Kapitalizm Ağımıza Düşecek

10 March 2006

AB tartışmasının en yoğun şekilde yaşandığı günümüz Türkiye’sinde, herkes eteğindekileri dökmek zorunda hissediyor kendisini. AB’ye hayır diyenler, yurtseverliğe ve ulus-devlet sınırlarına, dolayısıyla ulusal egemenlik ve ulusal ekonomiye sığınırken, �sol’ adına evet diyenlerin bir kısmı da �Emeğin Avrupası’ tezine sığınıyor. Hayırcıların neden hayır dediklerini bir kenara bırakırsak ve evetçilerin tezlerini incelemeye çalışırsak, bir sürü okumaya ihtiyaç duyacağımız da çok açık. Yine de, kendi söylediklerine bakıldığında, Avrupa işçi sınıfıyla beraber kapitalizme karşı mücadele etmek için, mutlaka AB’ye girmemizin gerektiği düşüncesi, kendi başına �arızalı’ bir düşüncedir. Çünkü bu düşünce, mimari olarak, AB’ye hayır diyenlerin ulusalcı düşünme yapısı ile aynıdır. Hayırcılar �AB Emperyalizmi’ kavramını gündeme sokarlarken, devrim hâlâ devleti ele geçirmek olarak algılanır; evetçiler �Emeğin Avrupası’ kavramını sokarlarken, mücadele hâlâ sermayenin merkezinde yapılacak muhalefet olarak algılanır. Her iki durumda da, kapitalizmin küreselleşmesi ve yayılmacılık ve sömürgecilik söz konusudur. Kapitalizmin halihazırda küresel bir olgu olduğu, devletin dışsal bir olgu olarak değil yaşamda ve içindeki ilişkilerde var olduğu, ekonomik alan ve sosyal alan ayrımının ortadan kalktığı imparatorluk şartlarında, her iki eğilimin önermeleri de geçerli görünmemektedir. Sadece muhalefet etmek durumunda kalan modernist siyaset, istenilen yaşam için �aracı’ ve �dönüştürücü’ bir yapı olarak devleti ele geçirme yerine, kendi emeğini değerli kılarak karşıdan kuruculuğu üstlenen oluşumlarla kapitalizme karşı mücadele etmeyi, �postmodern’ dönemin kişilere (ve yapılara) dayattığı kafa karışıklığı olarak görmüş ve modernist olmayan tüm teorileri de küçük burjuva reformist bir eğilim olarak algılamıştır. Her koşulda bir merkez aranmış ve buna göre de mücadele araçları belirlenmeye çalışılmıştır. Özellikle Türkiye’de hakim olan bu yaklaşım, Seattle’ın üzerinden beş yıl geçmesine rağmen, Türkiye’deki siyasetlerin uluslararası hareketlerle sağlam ve sürekli bir iletişime geçememesine ve buna da bir gereksinim hissetmemesine yol açmıştır. Oysa kapitalizmin küresel olduğunu gören, kurulmakta olan imparatorlukla beraber ulus ötesi şirketlerin ulus-devlet sınırlarına takılmadan geçtiğini gören kişiler, aynı şekilde sınırlara bağlı kalmadan verilecek bir mücadelenin gerektiğini ve ele geçirilip kullanılabilecek bir devletin artık olmadığını düşünerek, mücadelelerini de buna uygun olarak vermeye çalışıyorlar.Global kapitalizme karşı çokuluslu (daha doğrusu ulussuz) bir direnişin milâdı, hiç kuşkusuz ki WTO (Dünya Ticaret Örgütü) karşıtı örgütlenen Seattle eylemleridir. İçinde birbiriyle doğrudan ilgisi bulunmayan hareketleri ve eğilimleri barındıran bu eylem, bir zincirden çok bir ağ halini alarak daha sonra Washington, Prag, Melbourne, Quebec, Ottawa, Davos, Buenos Aires ve Cenova’da sürmüştür [i] . Daha sonra bir düşüş içine girdiği düşünülen bu eylemler, aslında genişleyip daha da yerelleşmiştir. Artık Bush’un gittiği, NATO’nun, WTO’nun ya da G8′in toplandığı her şehirde, aynı tarz eylemler düzenlenmekte ve bu eylemler, eş zamanlı olarak koordine edilebilmektedir. Bunun en yakın örneği, Bush’un Güney Amerika örneğidir; Bush’a karşı eylem düzenlemek için merkezi bir şehir (Buenos Aires ya da Santiago) seçilmemiş; fakat ayak bastığı her şehirde, birbirine benzer şekilde eylemler örgütlenmiştir. Mücadele içindeki hareketler, gittikçe daha da örgütlü bir hale gelmiş ve yeni bir direniş kültürü de benimsemişlerdir.

Ağın Karakteristiği

Seattle milâdından beri düzenlenen bu eylemler, kendi hareket tarzının karakterini de oluşturmuştur. Bizim için çok değerli ve önemli olan bu karakterin ana hatları çok belirgindir. İlk olarak, bu küresel eylem ağındaki hareketler, her türlü kapitalizmi �ulusal kapitalizm, devlet kapitalizmi veya küresel kapitalizm� ve buna aracı olan tüm anlaşmaları, kurumları ve hükümetleri reddederler ve onlarla bir mücadeleye girerler. İkinci özellik, her türlü tahakkümün ve ayrımcılığın reddidir. Herhangi bir öncellik sıralaması olmayan bu ayrımcılığa, milliyetçilik, ırkçılık, ataerkillik, homofobi ve köktendincilik de dahildir. Bu eylem ağının diğer bir özelliği de, yukarıda bahsedilenlere karşı verilen mücadele içinde, �direniş’ şekilleri ve yolları arasında hiçbir öncelliğe yer verilmemesidir. Eylem şekli olarak, genellikle doğrudan eylem ve sivil itaatsizlik kabul edilir. Mücadele olarak baskın bir mücadele yoktur; ne bir sınıf olarak proletaryanın mücadelesi, çevre hareketinden veya feminist hareketten daha önemlidir, ne de bir eşcinsel hareketi, bir karşı-kültür hareketinden veya sendikal hareketten daha önemlidir. Tüm bu hareketler, baskı altındaki halkların hak hareketlerini ve direnişlerini destekler. Bu ağdaki farklı hareketler, sadece muhalefet olarak kalmaz, aynı zamanda da küresel kapitalizme alternatif olarak yerel örgütlenmenin inşasında da yer alırlar. Bu anlamda, bu ağdaki unsurlar arasında bir hiyerarşi yoktur, bir merkez yoktur; ama kuruculuk olarak da, otonomiye dayalı bir hareket tarzını benimserler.

Burada, bu hareketlerde yer alan bütün hareketlerin bu tarz bir eğilimle hareket ettiğini iddia etmek söz konusu değil. Vurgulanmak istenen, bu tarz bir eylemlilikte ortaya çıkan ve gelişen eylem kültürü içinde hiç olmadığı kadar göze çarpan hareketlerdir. Tabii ki, bu eylem anlayışını özümsememiş yapılar da, bu eylemlerde yer alırlar. Burada söylenmek istenen şey, Seattle’dan beri bu eylemlerin bu tarz bir ağ örgütlenmesi üzerinden yapılabildiği değil, ancak Seattle’dan sonra bu tarz bir eylem örgütleme tarzının kendisini ortaya koyması ve genişlemesidir. Bu ağ, çok farklı oluşumları bir araya getirebilmesi ile karakterize edilebilir. Sadece Washington’a bakıldığında bile (Nisan 2000), eylemde yer alan örgütlerin ne kadar farklı oldukları görülecektir [ii] ; ancak bu örgütlerin birbirleriyle çatışmak yerine, seminerler örgütlediklerini ve hiçbir örgütün diğerine bir şeyi dayatmaya çalışmadığını da görmek gerekir (Medyanın �reyting’ kaygısıyla, sadece çatışmanın olduğu yerlerle ilgilenmesinden dolayı, bu eylemlerde bazı grupların daha öne çıktığını söylemek de yanlış değildir). Farklı şeyler düşünen ve farklı ifadeleri olan azınlıklar, anarşistler, feministler, eşcinseller, komünistler, öğrenciler, sosyalistler, çevreciler, karşı-kültürcüler, hayvan hakları savunucuları, sendikalar gibi gruplar, aynı eylem içinde bir araya geldiler ve herkes kendi inandığı şeyi söyledi. Herhangi bir söylemin diğerini yok etmesi ya da yok sayması söz konusu değildi. Fakat vurgulanması gereken şey şu; bu eylemler bir ağ şeklinde örgütlenmiş ve bu tutum diğer eylemlere de yansıtılmıştır.

Ağın Örgütlenmesi

Ağ şeklindeki bu hareket, ideolojik/teorik bir bütünselliğe sahip bir örgüt değildir. Sadece bir koordinasyon aracı olarak işlevlendirilir. Bu koordinasyon, doğrudan eylem ve sivil itaatsizlik aracılığıyla her türlü tahakküme karşı kurucu bir eylemlilik için, kişiler ve örgütler bazında mümkün olan en geniş katılımı sağlamaya çalışır. Kapitalizme ve onun yayılmacı doğasına karşı bir eşgüdüm kurmak ve bu mücadelede katılımcıların birbirleriyle yardımlaşmasını sağlamak, amaçlarından biridir. Tahakküme karşı mücadeleyi her alana taşımak, bu koordinasyonun hedeflerindendir. Öte yandan bu ağın en önemli amaçlarından biri de, direnişin merkezsiz olması ve otonom bir yapıya kavuşmasıdır. Alt yapı ve üst yapının birbirine geçip ayrıştırılamadığı koşullarda, toplumsal mücadele ve sosyal mücadele diye bir ayrım söz konusu değildir. Bu anlamda otonomlar, yeni bir yaşamın kurulması için önemlidir. Ağ içindeki eşgüdüm organı bir merkez değildir ve olamaz da. Eyleme katılım için dahi olsa, direnişin yerellerde nasıl gerçekleşeceğine, o yerellikteki inisiyatifler karar verir. İletişim ve koordinasyon için, her yerellik kendi kararını alır ve bu karar, istenirse diğer gruplara doğrudan aktarılır. Herhangi bir haber, bilgi veya çağrı, araya merkez ya da üçüncü bir grup girmeden, ağda özgürce dolaşabilir. Eşgüdüm organı, herhangi bir örgütü ya da grubu temsil etmez ve herhangi bir örgüt ya da grup da, bu ağı temsil edemez. Temsiliyet tüm ağ boyunca reddedilir; yapılması planlanan bir toplantı ya da seminerde temsiliyet uygulanamaz. Bu ağ, katılımcı herhangi bir örgüte sansür uygulayamaz ve dışlayamaz. İletişimin daha da akışkan olması için, kurulacak bir internet sitesine herhangi bir katılımcı istediği herhangi bir metni gönderip yayımlayabilir. Tüm bu süreç içinde, ağı ifade eden bir yayın çıkarmak için olsa bile, bu ağ ticari bir girişime kapalıdır. Çıkarılacak bir yayın, örgütlerin ve grupların programlarındaki ilkeleri ve politik anlayışlarını tartışacak bir yayın olamaz.

Yukarıda bahsedilen bir ağda, yukarıdan aşağıya ya da aşağıdan yukarıya bir örgütlenme reddedilir. Zira, bir merkez olmadığı gibi, katılımcı grupların kişi sayısına bakılmaksızın herhangi bir tahakküm de reddedilir. Bu sayede, kendisini bir örgüt ya da grupla ifade etmeyen kişilerin de bu ağ içindeki aktif rolü garanti altına alınır.

Ağın Hedefleri

Küresel eylem ağının hedefleri, yukarıda da bahsedildiği gibi, kapitalizmle her alanda mücadele etmektir. Bu mücadele, �modernist’ dönem mücadelelerinden doğal olarak farklıdır. Artık kapitalizmi ve tahakkümü yıkmak için öncü bir hareket yoktur. Modernist dönemin �alt yapı mı üst yapıyı belirler yoksa tersi mi� sorusu, günümüzde anlamsızdır. Devlet, artık dışsal bir alan değildir; hüküm süren bio-politikadır; tahakküm ve kapitalizm, yaşamın her alanını sarıp sarmalamıştır. Yaşamın dışında bir şey kalmadığı için de, herhangi bir hareket de yaşamın içindedir; bu, ister işçi sınıfı hareketi olsun, ister öğrenci hareketi olsun ya da isterse kadın hareketi olsun. Her hareket, mutlaka kapitalizmin göğsünde yaralar açacaktır.

Bu hareketler, sadece muhalefet bazında kaldıklarında, sönümlenmeye mahkumlardır. Bu anlamda otonomlar, hayati önem taşır; kapitalizme karşı mücadele edilirken, bio-politik ilişkiler dönüştürülür ve kapitalizmin bağrında özgür alanlar yaratılmaya çalışılır. Bu, aslında devrimden vazgeçme değil, devrime sahip çıkmadır. Ele geçirilecek bir devlet amacı gütmeyen hareket, aynı Zapatistalarda ve topraksız köylü hareketinde olduğu gibi, yeni bir toplumsal ilişkiler ağını bugünden hayata geçirecektir. Eylemliliklerin en hareketli dönemlerinden biri olduğu varsayılan 2001 yılında, Zapatista hareketi Mart ayında Meksika’nın başkentine yürümüş ve parlamentoda konuşma yapıp tekrar kendi alanına dönmüştür. Zapatista hareketinin devlet iktidarını ele geçirmek gibi bir amacı yoktur. Daha ziyade, amacı elindeki topraklarda yeni bir yaşamı kurmaktır. Aynı şekilde, ağı oluşturan unsurlar da, kendi yerelliklerinde kapitalist tahakkümün ilişkilerini parçalayıp, yerine kendi ilişkilerini koymak zorundadırlar.

Yeni bir ilişkinin var olma koşulu, �ist’lerden özgürleşmiş bağımsız otonomlardır. Otonom, herhangi bir görüşü ya da yaklaşımı temsil eden bir isim değil, yaşamın kendisidir. Mücadele anlamında ise, otonom bir araç değil bir amaçtır. Bir ağ içinde yer almayı seçen otonomların, sadece bir �eylem birliği’ içinde olduğu düşünmek eksik kalacaktır. Ağ, aslen eylemler üzerinden kendisini var ederken, içindeki otonom gruplar hep beraber yaşamı kuracaklardır. Bu açıdan, otonomların ve dolayısıyla ağın asli hedefi, yaşamı en baştan tekrar örgütlemektir. Aynı Brinton’un dediği gibi, �Aslında Ekim Devrimi’ni, Lenin önderliğindeki Bolşeviklerin keskin darbesi olarak görmek biraz güç; çünkü bu, aylardır ülkenin her yerinde gelişen toplumsal devrimin bir ürünüydü. Ülkenin dört bir yanında kurulmuş olan işçi ve köylü komiteleri ve sovyetler, zaten Kerenski’nin ve burjuva geçici hükümetin elindeki iktidarın altını oymuş, onun bütün gücünü tüketmişti; yönetme iktidarını bütünüyle yitirmiş durumda olan hükümet, herhangi bir direniş göstermeden teslim oldu.� [iii] Otonom, kendi yaşam alanını kurup kendiliğindenciliğe savrulmak değil, yaşamı yeniden kurmak ve yaşama müdahale etmektir. Burada bahsi geçen şey, karşıdan kuruculuğu üstlenmiş herhangi bir grubun kendisine otonom adını verip vermemesi değildir, yaşamın örgütlenişinin otonomiye dayanmasıdır.

Merkezsiz bir ağ örgütlenmesi, hem otonom içinde hem de otonomlar arasında olmazsa olmaz koşullardan biridir. Temsiliyetin reddini ve doğrudan demokrasiyi benimseyen otonomlar arasındaki yatay ilişki, her türlü alanı kapsayacak şekilde genişlemelidir. Bu alanlar içindeki kapsanabilecek unsurların, mücadele için nasıl bir eylem tarzını benimsedikleri önemli değildir. Doğrudan eylem, sivil itaatsizlik, aktivizm yada pasifizm bir tarz olarak belirlenmiş olsa da, bunların aslında birbirinin içine bir şekilde geçtiği gayet açıktır. Seçilen eylem şekli, ağsal yatay ilişkinin niteliğini belirleyemeyeceği için, ağ içindeki unsurların kiminle hangi işi yapacağı da, kurallara tabi değildir; ağdaki her unsur, diğer bir unsurla eylem birliğine gidebilir veya gitmeyebilir. Ağdaki bir eylem çağrısına katılım zorunlu değildir, zaten ağa üye olup olmama gibi bir şey de söz konusu değildir.

Sonuç

Türkiye’de baskın olan siyasi eğilimlerin büyük bir çoğunluğu, devrim yoluyla devleti ele geçirip toplumu dönüştürmek üzerine düşünen modernist-ortodoks hareketlerdir. AB karşısındaki tavırlara da bakılacak olursa, bu eğilim rahatlıkla görülebilir. Ama Türkiye’de asıl düşündürücü olan, egemenlere karşı verilen mücadelede muhalif unsurların da birer egemen olma çabasıdır. Bu çaba, ne yazık ki, karşıdakini olumsuzlama üzerinden gitmekte ve yaşamda gerçek karşılığını bulamamaktadır. �Anti-’ üzerinden yürüyen Türkiye siyaseti, gündeme ve yıldönümlerine sıkışıp kalmış ve yaşamı kurma hedefini devrimden sonraya ertelemiştir. Örneğin, sendikal hareketin devrimci olup olmadığı tartışması şimdilik göz ardı edilirse, sendika hareketi bir karşıdan kuruculuğa soyunamamış, maalesef hükümet politikalarına muhalefet üzerinden devlet siyasetinin içinde kalmıştır. Aynı şekilde, öğrenci hareketi de, kendisini üniversiter alan üzerinden örgütleyememiş ve belli tarihlerde yürütülecek kampanyalarla kendisini sınırlandırmıştır. Fakat yapılması gereken, yaratıcılığı ve arzuyu örgütlemek, ezberleri bozup yapıcı tartışmaları yürüterek kendi mekanını kurmaktır.

�Sorun, modernizmin söylemiyle yapılanmış sol paradigmadır ve bunun ürettiği politik kültürdür. Hareketin aklını canlı bir bedene dönüştürecek paradigma, önderlikle değil hareketi merkeze alan bir siyasal anlayışla gerçekleşebilir. Hareketin merkeze alınması ise eylem ittifaklarıyla değil, söylemin eylem cephelerinin eşit ve özgür ilişkisiyle mümkün görünmektedir. Bu da, otonomist bir politik teori ve pratiği gerekli kılar. Yalnızca eleştirellikle yetinmeyen, politik kuruculuğu kendini olumlama üzerinden yapılandıran bir anlayış karşıdan politik kuruculuğu üstlenebilir.� [iv]

Bunu yapmayı isteyen ya da en azından bunu yapmaktan kaçınmayan hareketlerin bir düşünsel tartışmaya ve karşılıklı birbirini beslemeye girmesi, istenilen bir şeydir. Tekrarlamak gerekirse, bahsedilen şey, görev addedilerek gidilen bir eylem için eylem birliği yapmak değildir; bahsedilen şey, deneyimleri paylaşmaktır. Her bir yerellik kendi özgün karakterini taşır; bunun için de, yerellikler arasında �otonom’ dışında tamamen ortak bir politik-teorik payda gerekmez. Temsiliyet ilişkisini ve merkeziyetçiliği barındırmayan bu hareketlerin, birbiriyle dolaysız bir ilişki kurmalarının önünde bir engel yoktur. Türkiye’de şimdiye kadar birkaç örnek dışında deneyimlenememiş olan bu yaklaşım, ister istemez vücut bulmak zorundadır; zira kapitalist iktidar kendisini böyle kurmuştur, yaşamın içinde herhangi bir boş alan bırakmadan kendisini dayatmıştır. Artık kaçacak bir alan yoktur, tek başına dağda yaşamak bile kapitalizmin kurallarına tabidir. İşte bu ortamda yapılabilecek yegane şey, toplumsal muhalefetin de aynı şekilde tüm alanlara yayılması ve her zaman/mekanda aralıksız bir mücadele vermesidir. Bu anlamda, her alanın kendi öznesinin eylemiyle yapılanacak olan otonomlar, kapitalizm ve devletten politik bir kopuşu ifade ettikleri için, kapitalist imparatorluğun iktidar işleyişine darbeler vuracaklardır. Dolayısıyla �yapmamız gereken, baştan başa tüm mücadeleler arasındaki dayanışmayı korurken, aynı zamanda pek çok mücadelenin yerel ve indirgenemez mizacını da bir an önce kavramaktır.� [v]

Solculuğun zamanı geçmiş yükünün yerini almak için, yeni taktiklerle yeni denemeler yapın. Radikal ağların pratik, maddi ve kişisel yararlarını vurgulayın. Zamanımız şiddete ve militanlığa elverişli değil; ama şüphesiz bir parça sabotaj ve yaratıcı bozgun hiçbir zaman yersiz değildir. Kıvırtıp homurdanmayın; komplo kurup fesatlık yapın. [vi]
[i] Kronolojik olarak, Kasım 1999 Seattle-ABD’de Dünya Ticaret Örgütü, Nisan 2000 Washington-ABD’de IMF, Mayıs 2000 Chiang Mai-Tayland’da Asya Bankası, Haziran 2000 Windor-Kanada’da Amerika Devletleri Örgütü, Haziran 2000 Bologna-İtalya’da İşbirliği ve Ekonomik Kalkınma Örgütü, Eylül 2000 Melbourne- Avustralya’da Dünya Ekonomik Forumu, Eylül 2000 Prag-Çek Cumhuriyeti’nde Dünya Bankası, Ocak 2001 Davos-İsviçre’de Dünya Ekonomik Forumu, Mart 2001 Buenos Aires-Arjantin’de Amerika Ekonomi Bakanları Toplantısı, Nisan 2001 Quebec-Kanada’da Amerika Serbest Ticaret Bölgesi Toplantısı, Haziran 2001 Göteborg,-İsveç’te AB Zirvesi ve Temmuz 2001 Cenova-İtalya’da G8 toplantıları, eylemcilerce �şenlikle’ karşılanmıştır. Türkiye’den Kemal Derviş’in de katıldığı Ottawa-Kanada G20, IMF ve Dünya Bankası toplantıları da aynı şekilde protesto edilmiştir. Bu bahsi geçen tarihler ve kentler, sadece en büyük eylemler kategorisine sokulabilir. Birçok zirve, konferans ve forum, birçok kentte irili ufaklı gösterilerle protesto edilmiştir. Carlo Guiliani’nin Cenova’da katledilmesinden sonra alınan polisiye önlemler, merkezi kitlesel eylemlerin önünü kesmeyi başarmıştır; ancak bu da, bu tarz eylemliliklerin yerelliklere yayılmasına neden olmuştur. Ancak en etkin sonuç da, Eylül 2003 Cancun-Meksika’daki Dünya Ticaret Örgütü toplantısında alınmış ve bu toplantı, herhangi bir karar alınamadan dağıtılmıştır. Bu tarihlerden bahsetmek, eylemcilerin kendilerini sadece toplantılara göre ayarladığını göstermez. Bolivya’da gerçekleştirilen 3. Dünya Küresel Eylem Konferansı ve Porto Allegre ile başlayıp sürdürülen Dünya Sosyal Forumu, gerçekleştirilen eylemliliklerdir.

[ii] Amerika Komünist Partisi, Washington Reform Partisi, Yağmur Ormanları Eylemcileri, Küresel Adalet için Yahudiler, Filipinli Göçmenler İttifakı, AIDS’e Karşı Mobilizasyon, New York Öğrenci-İşçi Koordinasyonu, Chicago Irkçılık Karşıtı Eylem, Lancester Anarşist Kara Haç, IMF-Dünya Bankası Karşılama Komitesi, Radikal Değişimci Kadınlar, Bomba Değil Yemek, Kızıl ve Kara, Detroit Yeşiller Partisi, Otonom Bölge, Güneydoğu Doğrudan Eylem Ağı, İngiltere Monarşi Karşıtı Hareket, Uluslararası Sosyalist Parti, IWW (Industrial Workers of the World), Genç Komünistler Ligi, Nükleer Bilgi Enstitüsü, Toplumsal Ekoloji Enstitüsü, Çek Devrimci Anarşistler, Houston Hayvan Hakları Timi, Sokakları Geri Al (Reclaim the Streets), Dünya Devrimi, Önce Dünya (Earth First!), Reddet ve Diren, Kolektif Eylem, Anarşist Futbol Ligi, Ücretli Kölelik Karşıtı Kanada Partisi, Kahrolsun Sansür, Aktif Dönüşüm, NEFAC (Kuzey Doğu Anarşist Komünist Federasyon) gibi örgütler bunlardan �sadece’ bir kaçıdır.

[iii] Maurice Brinton, The Bolsheviks and Workers Control, http://uk.geocities.com/anarsistbakis/makaleler/ocarroll-ozgurlukdevrim.html , (Türkçe çeviri: Anarşist Bakış, Türkiye’de; Bolşevikler ve İşçi Denetimi, Ayrıntı Yayınları)

[iv] İmparatorluk ve Bağımsız Öğrenci Hareketi, Der: Cengiz Baysoy, Otonom Yayıncılık, İstanbul, 2002

[v] Todd May, Postyapısalcı Anarşizm Sahaya İniyor, Siyahi, Kasım-Aralık 2004

[vi] Hakim Bey, TAZ Geçici Otonom Bölgeler, Çev: Rahmi G. Öğdül, Stüdyo İmge Yayınları, İstanbul, 2002

Cevap ver.

XHTML: Kullanabileceginiz tagler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>