Tarihten silinmeye karşı isyan: Meksika’dan Irak’a..
10 March 2006
John Ross Kimdir?
Gazeteci, yazar, şair ve aynı zamanda eylemci bir kişilik olan John Ross, neredeyse kırk yıldır Meksika ile mesleki olarak uzaktan ilgilenmekle kalmayıp, orada Meksikalı yerlilerle yaşayan, Zapatistaların isyanının canlı bir tanığıdır da. Meksika’da çıkan ‘La Jornada’, Meksika yerli Zapatista ayaklanmasının ünlü tarihçisi John Ross’tan ‘yeni Meksika devriminin yeni John Reed’i olarak bahseder. 1994 Yeni Yılı’nın ilk saatlerindeki Zapatista ayaklanması sırasında Chiapas’taki ilk muhabir olan John Ross’un ‘Los Angeles Weekly’, ‘San Francisco Bay Guardian’, ‘Noticias Aliadas’ (Lima), ‘Gemini News Service’ (Londra) ve La Jornada’daki yazılarının yanı sıra, Zapatista ayaklanması hakkında kitapları da vardır. 1995’te Amerikan Kitap Ödülü’nü kazanan ‘Rebellion From the Roots’ (Köklerden İsyan) kitabı ile ‘The Annexation of Mexico-From the Aztecs to the IMF’ (Meksika’nın İlhakı-Azteklerden IMF’ye) ve ‘The War Against Oblivion’ (Unutuşa Karşı Savaş), Ross’un diğer kitaplarıdır. John Ross Meksika tarihini, Zapatistaları, direnişlerini ve kendi deneyimini yazıları dışında, Kuzey Amerika’da öğrencilere verdiği seminerlerde de anlatıyor.
Canlı kalkan olarak Irak’a gitme yolundaki John Ross’u ve onun dolayımıyla Zapatistaları daha yakından tanımak için, kendisiyle Greenpeace bürosunda röportaj yaptık. Bir gün önce Taksim AKM’ye dev bir SAVAŞA HAYIR pankartı asan Greenpeace’in hareketli bürosuna kardan ve konsolosluğun çıkardığı sorunlardan dolayı gecikerek gelen John Ross’a ‘Randevuyu unuttunuz, gelmeyeceksiniz sandık’ deyince, kızgın kızgın ‘Ne var, biz Meksika’da hep gecikiriz’ diyerek güzel de bir modernizm eleştirisi yaptı. Biz röportaj sırasında çok keyif aldık; özellikle de o lafından sonra cebinden bir Amerikan bayrağı çıkarıp, meraklı bakışlarımız karşısında, gayet normal bir şeymiş gibi burnunu silince. Umarız siz de okurken keyif alırsınız.
Otonom: Sizinle tanışmamıza bir yanıyla bu korkunç savaş vesile oldu diyebiliriz. İsterseniz herkesin gündeminde olan bu konuyla başlayalım.
John Ross: Korkarım savaş kaçınılmaz. Iraklılar dünyanın en büyük ikinci petrol rezervine sahipler. Bu, kaynaklar için bir savaş. Günümüzde tüm savaşlar bir gücün başka bir gücün kaynaklarını ele geçirmeye çalıştığı kaynak savaşı şeklinde gerçekleşiyor. Genellikle petrol yataklarına sahip olan üçüncü dünya ülkeleri, güney ulusları, benim yaşadığım ülke olan Meksika da dahil, en çok yoksulluk sınırında yaşayan nüfusa sahip. Gezegenin en büyük dördüncü petrol çıkaran ülkesi olan Meksika’da yüz milyon nüfusun yetmiş milyonu yoksulluk içinde yaşıyor, bu yetmiş milyonun yirmi yedi milyonu aşırı yoksulluk içinde. Aşırı yoksulluk, Dünya Gıda Örgütü tanımına göre, insanların hayatta kalmak için yeterince beslenmediği anlamına gelir. Yani, yavaş yavaş kıtlıktan ölüyor insanlar. Demek ki, petrole sahip olan üçüncü dünya ülkelerinde, halk bundan yararlanmıyor, yararlananlar tekeller. Bence savaş kaçınılmaz; ABD’nin petrole ihtiyacı olduğundan dolayı değil, dünyanın en büyük petrol alıcısı onlar zaten, ama petrolün akışını kontrol etmek, başka ülkelerin denetiminin bir aracı olarak petrole sahip olmak istiyorlar. Büyük bir gücün Irak gibi bir ülkeye yüzünü dönüp, ikinci büyük petrol yatağına sahip olduğunu görünce, sanırım savaş kaçınılmaz oluyor. Ama aslında bunu açmam gerek, savaş kelimesi yaşadığımız durum için uygun bir kelime değil. Çünkü savaş iki ordunun az çok eşit olduğu anlamına gelir. Irak ordusu, deneysel silahları olan gezegenin en büyük gücüne karşı kendini savunabilecek durumda değil. Bu açıdan karşı karşıya olduğumuz durum bir katliam. Yani, katliam kaçınılmaz demek lazım. Irak halkının katledilişi. Saddam Hüseyin’in ülkesinde doğdukları için Irak halkı bedel ödeyecek. Körfez Savaşı’ndan beri niye beş yüz bin bebek, çocuk ambargo nedeniyle öldü? Çünkü Saddam Hüseyin rejiminden doğma gafletinde bulundular. Bu açıdan her zaman sivil halk acı çekiyor. Her zaman en çok acı çekenler, en yoksullar. Zenginler paralarıyla ülke dışına kaçabilir, büyük sığınaklar inşa edebilirler. Yoksulların payına acıdan başka ne düşer? Ama sanırım, George Bush ve adamları savaşa karar verdiler ve diğer ülkeleri de buna inandırmak için çirkin bir çaba içindeler. Başaramayacaklar ve savaşa tek başına gidiyorlar. Sanırım buna karar verdiler.
Otonom: Ama kapitalistler, ya da kapitalizmin imparatorları, kaynakları zaten barışta da sömürmüyorlar mı? Yani bu savaşın nedeni sadece petrol mü? Belki de, petrol ve denetimini içeren ama daha karmaşık bir mesele, daha çok politik bir süreç. Üçüncü dünya savaşı denebilir…
Ross: Bilmiyorum. Üçüncü dünya savaşıymış gibi gelmiyor bana. ABD’nin bombalarıyla Irak ve Saddam Hüseyin’i Taş Devrine geri döndürmesi pek de zor değil. Sanırım zayıf halklara hep yaptıkları gibi Irak’ı kullanacaklar. Deneysel bir savaş alanı olarak kullanacaklar. Daha önceden denemedikleri yeni silah sistemlerini kullanacaklar. Yani, Irak halkı gökten tepelerine deney yapılan laboratuar farelerine benzeyecek. Bu, benim bu duruma ‘savaş’ demeyi reddetmemin nedenlerinden biri. Bu bir savaş değil. İyi bildiğim Vietnam mesela, ki bu daha eşit bir savaştı, ABD’nin çok sayıda deneysel silahı kullanması için bir fırsattı. Kansere yol açan, milyonlarca insanın hayatına mal olan, Vietnam’da ekolojiyi alt üst eden bir çok yeni silahla dünya burada tanıştı. Kendisini savunamayacak bir ülke üzerinde bu silahları denerken aslında dünyaya diyorlar ki, ‘Bakın, biz bu silahlara sahibiz. Herkesten daha güçlüyüz. Vazgeçin ve neyiniz varsa bize verin.’ ABD bir numaralı güç olarak dünya sahnesine çıkmaya başladığından beri aynı filmi yaşıyoruz. Hiroşima ve Nagasaki’ye Ağustos 1945’te atılan atom bombası atılmayabilirdi. Japonlar zaten yenilmişlerdi. ABD bombaları attı ve ilk iki gecede 224 bin kişiyi ve sonrasında radyasyon sonucu bir milyon kişiyi dünyanın geri kalanına ve en çok da Sovyetler Birliği’ne, bu bombaya sahip olduklarını, kendilerinin bir numaralı güç olduğunu göstermek için öldürdü. ‘Siz kiminle aşık attığınız biliyor musunuz?’ Bu politik göndermeyi yapmak için dönemin ABD başkanı yüz binlerce insanı öldürdü. Bu kapitalizmin efendilerinin dünyadaki yoksul halk söz konusu olduğunda nasıl umursamaz olduğunu gösteriyor.
Otonom: Biraz da size gelelim. Şair, gazeteci, yazar ve aynı zamanda bir eylemcisiniz. Şimdi de canlı kalkan olarak Irak’a gidiyorsunuz. Bu eylem sizin için ne ifade ediyor?
Ross: Hayattaki diğer eylemlerden ayrı tutmuyorum bu canlı kalkan eylemini.
Otonom: Aslında soru biraz sizi tanımaya yönelik. Nasıl karar verdiniz katılmaya? Daha önce Meksika’da Zapatistalarla yaşıyordunuz…
Ross: Şunu söyleyeyim, ‘canlı kalkan’ meselesi sanki hayatı bölümlere ayırırmış gibi kullanılıyor. Canlı kalkan olmak için diğer insan ırkından farklı olmanız gerekiyormuş gibi. Bu doğru değil. Hepimiz insanız ve insan kalkanıyız. Sen de insan kalkanısın. Neyse, asıl soru… beni tanımak istiyorsunuz…
Otonom: Körfez Savaşı sırasında Irak’taydınız?
Ross: Muhabirlik yapıyorum. Kazandığım biraz parayı gazetecilikten kazanıyorum. Büyük medyaya değil, daha çok alternatif medya için çalışıyorum. Şu anda Meksika’da solcu bir gazetede çalışıyorum, ‘La Jornada’. 1991’de Körfez Savaşı’ndan hemen sonra oradaydım. Kuveyt Hükümeti, ABD elçiliğinden emir alıyordu ve Filistinlileri Kuveyt’ten dışarı atmaya başlamıştı. Filistinliler uzun yıllardır, 1930’lardan beri, Kuveyt’te yaşıyorlar; öğretmenlik, bankacılık ve petrol sanayilerinde çalışıyorlardı. Ancak Irak’ın tarafında yer aldıkları düşünülerek, tutuklanıp işkence gördüler ve sınır dışı edildiler. Kuveyt’ten, Amman’daki mülteci kamplarına ve sonra Gazze ve Batı Şeria’ya kadar onları takip ederek birkaç ay geçirdim. Ailelerin kaçışı korkunçtu. Doğrusu beni şu anki pozisyonuma iten asıl şey, ‘cehennem yolu’ olarak bilinen Kuveyt’ten Basra’ya giden yoldu. 27-28 Şubat 1991’de Amerikan uçakları Körfezden uçuyorlardı. Kalırlarsa başlarının belaya gireceğini anlayan insanlar, kadınlar, çocuklarsa kaçışıyorlardı. Ve uçaklar gelip, makineli tüfeklerle ve misket bombalarıyla üzerlerine saldırmıştı. Misket bombaları, paraşütlerle düşen küçük bombalar. Ayağını, bacağını ya da kimileri tüm bedeninin alt tarafını havaya uçurmak üzere tasarlanmış bombalar. Düşünebiliyor musunuz? İnsanlar bir odada oturup bu kitle imha silahlarını tasarlıyor. Yol boyunca yürüdük ve bebek arabaları, topuklu ayakkabılar misket bombalarına karışmış bir şekilde duruyordu, oyuncağa benziyorlardı. Çöl, yanmış arabalarla dolu devasa bir park yeri gibiydi. Ve askeri birlikler, Yankiler, sprey boyalarıyla gelmişler ve tüm o araçların üzerine spor tezahüratları yazmışlardı. Küfürlü tezahüratlar, sanki bir oyunda gibi. 22 bin kişi ölmüştü. Bu Birleşmiş Milletler’in verdiği rakam, çöle gömdükleri insan sayısı. Bu bir oyun değil. Sanırım, beni Irak’a gitmeye ve (nefret ediyorum bu kelimeden) canlı kalkan olmaya iten şey o an hissettiğim öfkeydi.
Otonom: Yani aslında bir şekilde savaşı engellemeye çalışıyorsunuz diyelim.
Ross: Şöyle desek. Sanırım ahlâki caydırıcı rolünü üstlendik. Gerçekten ahlâki caydırıcı mıyız bilmiyorum ama eylemimiz buna yönelik. Yerde durup ‘Hadi bulun bizi, bakalım akıllı bombalarınız ne kadar akıllı!’ diyoruz. Gerçekten akıllı olabilirler, bizi bulabilir bu bombalar ve ölebiliriz. Ama Iraklılar da ölecek. Ben yaşlı bir adamım, oldukça uzun ve maceralı bir hayat yaşadım. İki hafta önce, Mexico City’de evimdeydim. Banyodayken tavan sallanmaya başladı. Deprem olduğunu fark ettim, büyük bir depremdi, 7.6 şiddetinde. Mexico City’de çok büyük ve tehlikeli depremlerimiz olur. Birkaç yıl önce 30,000 kişiyi öldürmüştü. Sonra kendi kendime dedim ki, ‘Burada tuvalete oturmuş tavanın üzerime düşmesini bekliyorum’. Absürd bir ölüm, diye düşündüm. Nasılsa hepimiz bir şekilde öleceğiz ve bence Bağdat’a gitmek ve George Bush’un bombalarının önünde durmaya çalışmak daha az absürd. En azından daha faydalı bir ölüm. Hayat ve ölüme dair önemli şeylerden biri, her iki konuda da yararlı olabilmek. Yani daha fazla kişi için, daha iyiyi sağla-yacak bir yararlılık. Bu eylemin özü bu bence. Bu insanlar, başka kelime bulamıyorum, alçaklar! İnsan hayatı umurlarında değil. Iraklı, Amerikalı fark etmiyor, hayata değer vermiyorlar. Bizi de öldürecekler, hiçbir zorlama hissetmeden. Bizim yapacağımız da bu; ahlâk yoluyla savaşı durdurmaya çalışacağız, insanların öldürülmemesi gerektiği ahlâki ilkesiyle. Ve bu heriflerin ahlâklı olmadığını gösterdiğimizde ki biz bunu zaten biliyoruz, bizi öldürmeye çalışacaklar. Belki bombalar benim üze-rime düşecek, belki de kardeşimin. Ama ne fark eder ki?
Otonom: Zapatistalarla yaşadınız ve bu konuda üç kitap yazdınız. Zapatistalar hakkında sizin burada oluşunuz vesilesiyle daha çok şey öğrenmek isti-yoruz. 1994’ün ilk saatlerinde başlayan ve meydan okumaları bugüne kadar süren Zapatista hareketi, Seattle, Cenova vs. olduğu gibi küreselleşme ve neoliberalizm karşıtı hareketleri derinden etkiledi. Sizin bu konudaki yorumunuz ne, Zapatista ve küreselleşme karşıtı hareketin tarihini nasıl anlatıyorsunuz?
Ross: Elbette, küreselleşmenin işaret fişeği olan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasının (NAFTA) ilk saatlerini, isyanlarına başlamak için 1 Ocak’ı seçerek, Zapatistalar küreselleşmeye karşı ilk ve en önemli mesajı verdiler. Geçen günkü toplantıda, küreselleşme ve Zapatistaların ilişkisini anlatmıştım: mısır. Onlar ‘mısırın insanları’, şu anda Meksika pazarına düşük fiyata yığılan 6 milyon ton genetiği değiştirilmiş mısırın. Bu durum, onların ocağına incir ağacı dikiyor. Mısır onların kültürü, gıdaları, yaşam tarzı, hayatları bu. Maya Yerlileri, ‘mısırın insanları’ demektir. Tüm kültürleri mısıra dayalıdır. 1 Ocak’a doğru giden günlerde, aylarda sorunu böyle görüyorlardı. Meksika Hükümeti anayasayı değiştirmişti. Anayasa, Büyük Zapata, Emiliano Zapata’nın 1910’dan 1919’a kadarki mücadelesi sonucu kazanılan toprak ve tarım reformunu içeriyordu. NAFTA’ya hazırlık olarak, hükümet anayasayı değiştirdi ve topraklarının satılabileceğini, kiralanabileceğini ya da uluslarüstü sermaye ile işbirliğine girilebileceğini söyledi. Bunun, onlar için dünyanın sonu olabileceğini anladılar, compacienos, köylüler için dünyanın sonu. Savaş ilan ettikleri sırada bile, mısır kotaları Washington’da ya da Meksiko City’de ya da Ottowa’da belirleniyordu, her yıl ne kadar ithal edileceğini, ne kadarının Meksika’da düşük fiyata satılacağını söylüyorlardı. Dolayısıyla Zapatistalar açıklamalarını yaptılar ve bu, bildiğimiz gibi, serbest ticaretin küreselleşmesine yönelik ilk anlaşmanın ilk saatlerinde gelen bir açıklamaydı. Bence, özel olarak o gecede ayaklanmalarının başka nedenleri de vardı. Ama yine de onların mücadelesi ile küreselleşme karşıtı mücadelenin ayrımı yok. Zapatistalar, 1996’da ormanda bir forum yaptılar, çok etkileyiciydi, her yerden 6 bin kişi geldi; Türkler vardı, Kürtler vardı, oturup tartışmak için dünyanın dört bir yerinden insanlar gelmişti, ‘Neoliberalizme Karşı İnsanlığı Savunma Forumu’. Atölyelerde insanlar bir araya geldiler ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) denen bu örgüte karşı ne yapabileceğimizi tartıştılar. Hem bu örgütün adını hem de ileride serbest ticaretin ‘milenyum raundu’ denilen görüşmeyi yapmak için büyük bir toplantının olacağını ilk kez orada duymuştuk. Orada olan insanların çoğu evlerine döndüler ve Seattle için harekete geçmeye başladılar. Sonra Seattle’da neler olduğunu biliyoruz ve sadece Seattle’da değil, Quebec, Cenova ve Avrupa’daki diğer küreselleşme karşıtı eylemlerde Zapatistalar bu mücadelenin sembolü oldular. Bir bakıyoruz, yüzleri bir pankartta ya da birileri onlardan bahsediyor, bir broşürde veya konuşmasında. Yani, küreselleşme karşıtı mücadele ve Zapatistalar yakından bağlılar. Bu yüzden geçen akşamki konuşmamda şu ironiyi yapmıştım: Maya Yerlileri çok eski bir kültür, dört bin yıllık, ‘eskinin en eskileri’, bu yepyeni hareketin başını çekiyorlar. Sanırım, tam bir daire gibi. Zapatistaların küreselleşmeyle ilişkisi çok önemli.
Otonom: Zapatista hareketi yeni bir tür hareket, yeni bir örgütlenme biçimi.
Ross: Ya da eski bir tür.
Otonom: Evet, belki de. Zapatistalar ve iktidar ilişkisi oldukça ilginç. İktidarı almadan dünyayı değiştirmeye çalışıyorlar…
Ross: Kitabın dediği gibi, ‘İktidarı Almadan Dünyayı Değiştirmek’. Yeni Yıl zamanı bölgedeydim, bir otobüs dolusu öğrenci gelmişti, en azından üç tanesinin elinde John Holloway’in o kitabını gördüm. Evet, devrimci gruplar hep iktidarı ve devleti ele geçirmekle uğraşmışlardır, şu anda devleti yönetenlerin elinden iktidarı almak. Zapatistalar, Meksika’nın patronları olmak istemiyorlar yetmiş yıl, iktidarı alıp kendilerinde tutmak istemiyorlar. Meksika’yı daha demokratik bir ülke haline getirecek, şehirde yaşayanları, köylüleri, öğrencileri, işçileri, STK’ları ve sivil toplumu içeren daha geniş bir hareketin parçası olmak istiyorlar. Eskiden bir devrimimiz olmuştu, bir parti kazandı. Aslında bir grup general kazandı ve onların oluşturduğu parti yetmiş yıl iktidardaydı ve hala da büyük gücü var. Yani, bizim iktidar modellerimiz oldukça kötü; bozuk, açgözlü, yönetimlerini sürdürebilmek için sivil halkın topunu öldürmeye hazırlar. Ve seçimlerde iktidarı kaybettiler, bence kesin bir düşüş içindeler. Ama Meksika’yı yönetmek için bizim önümüzdeki modeller hep negatif. Zapatistalar bunu yapmak istemi-yorlar, Saray’a yürümek istemiyorlar -evet belki Saray’a yürürler ama birkaç saat oturur sonra çıkar giderler (kahkahalar)-. Bence bu, perspektiflerinin son derece net oluşuyla ilgili. Onların hedefleri, oldukları yerde ihtiyaçları olan şeyi elde etmek. Sadece küçük bir bölgedeler, başkentten çok uzakta, Guatemala sınırından yirmi mil ötede, dağlık bir arazide, ormanın içindeler. Ama ülkede olup bitenlere dair inanılmaz bilgiye sahipler. Ama kendi bölgeleri ile ilgileniyorlar. O bölgede otonomi istiyorlar; ama otonomiyi sadece kendi bölgeleri için değil, ülkedeki tüm yerli bölgeleri için istiyorlar. Zapatistalar Maya Yerlileridir; Maya Yerlileri çok eski bir kültür, meşhur bir kültür. Ama Meksika içinde elti altı tane daha yerli halk var, kimilerinin sadece üç yüz üyesi, kimilerinin on binlerce, milyonlarca üyesi var. Örneğin, Meksika’nın güneyinde Azteklerin torunları olan Nahuatlar dört milyon nüfusluk bir halk. Neyse, 22 ay süren müzakereler sonucu, Zapatistaların Meksika hükümetini 1996’da imzalamaya zorladıkları bir anlaşmaya göre, Meksika’nın tüm yerli halkları otonom olacaktı; kendi tarım politikalarını, ormanlarının, yerin altındaki petrolün kullanımını, kendi eğitim sistemlerini, hayatlarına dair kararları kendileri belirleyeceklerdi. Hep başkalarının çıkarlarının nesnesi olmuşlardı, şimdi ise kendi kaderlerinin öznesi olmak istiyorlardı. Başkanın temsilcileri onlarla bu anlaşmayı imzaladı. Ben de oradaydım. Başkanın imzaladığı şeye uymayacağını bildiklerinden, kimsenin fotoğraf çekmesine izin vermiyorlardı. Başkan onlarla fotoğraf çekilmek istiyordu ki, dünyadaki herkese Zapatistalarla anlaşmaya vardığını gösterebilsin. Ve onunla fotoğraf çekilmeyi reddettiler. Tabii ki, gördüğümüz gibi, hükümet anlaşmaya uymadı ve anlaşmanın hükümlerini yerine getirmemek için başkan en sonunda şöyle dedi: ‘Eğer bunu imzalarsak, yürürlüğe koyarsak, yerli halklar Meksika’dan ayrılırlar, kendi uluslarını kurarlar.’ Oysa, Zapatistalar Meksika’dan ayrılmak istemiyorlar, onlar Meksikalı ama yerli de. Bu her iki kimliği birlikte istiyorlar, ülke içinde kendi kaderlerini kontrol etmelerinin resmen tanınmasını istiyorlar. Yedi yıl boyunca hükümet bunu, anlaşmayı yasalaştırmak üzere Kongre’ye göndermemek için bahane olarak kullandı. Ve zaman zaman Zapatistalar Chiapas’tan yürüyüşlerine devam ettiler. Karavanlara doluşup, 1300 km. yol tepiyorduk. Bazen de sadece tek bir kişi, Comandante* Romana giden ilk kişiydi. Comandante Romana çok ufak tefek biri, ‘küçüklerin en küçüğü’ derler ona. Zaten Zapatistalar çok ufak insanlar. Romana, elli yedi yerli halkın kongresi olan Ulusal Yerli Kongresine katıldı; aslında gidiş nedeni çok hasta oluşu ve hastaneye gitmesi gerekmesiydi. Toplantı, hastanenin konferans salonunda yapıldı, onun için daha uygundu. Romana, Ulusal Yerli Kongre’sinin oluşmasında önemli bir rol oynadı. Bir sonraki yıl bir kişi göndermek yerine bin yüz on bir (1111) kişi gönderdiler …bir …bir …bir …bir .. .Zapatistaların bir yanı da şair. Aslında sadece bir demek istediler. Yani, ‘hepimiz biriz’. Oraya gittik ve yürüdük. Tüm örgütlerle buluştuk. 1997’de sol seçimlerde önemli zaferlerinden birini kazanmıştı ve solu etkilemek istiyorlardı. Solcu oldukları için, yerlilerin taleplerini görmezden gelemezlerdi. Şöyle bir eğilim vardır: ‘Şimdi iktidardayız, sol iktidarda. Artık fark etmez, mücadeleye ihtiyacımız yok’. Ama onlar sola da baskı yapmak istediler. Hiçbir şey değişmemişti. Yerli haklarının iyileştirilmesine yönelik ulusal ve uluslararası birkaç referandum yaptılar. Referandumlardan biri ‘Zapatistalar ne yapsın?’ üzerineydi ‘Siyasi parti mi olalım, savaşa devam mı edelim?’. Milyonlarca insan oy kullandı, bir referandumda dört milyon kişi. Meksikalılar dünyanın dört bir yerindedir ve hepsi oy kullanma hakkına sahiptir. Hiçbir şey olmadı. 2001’de uzun süredir iktidarda olan parti seçimlerde kaybedip, sağcı bir parti hükümete geçince, comandancia**, komutanlar otobüse bindiler. Biz de otobüslere bindik ve bu insan kalkanı karavanlarından daha küçük karavanlarla Mexico City’e yola çıktık ve neredeyse bir ay yolda geçirdik. Vardığımızda 20,000 kişi vardı. Zapatistalara muazzam destek var, sadece yerli halklardan değil, beyazlardan da. Bence beyazlar Meksika’daki ırkçılıktan dolayı suçlu hissediyorlar. Bu, son derece ırkçılıkla ilgili bir durum.Yerliler basamağın en altındaki kesim. Çoğu Meksikalı bunu çok fena buluyor ve daha çok suçluluk duygusundan dolayı, Zapatistaları destekliyor. Neyse, biz Kongre’ye gittik ve komutanlardan biri, Ester, yaşlı bir komutan, Kongre’de konuştu ve şunları söyledi: ‘İşte bu yüzden bu yasayı istiyoruz, çünkü biz kendi kaderimizden sorumlu olmak istiyoruz. Siz bize kötü davrandınız, İspanya’dan işgalciler geldiğinden beri. Bu ülke ırkçı bir ülke’. Bu yüzden maske takıyorlar. Çünkü maskelerini takmadan önce kimse onları görmüyordu, görünmezlerdi. Beyazlar kaldırımdan yürürken onların kaldırımda kenara çekilmeleri bekleniyordu. Onlar görünmezlerdi, yüzlerine bakılmazdı. Ama maskelerini giydikleri anda herkes artık onların kim olduğunu biliyordu. Kongre’ye gittiler ve bunları söylediler; ancak Kongre yasayı geçirmedi. Mücadelenin dokuzuncu yılındayız, daha doğrusu mücadelenin dokuzuncu yıldönümü ve onuncu yılı içindeyiz ve Kongre hâlâ yasayı geçirmedi. Kongre’ye gittikten ve Chiapas’a döndükten sonra, uzun süre Zapatistalar’dan ses çıkmadı. Köylere gidiyoruz ve köylerde insanlarla konuşuyoruz. Hükümetten istediklerini almadıkları için kendi altyapılarını kendileri kuruyorlar. Kendi okullarını, kliniklerini, su sistemlerini, otonomilerini güçlendirmek için yapabilecekleri her şeyi kendileri inşa ediyorlar. Ama comandancia, liderler, hiç konuşmadılar bu süre içinde. Neden sonra bu Yılbaşı, yaklaşık bir haftadır ormandaydık. Bu arada orda çok hoş bir Türk’le tanıştım, Aslı Odman. Şu anda Frankfurt’ta ama geri dönecek. İlk kez, Politeknik Üniversite’den bir grup öğrenciyle beraber gelmişti; köylerde bir şeyler yapıyorlardı. Geldiğinde onunla da röportaj yapabilirsiniz ve size oradaki, ormandaki, bir Türk’ün deneyimini anlatabilir. Neyse, köyleri ziyarete gittik ve kar maskelerini yıkadıklarını gördük, biliyorsunuz yüzlerine giydikleri. ‘N’apıyorsunuz? Ne için hazırlanıyorsunuz?’ diye sorduk. Her 1 Ocak’ta kutlama yaparlar. Ama bu yıl pek bir şey olmamıştı. Sadece danslar falan. Dans etmeyi seviyorlar, bazıları sırtlarında silahlarla dans ederler. Ama konuşma ya da o türden bir şey olmadı. Sonra ertesi sabah altı buçukta, her zaman toplandıkları koka kola fabrikasının ordaydık ve araçlar gelmeye başladı, bir biri ardına, ta ki 700 kamyon olana kadar. Akşam çöktüğünde kar maskeli 20,000 kişi toplanmıştı. Hayatım boyunca o kadar Zapatistayı bir arada görmemiştim. Hep beraber San Crisrobal’a yürüdük, meşalelerle, çok heyecan vericiydi. Ve 19 aydır konuşmayan komutanlar konuştular, sanki ‘Biz buradayız, hiç gitmemiştik, hep burada olduk. Her zaman istediklerimizi isti-yoruz, baştan beri ne istediysek ve bu berbat hükümet istediklerimizi vermiyor’. Bu gördüğüm en etkileyici olaylardan biriydi. Ve şunu gösteriyordu: Zapatistalar devam ediyor, bizimleler, politikalarını hiç değiştirmediler ve her zaman talep ettiklerini istemeye devam ediyorlar; otonomilerini kurmak ve kendi kaderlerine sahip çıkmak. Bu onların hikayesi.
Otonom: Zapatistaların önemli yönlerinden biri de muhalif tarafta kalmamaları. Yani, karşıtının olumsuzlaması ile iktidarı kendilerine geçirmiyorlar, kendilerini olumlayarak, kendi otonom hayatlarını, otonom varlıklarını ortaya koyuyorlar, bir alternatif yaşam olarak. Peki Zapatistaların gündelik hayatları nasıl?
Ross: Sanırım köylüler, çiftçiler nasıl yaşıyorsa öyle. Erkenden kalkıyorlar, kadınlar tortillaları*** yapı-yor. Kadınlar her zaman tortilla yapmak istemedikleri için bazen sorun çıkıyor. Askeri tarafta kadınlar ve erkekler daha eşit. Gerillalar içinde erkekler de tortilla yapar kimi zaman. İşte kadınlar bu konularda şikayet ederler ve haklılar da. Zapatistalar, eşitlik, cinsiyet eşitliği konusunda diğer sosyal gruplardan daha başarılılar. Ama elbette ayrımlar var ve bunları değiştirmek için uğraşıyorlar. Erkekler tarlaya gider ve mevsimine göre, en çok mısır, ama kahve de var, ekerler. Kahve fiyatları ticari tarım tarihinin en düşük fiyatlarında seyrediyor, kilosu 40 sent. Ama Zapatistaların STK’larla dayanışma içinde bir altyapıları var. Sivil toplum kuruluşları kendi otonomilerini kurmalarına yardım etmek anlamında önemli bir rol oynuyor. Kimi STK’lar yetiştirdikleri organik kahveyi satın alıyor (organik kahve yetiştirme konusunda sertifikalı yüzlerce çiftçi var artık) ve yarım kilosuna 1,60 pound veriyorlar ki bu diğer çiftçilerin aldığının sekiz katı. Yani, bu anlamda fena değil durumları ve altyapıları için paraları var. Kahvesi olmayan toplulukların sorunu var, genellikle para bir toplulukta kalıyor. İşte günleri böyle, tüm gün çalışıyorlar ve eve gelip…
Otonom: Dans ediyorlar!
Ross: Evet, dans edip kahvelerini içiyorlar. Geçenlerde toplandıkları ana yerlerden birinde oturuyordum. Komutanların ziyaret ettiği bir köy, adı gerçeklik anlamına gelen ‘La Realidad’. Noel zamanı La Realidad’da oturmuş, kadınların ekmek yapışını izliyordum. Bir ocakta kocaman bir ateş yakarlar ve ocak iyicene kızışana dek yanar. Tam iyice ısındığı sırada, bir anda köydeki tüm kulübelerden hamur taşıyan genç kızlar beliriverir, sanki bir sinyal ve-rilmiş gibi. Ama hiçbir sinyal yoktur ortada. Sonra ocağa hamurları koyup, evlerine geri dönerler. Ve tam yarım saat sonra geri gelip çıkarırlar. Öylesine örgütlü, öylesine sakin, zil, düdük, ya da başka bir işaret yok. Herkes ne yapacağını biliyor. Sonra oturup akşam yemeği için ekmeklerini yiyip, kahvelerini içiyorlar. Yani, son derece sessiz sakin bir örgütlülük var. İşte Zapatistalarla bir gün.
Otonom: Peki ya ‘Unutuş’?
Ross: Bu onların kendi savaşlarına verdikleri isim: ‘La Guerra contra el Olvido- Unutulmaya Karşı Savaş’. Ben bunu Unutuş olarak çevirdim. Bunun temel nedeni, hükümetin, hükümetlerin, küreselleşmenin ve neoliberalizmin onları yok etmek, yerkürenin üzerinden atmak, tarihlerini talan etmek, sanki hiç yaşamamışlar gibi onları silmek istediğini hissetmeleri. İşte buna karşı savaşıyorlar, unutulmaya, silinmeye karşı, tıpkı George Bush’un Irak halkına yapmak istediği gibi, yerküreden onları silmek. Iraklılar da çok eski bir kültür, en eski belki de. Tam anlamıyla eskiyi saklamak istiyoruz, insanların eski adetleriyle yaşamalarını sağlamak ve aynı zamanda yeniyi yaşamalarını da. Ama hiçbir zaman tarihini unutmadan. Bu benim işim de, her zaman. Ben bir tür tarihçiyim, halkın tarihçisi, iktidarın değil, insanların. Başkanların kim olduğu umurumda değil. Ama insanların, halkların hareketleri beni ilgilendiriyor. Bunlar, bu tarihler, bu efsaneler, öyküler bize, hepimize ait. Bunları kaybetmemek zorundayız. Çünkü eğer neler olduğunu unutursak, sonra ne yapacağımızı bilemeyiz. Hayatımızın o kadar büyük bir bölümü ‘dolaysız bir şimdi’de geçi-yor, yeni yaşayış biçimi. Neoliberal yaşam biçimi anlık zevk üzerine kurulu. İstediğimiz şeyleri hemen şu anda istiyoruz, hepsini alıyoruz, tam bir tüketim kültürü ve hepsi şu an için. Zapatistalar tarihte yaşıyor, şu an için yaşamıyorlar. Bir yerden geliyorlar ve ileriye, ufka doğru yürüyorlar. Şöyle bir şarkıları var, ‘İleri yürü, ileri yürü her zaman, ufka doğru’. Geriye yürümüyorlar, ileri yürüyorlar; ama geleceğe geçmişte yaşananları taşıyorlar. Bu yüzden kitabıma Unutuşa Karşı Savaş adını verdim. Savaşlarına verdikleri isim de bu: ‘La Guerra Contra el Olvido-Unutulmaya Karşı Savaş’.
Otonom: Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?
Ross: Hayır, hepsi bu herhalde, yetmez mi?
Otonom: Çok teşekkürler.
* Comandante: Komutan (ç.n).
** Comandancia: Komutanlık (ç.n.).
*** Tortilla: Latin Amerika’ya özgü bir tür yassı pizza (ç.n.).

