getirdi. Toplantıda şu örgütlerden temsilciler vardı: Ulusal Eğitim Derneği’nin en büyük şubesi olan Kaliforniya Eyalet Üniversitesi sendikası, Kaliforniya Öğretim Üyeleri Derneği, Amerikan Öğretmenler Federasyonu’nun en büyük yüksek eğitim şubesi olan SUNY (New York Eyalet Üniversitesi) sendikası, Birleşik Üniversite Uzmanları, Birleşik Devletler’in en büyük belediye üniversitesi olan CUNY (New York Belediye Üniversitesi) sendikası, Uzman Personel Kongresi, Amerikan Üniversite Profesörleri Derneği ve Kanada’daki öğretim üyeleri derneklerini şemsiyesi altına alan federasyon, Kanada Üniversite Öğretmenleri Derneği. Toplantının amacı, akademideki ‘yeni mülkiyet rejimi’ hendeğine ve kamusal yüksek eğitimin ticari amaçlarla gasp edilmesine karşı ortak bir faaliyet ve strateji geliştirmenin olanaklarını araştırmaktı. Öğretim üyeleri örgütleri, ‘teknoloji güdümlü’, yararlı ve ilerici gibi görünen uzaktan eğitim girişimlerinin akademisyenlerin özerkliği, entelektüel mülkiyet ve iş güvenliği açısından bir tehdit oluşturabileceği konusunda gittikçe daha tetikte olmaya başladılar. Aynı zamanda, derslerin metalaşmasının sadece en yeni yansımasını oluşturduğu akademinin toptan ticarileşmesine karşı, öğretim üyelerinin en son savunma hattını temsil ettiğini ve mücadelelerinin kamusal yüksek eğitimi korumak ve güçlendirmeye yönelik daha büyük çabanın sadece bir parçası olduğunu kabul ediyorlar. Bu yüzden, hem yerel hem de ulusal boyutta çok çeşitli yollarla mücadele ediyorlar. Washington toplantısı, bu mücadelelerin billurlaşmasının ve güçlenmesinin potansiyellerinin sinyalini veriyordu. Toplantı şu ya da bu özel bir mücadeleye değil, akademinin kültürünün kendisine zıt olan entelektüel mülkiyet rejiminin tümüne karşı mücadeleye odaklanıyordu. Tüm bu uygulamaların, üniversite kültürünün kendisini vakfettiği düşüncelerin özgür ve açık dolaşımı fikriyle çelişkili olduğu gerekçesiyle ulusal güvenlik devleti yararına gizli araştırmalardan yakasını kurtardıktan yıllar sonra, akademi bu sefer de aynı yıpratıcı sonuçlara yol açan özel şirketler yararına uygulamaları benimsemeye başlamıştı.

Toplantıda katılımcılar, patentler, telif hakları ve bunların lisansları yoluyla entelektüel etkinliğin ticari satışa yönelik metaya dönüştürülmesi; bunun sonucu ‘ortak bilgi’nin tescil anlaşmaları silsilesi ile yavaş yavaş özel tekeller içine çitlenmesi; akademinin en temel değerleri pahasına, kendilerini şirketlerin kucağına attıkça nasıl üniversitelerin işleyiş ve görüntü açısından şirket modelini benimsedikleri; kampüsler gizli pazarlıklar, açıklanmayan anlaşmalar, yayın öncesi denetimlerle dolu kapalı bir dünyaya dönüştükçe -entelektüel mülkiyet rejimini tanımlayan pratikler toplamı- üniversite kültürünün erozyonu; bu düzenlemelere eşlik eden ve akademik özgürlüğün ve düşünce özgürlüğünün ortadan kalkmasına işaret eden suskunluk, sindirme ve otosansür yüklü kampüs ortamı hakkında duydukları endişeleri dile getirdiler.

Katılımcılar yüksek eğitimdeki bu kökten değişimlerin, yüksek öğrenim kurumlarını savunan tüm öğretim üyeleri, öğrenciler ve tüm vergi verenlerle karşılaştırıldığında aslında akademide azınlığı oluşturan, toplumsal fayda yerine kendi çıkarını düşünen, ama belki de iyi niyetli(!), bir avuç yöneticinin işi olduğuna dikkat çektiler. Katılımcılar, ticari olmayan bir eğitim anlayışını ve üniversitelerin fayda değeri yerine asıl değerini yeniden canlandırmak üzere, eğitim ideallerini tekrar dile getirmek, yüksek eğitim tartışmalarında ideolojik, söylemsel ve politik inisi-yatifi ve ahlaki değerleri tekrar ele geçirmek için mücadele etme kararı aldılar. Eğitimin demokratik bir toplumda hizmet etmesi gerektiği düşüncesiyle, gerçekten eğitimin bedenini oluşturan öğrenciler, öğretmenler ve hatta toplumun bütünü adına, katılımcılar, bu değerli ve biricik toplumsal mekanı herkesin ulaşabildiği, açık tartışmaların, araştırmaların ve öğrenmenin gerçekleştiği bir özgürlük alanı -yani, yüksek demokrasi ideallerinin ve davranışlarının yaşam biçimi haline geldiği bir yer olarak geri almak konusundaki kararlılıklarını ifade ettiler. Gerçekten de, önümüzdeki mücadele bunun mücadelesi. Bu, şüphesiz gerçekleştirilmesi zor bir istek; ama zaten hep öyle değil midir?

 

Bu makale David Noble’ın ‘Digital Diploma Mills: The Automation of Higher Education’ kitabından alınmıştır.

 

* İngilizce’deki ‘education’ ve ‘training’ sözcükleri Türkçe’ye tercüme edilirken, aradaki fark daha da bulanıklaşmakta. Bu metin boyunca, İngilizce’deki ‘education’ sözcüğünün karşılığı olarak ‘eğitim’i kullanırken, ‘training’ ile ifade edilen etkinliği daha parçalı bir şekilde sadece belli bir takım becerilerin eğitilmesine yönelik ‘iş becerisi kazandırma’ kavramı ile Türkçe’de formüle etmeyi uygun

bulduk. (ç.n.)

 

Cevap ver.

XHTML: Kullanabileceginiz tagler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>