Dünyanın devrimci bir kahkaya ihtiyacı var
10 March 2006
2003′te Porto Allegre’de düzenlenecek olan Dünya Sosyal Forumu öncesinde düzenlenen Avrupa Sosyal Forumu, 6-10 Kasım tarihleri arasında, İtalya’nın Floransa kentinde yapıldı. Avrupa Sosyal Forumu’nda, Avrupa Birliği ülkeleri dışında diğer pek çok ülkeden de katılımcılar vardı. Forum boyunca başta savaş olmak üzere, küreselleşme, liberalizm, anti-kapitalizm, demokrasi, vatandaşlık hakları, sosyal devlet politikaları, kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesi, cinsiyete dayalı eşitsizlikler, çevre sorunları, eğitim, sağlık ve sosyal güvence, küresel vatandaşlık gibi pek çok konu ve sorun tartışıldı. Düzenlenen konferanslara, seminerlere ve atölye çalışmalarına beklenenden çok daha fazla sayıda insan (60 bine yakın kişi) katıldı. 9 Kasım’da yapılan savaş karşıtı eyleme ise yaklaşık 1 milyon kişi ses verdi. Tüm tartışma ve toplantılarda ve eylem sırasında, özellikle Filistin’de devam eden savaşa ve Amerika’nın Irak’a müdahale kararına karşı ciddi bir destek vardı.
Beş gün boyunca, farklı ülkelerden gelen ve farklı diller konuşan binlerce insan, çok renkli ve çok sesli bir şenliği paylaştı. Foruma katılan farklı siyasi partilerin, politik grupların, çevrecilerin, feministlerin, sivil toplum örgütlerinin ve öğrencilerin ortaklaştığı en önemli nokta, Seattle’da, Prag’da ve Cenova’da yapılan anti-kapitalist eylemlerin, çoğunlukla iddia edildiği gibi gençlik heyecanı ile bir araya gelmiş veya kendini bilmez bir takım gruplar tarafından değil, pek çok insanın destek verdiği ve doğrudan örgütlediği eylemler olduğu idi.
Bu kadar fazla sayıda katılımcının var olduğu bir organizasyonda bir takım eksikliklerin var olabileceğini kabul eden bir yerden, yine de bazı noktaların eleştirilmesi gerekiyor. Avrupa Sosyal Forumu’nun hazırlanış süreci ve forum boyunca yürütülen toplantı ve tartışmaların örgütlenişi belli bir eleme sistemi sonucunda gerçekleştirildi. Bu eleme sistemi hangi konuların, nasıl tartışılacağından tutun da kimlerin konuşma hakkına sahip olacağına kadar pek çok şeyi belirledi. Toplantı ve konferanslarda, özellikle akademisyen veya belli örgütlerin başkan veya temsilcilerine ayrılan konuşma sürelerinin uzunluğu ve sorunun doğrudan muhataplarının söz haklarının kısıtlanmış olması, pek çok toplantıda ciddi tartışmalara yol açtı. Eğer sosyal forumlar farklı toplumsal dinamiklerin kendilerini ifade edebilecekleri bir zemin sunma hedefini taşıyorsa, toplumsal özneleri konuşturtabilecek mekanizmaları da örgütlemek zorunda. Eğer katılımcı demokrasiden söz ediliyorsa, küresel vatandaşlıktan (dünya vatandaşlığı!!!) söz ediliyorsa, buradaki samimiyetin kıstası dışlayıcı mekanizmaların dışlanması konusunda gösterilecek olan duyarlılıktır. Ancak o zaman ‘bakın biz şuna karşıyız, buna karşıyız’ diyerek bir araya gelen insanların göstermelik bir heyecan yaşamaları yerine, ‘biz bu’yuz’un samimi coşkusu hayata geçirilebilir. Ve farklılıkların ‘buluşması’, birbirine teğet geçen bir ‘buluşamama’ya değil, birbirinin içine geçen bir ‘buluşmaya’ dönüşebilir.
Tüm renkliliğine ve çok sesliliğine rağmen, Avrupa Sosyal Forumu’na rengini veren iki önemli politik nitelik vurgulanmalı: Birincisi, sosyal refah devletinin ve siyasal demokrasinin güvenli sığınağından liberalizmin ve yeni dünya düzeninin vahşi kucağına düşen Avrupa, sanki geçmişin nimetlerini kaybetmek istemeyen, Avrupa merkezli bir korumacılığı sahiplenir gibiydi. Bu korumacılık, özellikle ‘Amerikan sermayesinin’ hızla ve fütursuzca yayılmasına ve ‘küreselleşme’ ve ‘neo-liberal politikalar’ ile beraber, Avrupa’da ‘güvenli’ ve ‘güvenceli’ yaşam olanaklarının gün geçtikçe sınırlandırılmasına karşı gelişen, ama geleceğe bir gönderme yapmaktan çok geçmişin refah söyleminin yeniden canlandırılmasına yönelik bir eğilimdi. Bu tür bir eğilim, özellikle kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, vatandaşlık hakları ve siyasal demokrasinin işletilmesi tartışmalarında belirgindi. İyi işletilen bir sosyal devlet geleneğinden gelen Avrupa’da, ‘80 sonrası neo-liberal politikalarla beraber kamu hizmetlerinin piyasaya açılması, Avrupa Sosyal Forumu’ndaki pek çok toplantının ana gündemini oluşturuyordu. Ama bu konu üzerine yürütülen tartışmaların ekseni, hizmetlerin piyasalaştırılması değil ‘özelleştirilmesi’ kavramı ile ifade ediliyordu. Pek az toplantıda ticarileştirme veya piyasalaştırma kavramları kullanıldı. Oysa özelleştirme kavramı, kapitalizmin yeniden yapılandırılması sürecinde hem devletin hem de sermayenin örgütlenme mekanizmalarının açıklanmasında yeterli bir kavram değil.
İkinci politik eğilim ise küresel kapitalizmin iktidar işleyişinin yeniden yapılandırılma sürecinde, Avrupa sermayesi ile Amerikan sermayesi arasındaki gerilime bir yanıt olarak güçlü bir ‘Avrupa Birliği’ söyleminin kurulması ve Avrupa solunun bu söylemi ve onun pratik uygulamalarını ‘batı hümanizması’ adı altında reforme etmesi biçiminde özetlenebilir. Oysa Avrupa Birliği’nin yapılandırılması süreci, emek-sermaye çatışkısında sadece sendikaları ve özellikle ekonomik mücadeleyi hedefleyen sendikaları muhatap alan ve emek cephesinin diğer dinamikleri dışlayan bir yaklaşımı dayatmakta. Bu anlamıyla, bir yandan sınırları ve hedefleri belirsiz ya da kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri ‘iyileştirme’ misyonu ile reformizme kayan bir sivil toplumculuğu öne çıkarırken ve desteklerken, diğer yandan kapitalizmi doğrudan karşısına alan hareketleri ve yapıları içererek dışlayan bir yol izliyor. Avrupa Sosyal Forumu’nda, Avrupa dışındaki ülkelerde yaşanan anti-demokratik uygulamalar üzerine yapılan toplantılarda bunu açıklıkla görmek mümkündü. Avrupa kendi dışındaki ülkelerde uygulanan anti-demokratik uygulamaları eleştirerek kendi demokrasisini olumlamayı tercih ediyor. Üstelik 11 Eylül’den sonra egemen olan terör karşıtlığı ideolojik söylemi sahiplenerek bir anti-terör yasasını çıkarma kararı almışken bunu yapıyor. Bütün bunlar karşısında Avrupa solunun pozisyonu çok önemli. Ya ‘Avrupa demokrasisi’ni soldan üreten ve toplumsal-sınıfsal çatışkılarını reforme eden bir mücadeleyi örgütleyecek -Avrupa Sendikalar Birliği’nin yaptığı gibi- ya da toplumsal-sınıfsal çatışkıyı anti-kapitalist bir eksende devrimcileştirecek. Ama hissedilen şu ki, rasyonel akılcılık ve refah devleti bireyciliği ile ruhsuzlaşmış bir Avrupa’dan yeterince nasibini almış bulunan Avrupa solu dünyanın diğer coğrafyalarından heyecan almadan ve bu heyecanı almaya açık olmadan devrimci bir mücadelenin önünü açamayacak. Bunun için korumacı, kapalı, dışardan müdahaleci yaklaşımla hegemonik bir pozisyon tutturmaya çalışan Avrupa Birliği ve onun söylemsel iktidarından bir kopuşu gerçekleştirmek durumunda.
Sonuç olarak, Avrupa Sosyal Forumu’nda bir coşku vardı; ama bu bir Avrupalı coşkusuydu ve forumun kahkahası devrimci bir kahkaha değildi.

