Yaşasın dünya vatandaşlığı !
10 March 2006
Gelinen koşullarda, sınırları henüz çizilmemiş bir ayrışma yaşandığı kesindir. Mersin ve Trabzon’da yaşanan olaylar ışığında, Türkiye’nin ve dolayısıyla Türkiye siyasetinin bir dönüm noktasında olduğu şüphe götürmezdir. Kavramlar, politik zeminin ayrıştırılması ve netleştirilmesi bağlamında önemlidir. Eski ezberler, içinde bulunduğumuz kapitalizmin ontolojik kuruluşunda, bırakın politik zeminleri ayrıştırmayı ve netleştirmeyi, daha da içinden çıkılmaz netsizliklere ve karışıklıklara neden olmaktadır. Modernist dönemin söyleminde ‘ulusalcılık’, enternasyonalizmi ve sınıfsallığı da içermekteydi. Bugün ise ‘ulusalcılık’, sınıfsallığın ve enternasyonalizmin reddini içermektedir. İçinden geçtiğimiz politik süreç ve politik pratik, bizim açımızdan söylediklerimizin önemli bir deneyimi olacaktır. Artık ulusalcılık, enternasyonalizm ve sınıfsallığın karşısında bir politik pozisyon tutturmaktadır. Önümüzdeki politik süreç, ulusalcılıkla sınıfsallığın ayrıştığı bir dönem olacaktır. Emek cephesi, ulusal güçler ve enternasyonal güçler olarak, yalnızca teorik olarak değil aynı zamanda politik pratik olarak da, yol ayrımına girmiştir.
Bu ayrışma, özellikle NATO sürecinden sonra yoğunlaşarak devam etmektedir. Her ne kadar bu ayrım kavramlar açısından değerlendirildiğinde açık gibi görünse de, “bu böyledir” demek de derinlemesine bir kafa yormaktan kaçınmak olacaktır. Bu açıdan, tarihsel temellerini de bir uğrak noktası olarak almak ve günümüz koşullarında bunları değerlendirmek elzemdir.
Önümüzdeki yakıcı gündem olarak ağırlığını koruyan ‘AB Uyum Süreci’, siyasetin her alanı için sancılı geçmekte. Bu süreç içinde, siyasi hareketler “AB’ye evet” ya da “AB’ye hayır” üzerinden bir ayrışma yaşıyor. Önceden faşist hareket milliyetçilik kavramı çerçevesinde, sol hareket ise “yurtseverlik ve emperyalizme karşı bağımsızlık” söylemiyle konumlanıyordu. Fakat samimiyet tartışması bir yana, faşist hareket de anti-emperyalizm söylemini kullanmaya başlamış bulunuyor. Bu durum, Mersin’de iki-üç çocuğun bayrağı yerlerde sürüklemesinden sonraki tartışmalarda politik zeminlerin farklılığını iyice karışık bir hale getirmiştir. “Hangimiz daha anti-emperyalistiz” kısır tartışması, politik farklılığın tartışması değil, bir niyet tartışmasıdır. Bu kadar birbirine girmiş bir siyasi gündemde, bunları en azından sol cenah açısından incelemek için birtakım başlıklar açmak kaçınılmazdır. Böylece gündemdeki ‘ulusalcılık’ ve ‘enternasyonalizm’ kavramlarının neyi ifade ettiği ve bunlara hangi noktalarda itiraz ettiğimiz daha açık olacaktır.
Yurtseverlik
Yurtseverlik üzerine bir şeyler yazmadan önce, bu terimin sıklıkla yerine kullanılan ‘milliyetçilik’ ve ‘vatanseverlik’ kelimeleri üzerine eğilmek gerekiyor. ‘Milliyetçilik’ kelimesinin yurtseverlik yerine kullanılması, bir yanlış anlamadan kaynaklanıyor gibidir. Milliyetçilik, Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusçuluktur. Öte yandan yine TDK sözlüğüne göre yurtseverlik, yurdunu, milletini büyük bir tutku ile seven, bu uğurda her türlü özveriye katlanan (kimse), vatanperverliktir. Arada ince bir nüans olmasına rağmen, devlet ağzına göre milliyetçilik ile vatanseverlik arasında çok da bir fark yoktur; fakat vatanseverlik ile yurtseverlik ise neredeyse aynıdır.
TDK’daki anlamına göre, dünya politik arenasında yurtseverlik/vatanseverlik (patriotism) kelimesi, aslen ABD gibi, ulusların birbiri içine geçip aynı potada eritildiği ülkelerde revaçtadır. Zira 9/11’den sonra, ABD’deki histeri içindeki insanları ve ardından gelen ABD’nin emperyal savaşlarını destekleyen kişileri/grupları anlatabilecek başka bir kavramları yoktur. Neredeyse her beyaz Amerikalının evinin verandasında, hem ABD bayrağı hem de köken olarak geldiği ülkenin (İrlanda, Portekiz, Yunanistan vb.) bayrağı asılıdır. 1968’lere kadar sistem muhalifleri de, ABD bayrağını Amerikan Anayasası’ndaki özgürlüklerin yüzü suyu hürmetine asmışlardır. Vatanı Birleşik Devletler sınırı dışında koruma bahanesiyle tüm dünyada savaşan ABD, aynı vatanseverlik kavramı ardına sığınmıştır. Fakat, özellikle 1960’ların sonunda sürmekte olan Güneydoğu Asya savaşlarından sonra, ABD’nin vatanseverlik maskesi düşmüş ve yeni emperyal bir düzenin kuruluşu gün ışığına çıkmıştır.
1968’den çok daha önce, ABD’de yurtseverliğe karşı ciddi kampanyalar örgütlenmiş ve bu kampanyaların bir ayağı da anti-militarizm çağrısını oluşturmuştur. Emma Goldman’ın yazdığı Vatanseverlik, Özgürlüğe Tehdit makalesi bu açıdan çok anlamlıdır:
“Bizler, barışsever insanlar olduğumuzu iddia eden Amerikalılarız. Kan dökmekten nefret ederiz: şiddete karşıyız. Ama şehrin korumasız insanlarının üstüne, uçan makinalarla dinamit bombaları atma fırsatı olduğunda da, zevkten kıvranırız. Ekonomik zorunluluklar yüzünden, bir endüstri kodamanının canına kastedip kendi hayatını riske atan birini asmaya, elektrikli sandalyeye oturtmaya ya da linç etmeye hazırızdır. Ve de Amerika’nın yeryüzündeki en güçlü ulus olduğunu ve nihayet demir pençelerini diğer ulusların boynuna yapıştıracağını düşündüğümüzde, koltuklarımız kabarır. İşte vatanseverliğin mantığı!”[i]
Bu tam da, devletin resmi ağzının tanımladığı vatanseverliğin mantığıdır. İşte burada bir durup soluk almak gerekiyor. Dünya sol hareketin kullanmayı sevdiği ‘yurtseverlik’ kavramı, kesinlikle devletin kullanımından farklıdır (Aynı Avrupa Sol’unun sosyalizm kavramı ve Türkiye solunun sosyalizm kavramı gibi). Şu an yurtseverlik söylemi üzerinden çalışma yapanlar göz önüne alındığında yurtseverlik, “ulusal kimlikleri değil, üzerinde hep birlikte yaşanan ülkeyi, hangi dili konuşursa konuşsun, hangi kültürel aidiyeti olursa olsun iç içe yaşayan yoksul halkı, onurlu aydınları esas alıyor.”[ii] Bu anlamda, solun bahsettiği yurtseverlik kavramı, belirli bir coğrafyada farklı kültürlerden farklı dili konuşan halkların emperyalizme karşı birleşik bir şekilde mücadele etmesi üstünden kuruluyor.
Emperyalizm teorilerinden bağımsız olarak, gelinen koşullarda, emperyalizmden kastedilenin ne olduğu düşünülürse, karşımıza çıkan ABD emperyalizmi ve ‘olası’ AB emperyalizmidir. AB’ye girmenin AB emperyalizmine dahil olmak anlamına geleceğinden ve emperyalizm altında ezilen bir halkın yurtseverliğinin mazur görüleceğinden hareketle, bu terim kullanıma tekrar konmuş ve yanına ‘işçi sınıfı’ konularak bu meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Peki ‘işçi sınıfı yurtseverliği’ nedir o halde? “Bizim yurtseverliğimiz Türk’tür, Kürt’tür, Laz, Çerkez, Boşnak, Roman, Arnavut, Ermeni, Rum veya Arap’tır.”2 Bu ifade, her ne kadar yurtseverliğin bu coğrafyadaki tüm halkları kapsadığını belirtmek içinse de, bu yurtseverliğin içine Anadolu coğrafyası dışındaki halklar dahil edil(e)memektedir; bırakalım emperyalizm işbirlikçilerini, kapitalizm altında yaşamaya çalışan ‘sessiz çoğunluk’ da!
Öte yandan, diğer bir yurtseverlik anlayışı ise, ‘üçüncü dünya’cılık çerçevesine sıkışıp kalmıştır. Her ne kadar Marx, “bütün ülkelerin işçileri, birleşin”[iii] dediyse de, yurtsever sol tarafından bu, “bütün üçüncü dünya ülkelerinin işçileri, birleşin” şeklinde algılanmaya devam ediyor. Bunun nedeni de, Sosyal Devlet içindeki ‘işçi sınıfı’nın görece daha yüksek bir yaşam standardına sahip olması gibi görünmekte. Buradaki asıl odak noktası ise, Lenin’in zayıf halka teorisinde yatıyor gibi. “Kapitalizmin çelişkilerinin en yoğun yaşandığı yerler, devrim olasılığının en yüksek olduğu yerlerdir” şeklinde basitçe formüle edilebilecek bir düşünce, ne yazık ki, var olan koşulları yeterince okuyamamaktadır. Küresel kapitalizmin ulaştığı noktada, nerelerin daha çelişki-yoğun bölgeler olduğuna karar vermek zordur. Böyle bir bakış açısı, içinde yaşamak zorunda oldukları devletlerin emperyal sistem hiyerarşisindeki yeri göz önüne alınarak, Alman, Fransız, Amerikan, İtalyan, İngiliz veya Çinli işçileri göz ardı etme eğilimindedir.
Yurtseverlik kavramı üzerinden söylem üretilmesinin ana nedenlerinden birisi de, ele geçirilmesi zorunlu merkezi bir iktidar olan devlettir. Ülkenin daha yaşanabilir kılınması adına o ülke sınırları içinde bir devrim yapmak, ele geçirilen devlet aracılığıyla ekonomi ve siyaset alanına müdahil olup dönüştürmek ve nihayetinde devletin kendisini ortadan kaldırmasına yol açacak yapısal değişimlere gidip nihai özgürlüğe ulaşmak, hedeftir. ‘Geçici İşçi Devlet’i eleştirisine şimdilik girmeyelim ve solun sahiplendiği şekliyle yurtseverlik kavramını incelemeye devam edelim. Bu olası devrimin küresel kapitalizm koşullarında yaşayabilme koşulu, o devrimin yapılabilme koşulu ile aynıdır; yurtseverlik, ama işçi sınıfı yurtseverliği. Zira, burjuvazi yurtsever olamaz; o emperyalizmin işbirlikçisidir. Bu anlamda işçi sınıfı yurtseverliği, hem emperyalizme hem de sınıf olarak burjuvaziye karşıttır. Yurtseverliğin kapitalizme karşı konumlanışı da budur. Kapitalist imparatorluk karşısındaki yurtseverliği daha sonra incelemek durumundayız; çünkü ‘yurtseverlik’ söyleminin bir gerçeklik mi yoksa bir yelken doldurma hadisesi mi olduğunu buradan söyleyebiliriz ancak.
Yurtseverlik söyleminin nasıl bir kafa karışıklığı yarattığını açıklamak açısından, gündemdeki sorunlardan biri de şudur; Mersin’deki bayrak hadisesi bir provokasyon mudur, yoksa bir halkın birikmiş öfkesinin dışavurumu mu? Bu konuda herkesin söyleyecek bir sözü mutlaka vardır. Ancak şu noktada incelenmesi gereken, belki de, bayrağın neyi temsil ettiğidir. Bayrak (yine TDK sözlüğüne başvurarak), “bir milletin, belli bir topluluğun veya bir kuruluşun simgesi olarak kullanılan, renk ve biçimle özelleştirilmiş, genellikle dikdörtgen biçiminde kumaş”tır. Buradan hareketle ve bayrağı yerde sürüyen çocukların bilinçli bir hareket yaptığını varsayarak, Mersin’deki tepki Türk ulusunadır ve aynı şekilde, bayrağın yerde sürüklenmesine karşı başlatılan balkonlara bayrak asma kampanyası da Kürt ulusuna karşıdır. (Hatta bayrağı yerde sürükleyen de ‘sözde vatandaş’tır!)
Halbuki, sol literatürde bayrak daha çok egemen devleti temsil eden bir sembol olarak algılanır, ki bizim anlayışımız da budur. Bu bağlamda, bayrağı egemenliğin bir değeri olarak sahiplenmek bizim işimiz değildir. Lakin kafa karışıklığı da tam burada başlar:
“Oysa bu ülke sadece onlara [ülkücülere] ait olmadığı gibi, o bayrak da sadece onlara ait olmamalı. Sol görüşlü mitinglerde de Türkiye bayrağı açılmalı. Bu ülke sadece onların değil çünkü; bu ülkede biz de yaşıyoruz, bayrağın sahibi de o pırıl pırıl çocuklar hala!…
Benim gibiler vardır herhalde, bayrağın ne yerde sürüklenmesini ne de dokunulamayacak kadar yükseğe kaldırılmasını isteyenler, bayrağı sadece, bir refleks olarak, ‘yerden kaldıranlar’. Bu ülkenin bütün tarihini, bütün yaşananları simgelediği için; başka bir şey için değil…”[iv]
Sol görüşlü mitinglerde bir ulus devletin egemenlik simgesi bayrağın açılmasını savunmak, komünistlerin temsil ettiği değerlerin üzerinden atlamaktır. Samimi solun amacı, sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız, bayraksız, tahakkümsüz bir dünyadır. İşte günümüzde komünistlerin kopuş noktası, tam da buradan başlamaktadır. “Sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız, bayraksız, tahakkümsüz bir dünya”, ‘nihai bir amaç’ mıdır, yoksa komünist siyasetin ontolojik özü müdür? Bir ütopya mıdır? Yoksa, doğrudan politik bir talep midir? Amaç harekete içkin mi kurulacaktır, yoksa amaca araçlar ve aşamalar üzerinden mi varılacaktır? Bizim açımızdan, kapitalizmin içinde bulunduğu imparatorluk aşamasında amaç harekete içkindir. Anti-kapitalist mücadele temeldir ve ütopyalarımız bugünden politik taleptir. Beyler, yüz yıl öncesinde değiliz. Devasa reel sosyalizm çöktü; farkında değiliz. Sınırları savunmak, egemenliği ve devleti savunmaktır. Devleti savunmak, emeği ücretli emek olarak sınıflaştırmaya devam etmektir. Bu bağlamda anti-kapitalizm, yalnızca üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırmak değil, aynı zamanda bir sınıf üretme ilişkisi olan devlete ve her türlü temsili egemenlik biçimlerine de karşı durmaktır. Sadece bu göz önünde tutulsa bile, bir egemenlik biçimi olan devleti simgeleyen bayrağın ‘sol’ mitinglerde açılmasını savunmak komünistlik değildir. Komünistler samimi ve açık insanlardır; ikiyüzlülük ve takiye yapmazlar. Bütün yaşananları simgelediği için bayrağı sahiplenmek ise, yaşananları yok saymaktır; Madımak’ta onlarca kişiyi yakanlar da ‘bayrak’ taşıyordu, insanlar işkencelerden geçirilirken de, bu ‘bayrak’ için yapılıyordu. Trabzon’daki 5 kişiyi linç etme girişimi de aynı nedenle yapılmıştı. 12 Eylül öncesi Maraş, Çorum ve diğerler katliamlar da bayrak adına yapıldı!
Enternasyonalizm
AB’ye hayır cephesindeki diğer yaklaşım olan enternasyonalistler ise, yurtseverlik karşısında “işçinin vatanı yoktur”[v] söylemi çerçevesinde kendisini kurar. Yurtseverlik, bağımsızlık ve ulusalcılık karşısında, işçi sınıfının kapitalizme karşı birleşik mücadelesini savunan enternasyonalistlerin ana vurgusu ise, günümüzde, “emperyalizme, faşizme ve şovenizme karşı proletarya enternasyonalizmi”dir.
Uluslararası sınıf mücadelesini esas alan enternasyonalizm, Avrupa’nın ulus-devlet oluşumu sırasında ortaya çıkmış, o şartlarda gerçekten de etkili bir güç olabilmiştir. Ulusal ekonomilerin ve ulus-devletlerin emperyalist rekabetleri döneminde proletaryanın sınır-aşkın birliği, kapitalizme karşı ciddi bir tehdit oluşturabilmiştir. Enternasyonalizm, ulus-devletlerin kapitalizmin ana suçlusu olduğunu, işçi sınıfının anlamsızca savaşlara sürüklendiğini, bu anlamda ulus-devletlerin de yıkılması gereken politik bir aygıt olduğunu kabul ediyordu. Dolayısıyla enternasyonalizm, ulus-devletlerin yıkılması ve yerine yeni bir toplumsal biçimin geçmesi gerektiğine dair bir projeydi.
Süreç içerisinde, aslen kapitalizme karşı mücadele ekseninde örgütlenen Enternasyonal’ler, bölünmüş, dağılmış ve yeniden oluşmuştur. Ortaya çıkan II. Enternasyonal, Sosyalist Enternasyonal, Komintern, Komünform vb. oluşumlar, kendi aralarında giriştikleri mücadele ve tartışmalardan sonra, kapitalizme karşı çok da varlık gösterememişlerdir. Özellikle dünya savaşları öncesinde ve savaş süresince yapılan birlik çağrıları, yurtseverlik karşısında varlık gösterememiş ve daha sonrasında da kapitalizme bir alternatif oluşturma konusunda yetersiz kalmıştır.
Enternasyonalizmi savunan değişik yorumlar ulusalcılıktan, “Dünya devrimi” söylemiyle ayrımlarını net koyabildiler. Fakat günümüzde yaşanan deneyimlerden ders çıkararak görüşlerini geliştiremediler. Teorik temellerini anti-stalinizmin ötesine taşıyamadılar.
Tarihsel olarak, sınıf savaşımı içindeki farklı ulus proletaryalarının burjuvaziye karşı savaşımını hedefleyen enternasyonalizm, Lenin’in ‘Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı’ çerçevesinde, kapitalizme doğrudan bir karşıtlık içermeyen ulusal kurtuluş hareketlerini destekler. Ulusların kurtuluşu düşüncesi, Lenin’in III. Enternasyonal’in ilk kongrelerinden birindeki sunuşundan daha önce, Bakunin ve Proudhon tarafından “her birey, her birlik, komün, ya da eyalet, her bölge ve ulus, hiçbir tarihsel neden ve komşularının rızasına bakılmaksızın, herhangi biriyle ilişkilenme, istediği ile ittifak yapabilme, herhangi bir ittifaktan ayrılma ve kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir”[vi] şeklinde ifade edilmiştir. Aynı ifadeye, Bakunin’in 1866 tarihli Devrimcinin El Kitabı adlı broşüründe de rastlanır. Fakat burada asıl söz konusu olan şey, gelecek bir toplum tasavvurudur. Burada aslen özgür bir toplumun nasıl örgütleneceği söz konusudur ve bahsi geçen ulus “özerk bölgelerin federasyonundan başka bir şey değildir.”[vii] Lenin, kendi kaderini tayin hakkını sahiplenirken, bu, enternasyonal tarafından ‘zayıf halka’ teoremi ile birleştirilmiş ve emperyalizm şartlarında pre-kapitalist ilişkilere sahip ezilen ulusların yurtseverliğini ‘ilerici’ olarak görmüştür. Bu bağlamda yurtseverlik ile benzeşen enternasyonalizm, yurtseverlikle ayrımını emperyalizm üzerine oturtmak zorunda kalmıştır. Zira ‘ezilen ulus’ kavramının asıl oturduğu yer emperyalizm söylemidir.
Türkiye’de ise enternasyonalizm çerçevesinde hareket etme eğilimindekiler, nicel olarak yurtseverlik cephesindekilerden çok daha azdır. Buna neden olarak, enternasyonalistlerin pratik olarak var olan koşullara karşı yurtseverlerden çok da farklı bir şey söyleyemedikleri gösterilebilir; yurtseverler gibi enternasyonalistler de AB’yi emperyalist bir birlik olarak görmektedirler. Ayrımını emperyalizme karşı olan mücadeleyi uluslararası bir zemine oturtarak yapmaya çalışan enternasyonalistler, pratikte ezilen halklarla dayanışmadan öteye gidememektedir. Çünkü dengesiz gelişim yasasından dolayı, her ülkenin sınıflar mücadelesinin politik talepleri farklıdır. Emperyalizme karşı siyasal bağımsızlık, demokratik bir taleptir. Üçüncü dünyanın siyasal talepleri komünist talep olamaz. Bilimsel sosyalizme göre, kapitalist gelişme bu ülkelerde gerçekleşmemiştir. Ancak kapitalist gelişmesini tamamlamış bir avuç emperyalist ülkede ulusal birliğin parçalanması, komünist talep olabilir. Bu yaklaşım, bütün anti-emperyalist tezler için geçerlidir. Bu bağlamda, “biz enternasyonalistiz” diyenler için de bu geçerlidir. Ulusalcılarla enternasyonalistler arasındaki fark, bu aynılık üzerinden silikleşmiştir. İstediğiniz kadar mücadeleyi enternasyonalleştirdiğinizi söyleyin, sınırları, işçi devletlerini savunduğunuz sürece enternasyonalizmi dayanışmadan öteye götüremezsiniz. Evet, yüz yıl önce Lenin’in bu söyledikleri doğruydu. Kapitalizm yerinde sayıyorsa, bugün de doğrudur. Fakat bizim iddiamız, kapitalizmin yerinde saymadığıdır. Bugün kapitalist gelişme, bir avuç emperyalist ülkede geçerli değildir. Tam tersine, bütün dünya toplumsal ilişkileri kapitalist üretim tarzı tarafından işletilip çalıştırılıyor. Dünya toplumsal bir fabrikaya dönüştürülüyor. Her yerde anti-kapitalizm, sınıflar mücadelesinin temelini oluşturuyor. Politik istekler ortaklaşıyor. Bu bağlamda, enternasyonalizm yalnızca dayanışma değil, politik talep ortaklığının politik bedenini oluşturuyor. Bizim enternasyonalizmimiz ile diğerlerininki arasında köklü farklar yatıyor. Biz, dünyada oluşan genel zekanın komünalleşmesini talep ediyoruz.
Gündem üzerinden konuşmaya devam edersek; enternasyonalizm söylemi etrafında hareket edenler, “patronların, faşist ve şovenistlerin bayraklarına karşı enternasyonalizm bayrağı altında birleş” sloganının kendisini bayrakların karşısında tanımlar. Oysa, sloganın kendisi bayrakların reddini içermez. Çünkü bayrağı, egemenlik biçimi olan devletlerin sembolü olarak reddedemez. Devleti, sınıf üretme ilişkisi olarak görmez. Bu anlamda enternasyonalizm, anarşist grupların eylemlerde –görünüşte gayet çelişik olarak değerlendirilen– kendi kara bayraklarını yakmalarının yanından bile geçememekte ve yine aynı bayrak fetişizmine düşmektedir.
Kendi içerisinde bir sürü çelişki barındıran enternasyonalizm, kendisini proletarya üzerinden tanımlayarak ‘proletarya enternasyonalizmi’ söylemini kullanır. Çünkü neoliberal dünya düzeninin de aslen enternasyonal olduğunu kabul eder. Küresel sermayeye karşı uluslararası mücadele etme gereğinden hareketle, bir sınıf olarak burjuvaziye karşı yapılan her mücadele, bu enternasyonalizm bağlamında değerlendirilir. Fakat burada işçinin geri/ileri bilinci meselesi ve dolayısıyla devrim için bir olgunluk sorunsalı işin içine girer ki, bunun çözümü yoktur; bundan dolayı enternasyonalizm, her zaman, ‘ele geçirilmesi gereken iktidar’ mücadelesinden düşme eğilimindedir.
İmparatorluk & Yurtseverlik & Enternasyonalizm
Şimdiye kadar, daha çok yurtseverlik ve enternasyonalizm kavramlarının politik arenada neyi ifade etmeye çalıştığı üzerinden gittik. Oysa bu kavramların değerlendirilmesi ve bunların mücadele alanındaki karşılıklarıyla aralarındaki ilişkinin değerlendirilmesi gerekiyor. Var olan süreç içerisinde bu kavramların yeniden okunması ve bu açıdan gündelik yaşamda ne ifade ettiğinin incelenmesi anlamlı olacaktır.
Kapitalizmin bir dışarısı olmadığı, devletlerin ilişkisellik üzerinden tanımlandığı ve bio-politik üretim sürecinin hakim olduğu İmparatorluk içerisinde, yurtseverlik bir gerçekliğe oturmamaktadır. Asıl olarak AB’ye hayır üzerinden yola çıkan yurtseverlik –aynı şekilde enternasyonalizm de– AB’nin Türkiye işçi sınıfına getireceği yıkımdan dem vurmaktadır. Fakat sermayenin ulus-devlet sınırlarına takılmadan tüm yaşamı kapsayarak içerdiği kapitalist imparatorlukta, ‘işçi sınıfı’na gelebilecek olası bir yıkımı bir devletin AB’ye girip girmemesine bağlamak, kendi ‘küreselleşme karşıtlığı’na bile uymamaktır. Aslen bu düşünce, teorik, pratik ve taktiksel olarak modernist siyasettir. Kendisini diğerini olumsuzlayarak olumlama eğilimindeki modernist siyaset, söylemindeki bu çelişkiyi, taktiksel olarak, gündeme sırtını yaslayarak göğüsleyebilmektedir. Bunun adına da güncel siyaset denmektedir.
Yurtseverlik, her ne kadar ‘işçi sınıfı yurtseverliği’ ya da ‘ulusalcı olmayan yurtseverlik’ olarak ifade edilse de, sırf işçi sınıfı üzerinden düşünülse bile, bir aldatmaca halidir. Burjuva sınıfını emperyalizmin (ABD ya da AB) işbirlikçisi sayarak, yurtseverliği burjuvaziye karşı bir hareket olarak da kuran bu söylem, yurtseverlik üzerinden siyaset yaparken, bunu aynı zamanda kapitalizme karşıt bir mücadele olarak da koymaya çalışır. Fakat bu söylem, yurtseverliğin ‘genel’ söylemi tarafından gölgede bırakılır. Akıllarda kalan, kapitalizme karşı bir mücadele çağrısı değil, ‘bu memleket bizim’ veya ‘bu ülke satılık değil’ sloganlarıdır. Buradan yola çıkarak, yurtseverliğin kapitalizme karşıt bir mücadele değil, emperyalizme karşıt bir mücadele olduğu söylenebilir.
Kapitalizmin ileri aşaması olarak kabul gören emperyalizm, yurtseverliği haklı çıkarır görünmektedir. Ancak burada sorgulanması gereken, emperyalizm teorisinin kendisidir. Ortodoks siyasetin emperyalizm kavramını sorgulamaya yanaşmaması veya bu kavramda ısrarcı olması, kendi devrim ve örgütlenme stratejilerini de belirler. Aynı şekilde, hedeflenen devrime yönelik yapılan çalışmaların niteliğini de aynı düşünce belirler. Aynı düşüncede, merkezi iktidarı ele geçirme ana amaçtır; aynı şekilde de bunu yapabilmek için, merkeziyet ve temsiliyet üzerinden yapılanmış bilinç taşıma amaçlı bir örgütlenme modeli kabul edilir. Devrim kavramının devrimciliği, iktidarın ele geçirilmesine kadardır. İktidarın merkezileşmesine, devlet kavramına karşı, devrim kavramı evrimcileşmeye başlar. Ve devrim, iktidarı ele geçirir geçirmez ikinci bir devrime ihtiyaç duyar.
İmparatorluk paradigması, bu anlamda ezber bozucudur. Bu paradigma, Negri ve Hardt’ın yazdığı “İmparatorluk” kitabı ile ortaya çıkmamış, sadece bütünsel bir mimariye oturmuştur. Bu yüzden imparatorluk paradigmasını, sadece ‘emperyalizm mi imparatorluk mu’ sorunsalına oturtmak bir hata olacaktır. İmparatorluk, emperyalizmin eşleniği değildir, var olan koşulların farklı bir okuması ve dolayısıyla yeni bir mücadele hattıdır. Postyapısalcı düşünce ile birlikte modernizmin felsefi bir eleştirisi, hayata bakış ve yeni bir hayatı örgütleyiş açısından yeni alternatifler sunar.[viii]
Yurtseverlik üzerinden ilerleyen bir politik hat, imparatorluk içerisinde hedeflediği ‘kitle’ bakımından çekicidir. AB sürecinde ulusalcılık, bağımsızlık ve yurtseverlik söylemlerinin yükseleceğini ve bunların büyük oranda kabul göreceğini, siyasetle aktif olarak haşır neşir olan herkes daha önce görmüştür. Burada asıl sorun, anti-kapitalist bir mücadelenin mi seçileceği, yoksa yurtseverlik eğilimine sırt dayayıp belirli bir niceliğe mi ulaşmanın hedefleneceğidir.
Enternasyonalizm için ise, aynı şey geçerli değildir. Aslen sayısal bir çoğunluğa hitap edebilme gerçekliği olmayan enternasyonalizm, yurtseverlik karşısında asıl komünist değerleri sahipleniyor görünür. Fakat enternasyonalizm düşüncesinin imparatorluk karşısında durduğu yer, ne yazık ki, tarihin bir nostaljisinden öteye gidememektedir. Küresel kapitalizm karşısında enternasyonalizm, bir kavram olarak, gerçekçi bir zemine oturmaktadır. Gerçekte küreselleşme ve kapitalist imparatorluğun kuruluş sürecinde, proletarya halihazırda enternasyonalisttir.
Ulusal sermayeye karşı ulussuz bir mücadele ekseni kuran enternasyonalizm, geçmişte etkili bir güç olmayı başarmıştır. Kapitalizmin her şeyi içine alıp yeniden üretebilme yeteneği, enternasyonalizmi de kapsayabilmiş ve küreselleşmenin sac ayağı olarak enternasyonalizmi alabilmiştir.
“On dokuzuncu ve yirminci yüzyıldaki en güçlü ayaklanma olaylarında tanık olduğumuz proleter, anti-kolonyal ve anti-emperyalist enternasyonalizm, komünizm mücadelesi, sermayenin küreselleşmesi ve İmparatorluğun oluşumu süreçlerini öngörmüş ve onlara yön vermiştir. Demek ki, İmparatorluğun kuruluşu proleter enternasyonalizmine bir yanıttır.”[ix]
Enternasyonalizmin belki de en büyük açmazı ‘ulus’ nosyonudur. Enternasyonalizmin nasyonalizm ile ilişkilendirilemeyeceği bir gerçek olmasına rağmen, kendisini yine de ulusçuluğun karşıtı olarak tanımlaması aslen aynı düşünce tarzını ifade eder. Hayata bakış olarak ulusçuluğun ya da ‘uluslararası’ üzerinden ulusçuluk karşıtlığının sahiplenilmesi, en başta tutarlı gibi görünür; ama, mesela, ezilen ulus sorunsalında ‘ulus’ kavramına yeniden yaklaşmak zorunda kalır. Tarihteki ulusal kurtuluş mücadelelerinin gerçekliği ve bu mücadelelerin ‘sosyalist’ içeriği nedeniyle, bu yaklaşıma kayıtsız kalamayan enternasyonalizm, çareyi ezilen ulus proletaryası ile dayanışmakta bulur. Fakat kendi kaderini tayin hakkını desteklemek çerçevesinde, aslen o ulusu ‘temsil’ eden örgütsel bir yapının söylemine de teslim olmak durumundadır. Ve bu yüzden, aslen ezilen ulusun proletaryası ile değil, ezilen ulusla dayanışma içine girer; dolayısıyla enternasyonalizmin ‘proletarya’ ön eki, bu sınıra takılı kalır.
Enternasyonalizmin anti-emperyalist tutumu gerçekçidir; ‘ezen ulus’ içerisindeki proletaryanın kendi devletinin emperyal tutumuna karşı mücadelesi kayda değerdir. Ancak bu, küresel kapitalizm koşullarında ezen ulus/ezilen ulus temelinde düşünmek olur ki, bu da kapitalizmin ulus ötesi eğilimini görmezden gelmek olur. Dolayısıyla kapitalizmin ulus-devlet ötesi kapsayıcılığına ve bio-politik üretimine karşı nasıl bir mücadelenin benimseneceği ana sorun haline gelir. Enternasyonalizm bu anlamda, sadece bir dayanışma ve muhalefet zeminidir. İmparatorluk içindeki mücadelelerin yatay olarak birbiriyle ilişkilenememesi verili bir durumdur, hem ulus-devlet sınırları içerisinde hem de uluslararası arenada. Bu şartlarda, enternasyonalizmin dayanışma duruşunun nesnel bir temeli yoktur. Muhalefet yapmaya sıkışan enternasyonalizm, gerçek anlamda imparatorluğa bir tehdit oluşturmaz. Sadece talepler doğrultusunda hareket etme alanı kalan enternasyonalizm, bir kuruculuğa soyunma, alternatif bir yaşam örgütleme, yeni bir örgütlenmeye gitme konularında atıl kalır.
Peki, daha önce savunduğumuz ‘ağ tipi örgütlenme’ enternasyonalizm midir? Bu, kavramı nereden tuttuğumuza göre değişir.
Salt ‘enternasyonalizm’ olarak düşündüğümüzde, ağ tipi örgütlenmenin enternasyonal bir örgütlenme olduğu kesindir. Çünkü ağ içindeki oluşumlar, hareket içerisinde ilişkiye geçerken ulus-temelli bir bakışı reddederler. Yine de ağ tipi örgütlenme, enternasyonalizme de sıkıştırılamaz. Zira ağ tipi örgütlenmenin en önemli belirleyenleri, öznelerin kendi yerelliklerinden hareketle birbirleriyle ilişkilenme, deneyim aktarma, ortak iş yapma ve kendi emeğini değerli kılarak bir kuruculuğa soyunmalarıdır. Bu noktada, enternasyonalizmin dayanışma ve muhalefet etme zeminini aşar.
‘Proletarya enternasyonalizmi’ olarak düşündüğümüzde ise, ağ tipi örgütlenme bundan çok farklı bir yerde konumlanır. Tarihsel olarak ele aldığımızda, ‘proletarya’ kelimesinin kendisi aslen sanayideki işçi sınıfını ifade eder. Bu kavramın bir evrim geçirdiği bir parça kabul edilse bile, proletaryayı belirleyen hala ‘emek’tir. Fakat imparatorluk karşısında yeni bir toplumsal özneye ihtiyacımız var; o da ‘çokluk’tur. “Çokluk, toplumsal hayatı bütünüyle yaratma ve üretme kapasitesine sahip toplumsal emektir.”[x] Örneğin anti-militarist hareket gibi sınıfsal temelli olmayan hareketler, kavramsal olarak proletarya enternasyonalizmi içinde yer alamazlarken, yeni bir yaşamı örgütleme yetisine sahip anti-militarist söylem çokluk içerisinde vücut bulur. Buradan hareketle, ağ tipi örgütlenme, tanımsal olarak salt proletaryanın (ulusal yada ulus ötesi) örgütlenmesi değil, çokluk içindeki herkesin otonomi üzerinden örgütlenmesidir.
Kapitalizmin dışarısının olmadığı bir dönemde ‘dünya vatandaşlığı’ söylemi, yurtseverliğin kafa karıştırıcılığını, enternasyonalizmin yetersizliğini aşar. Bir ifade olarak ‘dünya vatandaşlığı’ çelişik gibi görünür; zira vatandaş kelimesi köken olarak ‘vatan’a gönderme yapar, ki vatan üzerinde yaşanan toprak parçasıdır. Hukuksal olarak da vatandaşlık, bir devlete yasal olarak tabi olmadır. Ancak ‘dünya vatandaşlığı’ ifadesi, bir metafor, eğretileme ve bir kinayedir. Che’nin “gerçekçi ol imkansızı iste” veya Proudhon’un “mülkiyet hırsızlıktır” metaforları ile aynı şekilde, ‘dünya vatandaşlığı’ ifadesinin de, aslen ne vatanla ne de vatandaşlıkla alakası yoktur. Neticede dünya, vatandaşlık talep edilecek tek bir devlet olamayacaktır! ‘Dünya vatandaşlığı’, sınıfsız, sömürüsüz, tahakkümsüz, sınırsız, silahsız, bayraksız, özgür bir dünyayı ifade eder.
Özellikle yükselen şovenizm karşısında, ‘Dünya Vatandaşlığı’ söylemi şu an için çok önemlidir. Dünya Vatandaşlığı, anti-kapitalist bir duruştur. İstediğimiz dünya, diğer halklarla komşu olmayı değil, aynı zamanda bir melezleşmeyi de içerir. Bunun varlık koşulu, kapitalizmin yıkılmasıdır. Ekonomik alan-toplumsal alan ayrımının kalmadığı günümüz koşullarında, kapitalizm ve devlet birbirine geçmiştir. Şovenizmin sadece bir devlet taktiği olmadığı, bunun imparatorluğa içkin olduğu açıktır. İmparatorluk, sermayenin ulus sınırlarına takılmadan geçtiği, ancak çokluğun ‘göç’üne izin vermediği bir düzendir. Göçmenlik ve melezleşme, kapitalist imparatorluk için önemli bir tehdittir.
Dünyada yükselen ırkçılık ve göçmen/yabancı işçi avı, liberalizmin evrensel değerlerine asla aykırı değildir. Bu gerilim, imparatorluğun beslendiği ana kaynaklardan birisidir. Türkiye’de yükselen milliyetçiliğin, simitçi Kürt çocuklarının hedef haline gelmesinin, devlet politikasından bağımsız olduğu düşünülemez. Bakmayın ‘devlet büyüklerimizin’ bu şiddeti kınayan açıklamalarına; AB süreci ve ‘Irak’a demokrasi taşıma’ görevi içerisinde bu gerilimler, devletin eline almaya çalıştığı kozlardır. İşte bu ahval ve şerait içinde, dünya vatandaşlığı söylemi belki de hiç bu kadar önemli olmamıştı. Sırf bu yüzden;
Yaşasın 1 Mayıs, Yaşasın Dünya Vatandaşlığı!
[i] Emma Goldman, Vatanseverlik, Özgürlüğe Tehdit, Çev: Eylem Canaslan, Conatus Çeviri Dergisi, Temmuz-Ekim 2004, syf 182
[ii] Yurtseverliğimiz Kürt Emekçilerinin de Yurtseverliğidir, Komünist, 25 Mart 2005, http://www.tkp.org.tr/index.php?yazi=2497
[iii] Karl Marx & Friedrich Engels, Siyaset ve Felsefe, Çev: Tektaş Ağaoğlu, Öncü Kitabevi, İstanbul 1978, syf 141
[v] Karl Marx & Friedrich Engels, Siyaset ve Felsefe, Çev: Tektaş Ağaoğlu, Öncü Kitabevi, İstanbul 1978, syf 122
[vi] Daniel Guerin, Anarchism: From Theory to Practice, www.zabalaza.net/texts/anarchism_guerin/contents.html
[viii] bkz. www.otonomlar.org, www.korotonomedia.net, www.siyahi.net

