Emek ve AB

10 March 2006

AB’ye tam üyelik için, 3 Ekim 2005′te baslamak üzere, Türkiye’ye müzakere tarihi verildigine hepimiz tanik olmus bulunuyoruz. Bu süreç öncesi, güç aktörlerinin sürecin sonuçlarini görmek için zamana yattigini söylemek yanlis olmayacaktir. Å?imdi bütün aktörler, gelinen durumu gözden geçirerek, bundan sonrasi için konusmaya baslayacaklar. Güçlerin ve güç iliskilerinin yeniden kuruldugu, senlikli bir 10-15 yil yasayacagiz. Siniflar mücadelesi açisindan önemli bir deneyime girmis bulunuyoruz.Avrupa Birligi’nin kurulma nedenini, üç ana baslik altinda siralamak mümkün. Bu siralama eksik olmasina ragmen, günümüz AB-Türkiye iliskisinin anlasilmasi açisindan yol açici olabilir. Birincisi Sovyetler, ikincisi Fasizm, üçüncüsü Yunanistan, Portekiz ve Ispanya’dan (bir baska deyisle Güney Avrupa’dan) gelen devrim tehdididir. 1951′de kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Toplulugu (AKÇT)’ndan baslayip, 1957′de, Avrupa Ekonomik Toplulugu (AET) ile devam eden ve 1993′ten itibaren Avrupa Birligi’ne dönüsen bu serüven, yukarida siraladigimiz tehditler üzerinde kurulmustur. Sovyetlerin yikilmasindan sonra Dogu Avrupa ülkelerinin NATO ve AB’ye alinmalarinin, bu konseptin uzantisi oldugunu söylemek eksik olmasina karsin yanlis olmayacaktir. 1960′li yillarda baslayan AB-Türkiye iliskisinin bugünü, bu konseptin gecikmis bir tezahürü degildir. Tarih, bu cografyada gecikmis olarak gerçeklesmemektedir. Tam tersine, kapitalizm, yeni gelecegini bu cografyada kurmanin süreci içerisindedir.

Sermaye birikim sürecinin genisleyerek üretimi ve yeniden üretimine içkin yeni bir küresel egemenlik biçiminin kurulusunun içinden geçiyoruz. Bütün güçlerin ve güç iliskilerinin yeniden kuruldugu bu süreçte AB, küresel egemenligin hiyerarsisi içinde emperyal bir güç olarak yeniden kuruluyor; kapitalizmin imparatorluk asamasina uygun olarak, emperyalist bir güçten emperyal bir güce dönüsüyor. Türkiye, tam da bu emperyal dönüsümün kuruldugu cografyanin merkezinde duruyor. AB, emperyalizmden emperyal güce dönüsümün bu kurulusunda Türkiye’ye çarpmistir. AB-Türkiye iliskilerinin bugününü, AB’nin emperyal kurulusunun içerisinden okumak gerekiyor. Önümüzdeki 10-15 yillik süreçte, küresel egemenlik biçiminin hiyerarsisi içerisinde emperyal bir güç olusumu içine giren AB’nin cografyasi olacagiz. AB’nin 1990′larda baslayan EUROMED projesini biliyoruz. ABD’nin Büyük Ortadogu projesiyle AB’nin EUROMED projesinin, ayni cografyayi hedefledigini görmek gerekiyor. Bu baglamda, ABD’nin Irak projesiyle AB’nin Türkiye projesinin, kapitalist imparatorlugun ortak projesi oldugunu hep birlikte görecegiz.

Küresel egemenlik ve AB

AB’nin Türkiye’ye müzakere tarihi verme karari, emperyal bir güç olma üzerine verilmis siyasi bir karari ifade ediyor. Bu baglamda AB, Türkiye üzerinden kendi iç gerilimlerini de yasayacaktir. Tam üyeligin 10-15 yil sonraya birakilmasi, aslinda AB’nin iç gerilimlerinin bir biçimde ötelenmesidir. Türkiye açisindan da, durum pek farkli görünmüyor. Türkiye de, tam üyelige hazir degildir. Türkiye’de kurucu güçler, aralarindaki iliskileri birbirlerini yoklayan bir yerden dengede tutmaya çalismaktadirlar. Bu denge bozulacak ve yeni bir kuruculuk sürecine girilecektir. 10-15 yillik bir süre, Türkiye’nin de ihtiyacidir. Bundan dolayi, gerek AB gerekse Türkiye, çok gerilimli ve zor bir iliski sürecine girmis bulunuyor.

Emperyalizm, yalnizca yayilmacilik teorisi degildir. Ayni zamanda, ulusal tekellerin dünya ekonomisi üzerindeki rekabetinin, ulus devletler arasinda açik askeri savas biçiminde sürdürülmesidir. Leninist emperyalizm teorisinin temelini bu olusturuyor. Emperyalist devletler arasi rekabeti, devletler arasi açik askeri savas üzerinden okuyup konusturamayanlar, Lenin’in emperyalizm teorisinin disina düstüklerini fark etmiyorlar. Emperyalizm ajitatif bir söylem degildir; devrim kurami barindiran ciddi bir politik teoridir. AB’yi �Emperyalist birlik� olarak tanimlamak, Leninist emperyalizm teorisinin disindadir. Hem Lenin’nin emperyalizm teorisini savunmak hem de AB’yi emperyalist birlik olarak tanimlamak, politik yanlislara neden oluyor.

AB-Türkiye iliskilerinin bugününü, ABD emperyalizmine karsi AB emperyalizmi olarak ya da AB emperyalizmine karsi ABD emperyalizmi ikiligi üzerinden okumak, gerçegin görülmesinin önünü kapatiyor. Gerek Avrupa Birligi projesinin gerekse Türkiye’nin AB üyeligi projesinin arkasinda, ABD’nin emperyal siyaseti yatiyor. Kapitalizmin emperyalist döneminin söylemleriyle süreci okumaya kalkismak, bizleri, emegin kurucu siyaseti anti-kapitalizmden çok uzaklara götürüyor.

Rekabet ve savas, sermayenin ontolojik egilimidir. Savas, politikanin araci olmanin ötesinde, politikanin ta kendisi haline gelmis bulunuyor. Iktidarin özneleserek isledigi ve çalistigi uzam, toplumsal hayat ve insan bedenidir. Rekabet ve savas, biyo-politik üretimin yasasi haline gelmistir. Bu baglamda sorun, rekabet ve savasin ortadan kalkmasi degil, rekabetin ve savasin nasil bir egemenlik biçimi içinde kuruldugu, isletilip çalistirildigi ve çalistirilacagidir. Birer emperyal güç olarak ABD ile AB arasindaki çikar çatismasi, devletler arasi açik askeri bir savasla kurulmuyor. Bu durum, sermaye birikiminin genisleyerek üretimi ve yeniden üretimine içkin egemenlik biçiminin degisiminden kaynaklaniyor.

ABD ve AB arasindaki çikar çatismasi, çok merkezli yapilanan ve tek merkezlerle çalisan kapitalist imparatorlugun hiyerarsisi içinde kurulmaktadir. Bu çatismanin özü, ulusal ekonomilerin çikar çatismasi degildir. Egemenligin içkin olarak isleyip çalistigi yer, küresel ekonomidir. Gerek ABD’nin gerekse AB’nin ekonomik çikarlari, küresel ekonomiyle özdeslesmistir. Artik ulusal tekellerden degil, küresel tekellerden bahsetmek gerekiyor. Egemenligi üreten ontoloji; küresel ekonomi, küresel toplumsal hayat, küresel insan bedeni ve küresel biyo-politik üretimdir. Dünya, küresel bir fabrikaya dönüsüyor. Egemenligin içerisi ve disarisini belirleyen toprak temellilik, ortadan kalkmis bulunuyor. Emperyalizm döneminde oldugu gibi, egemenlik toprak temelli degildir. Kapitalist imparatorlugun egemenliginin içerisini ve disarisini belirleyen bir toprak artik yoktur; çünkü kapitalist imparatorlugun egemenligini ürettigi mekan dünyadir.

Bu durum, toprak temelli egemenligi ifade eden ulus devletlerin ortadan kalkmasi olarak okunuyor. �Ulus devletlere ne oldu? Mücadele edecegimiz ulus devlet nerede?� gibi sorular üretiliyor. Bu sorular, yanlis okumanin bir sonucudur. Imparatorluk bir egemenlik biçimidir ve egemenlik bir devlet teorisidir. Kimse buradan uzaklasmiyor. Tam tersine bu durum, yeni bir devlet biçimi teorisinin kurulmasi üzerine düsünmeyi gerektiriyor. Sorun, güç iliskilerinin yeniden kuruldugu, isletilip çalistirildigi devlet biçimini belirleyen tarihsel egemenlik biçiminin ne oldugudur. Toprak temelsiz egemenlik, toprak temelli egemenlikleri yeniden kuruyor. Egemenligin uzami dünya, toprak temelli egemenlige içkin üretiliyor. Bir egemenlik biçimi olarak ulus devletler, toprak temelsiz bir egemenligin isletip çalistiricisi baglaminda yeniden kuruluyor. Kapitalist imparatorlugun egemenligini isletip çalistirmaya uygun yapilanamayan teritoryal devletler, savasla yikilmaya mahkum birakiliyor. Bu baglamda teritoryal devletler, zayiflamaktan çok daha güçlü bir biçimde yeniden kuruluyor. Bunun yolu, imparatorlugun hiyerarsisinde konumlanmaktan geçiyor. Bu baglamda, ABD ve AB arasinda, toprak temelsiz egemenlik biçimi üzerinde bir sorun yok! Çünkü emperyal egemenlik isleyisi, bu güçleri özne olarak kuruyor. Sorun, emperyal güçler ve aristokrasiler arasindaki iliskinin nasil yönetileceginden kaynaklaniyor. Bunun iliskilerini ve sonuçlarini Irak’ta görüyoruz.

Türkiye

Dünya ekonomisi içinde sermayenin uluslararasilasmasina karsin sermayenin çikarinin ulusallasmasi, emperyalizm dönemini ifade ediyor. Egemenlik, sermaye birikiminin genisleyerek üretimi ve yeniden üretiminin ontolojisine içkin kuruluyor. Sinifsal güçler ve güç iliskilerinin çatismalari, bu ontoloji içerisinde sürdürülüyor. Emperyalizm döneminde ulusal kurucu güçlerin ve güç iliskilerinin çatismalari, dünya ekonomisi içerisinde sermayenin uluslararasilasmasina ragmen sermayenin çikarinin ulusallasmasi gerilimi üzerinde kuruldu. Bir devlet biçimi olarak ulus devlet, ulusal ekonominin korunmasi ve kurulmasi üzerinden uluslararasi rekabeti ifade ediyor. Imparatorluk, farkli bir sermaye birikiminin ontolojisini temsil ediyor. Dünya ekonomisi içerisinde, sermayenin çikari küresellesiyor. Sermaye, sürdürülebilir arti-deger üretimini, sermaye birikimini ve egemenlik iliskilerini güvence altina almayi, küresel sermayenin dogrudan ve organik parçasi olmakta görüyor. Türkiye, AB üzerinden, imparatorlugun egemenlik hiyerarsisi içinde konumlanmayi ve bu konumu güvence altina almayi garantilemek istiyor. Türkiyeli AB, dünyanin en büyük ekonomik gücü olmanin yani sira, Türkiye’nin askeri gücü üzerinden bölgede emperyal bir güç olmayi hedefliyor. Türkiye’de kurucu güçler ve güç iliskileri, bu ontolojiye içkin olarak yeniden kuruluyor. Türkiye-AB iliskisinin bugünü, bu kurulusu ifade ediyor. Sermaye açisindan, bu kurulusun adi ikinci cumhuriyettir. Önümüzdeki 10-15 yil içinde, Türkiye’nin AB’nin tam üyelik kriterlerine uygun olarak yapilanmasi, ikinci cumhuriyetin kurulmasina bagli görülüyor.

Birinci cumhuriyet, üç tehdit üzerinden kuruldu. Birincisi siyasal Islam, ikincisi Kürt sorunu, üçüncüsü Ekim Devrimi ve buna bagli olarak komünizm. Birinci cumhuriyet, bu üç tehdide karsi siddet üretmek disinda bir siyaset üretemedi ve bu güçleri reforme ederek sistemin isleyisinin öznesi haline getiremedi. AB süreci, bu güçleri reforme ederek sistem içi bir özne haline getirmeyi hedefliyor.

Imparatorluk açisindan, politik Islami protestanlastirarak reforme etmek ve emperyal egemenligi isleten bir özne haline getirmek zorunlu görülüyor. Türkiye’de politik Islam, Osmanli’dan gelme bir iktidar gücüdür. Birinci cumhuriyetin tasfiyesine karsi, yeniden iktidar gücünü istiyor. Ittihat ve Terakki geleneginin bir parçasi olarak Demokrat Parti ve günümüzdeki uzantilari, her zaman emperyalizmle iliski içinde olan iktidar gücünün bir parçasi olmasina karsin, birinci cumhuriyetle yasadigi gerilimi çözemedi. Bunun nedeni, politik Islami protestanlastiramamis olmasidir. AK Parti, imparatorlugun yeni egemenlik isleyisine bagli olarak politik Islamin reforme edilmesini ve küresel egemenligi isleten bir özne haline getirilmesini üstlenmis görünüyor. AK Parti için, AB süreci bunu ifade ediyor. Bu süreçte, AK partinin en büyük gerilimi Ordu ile yasayacagi bekleniyor. Bu beklentinin gerçeklesmeyecegi görülecektir. Bu gerilime yatan siyasi güçler, hayal kirikligina ugrayacaklar. Ordu, birinci cumhuriyetin degerlerine bagli bir AK parti ile, ikinci cumhuriyetin kurucu gücü olacaktir. AB’ye tam üyelik sürecinde, birinci cumhuriyet, reforme edilmis politik Islamla sorununu çözecek gibi görünüyor.

Kürt hareketi, Ortadogu’nun ve emperyal güç iliskilerinin kurtlar sofrasinda ayakta kalmaya ve inatçi bir sabirla önüne koydugu yolda mesafe almaya çalisiyor. Ikinci cumhuriyetin kurucu gücü olmayi hedefliyor. Fakat ikinci cumhuriyetin kurucu gücü olarak kabul edilmeyecegi görülüyor. AK Parti ve Ordunun tarihsel uzlasmasinin konseptlerinden birisi de, Kürt hareketine karsi belirledikleri ortak tutumdur. Fakat Irak’taki gelismeler, ABD iliskileri ve AB’ye tam üyelik süreci açisindan Kürt sorunu, Ordu-AKP blogunu ciddi bir biçimde rahatsiz ediyor. Kürt hareketi bu rahatsizligi önemsiyor. AB ve ABD gibi emperyal güçlerin Ortadogu siyasetlerini rahatsiz etmeyecek biçimde, olabildigince ileriye dogru mesafe almaya çalisiyor. Ordu ve AK Parti blogu, küçük küçük adimlarla Kürt hareketinin yolunu açmiyor, tam tersine Kürt hareketini kontrol etmeye çalisiyor. Birinci ve ikinci cumhuriyetin Kürt hareketi ile gerilimini devam ettirecegi açik görünüyor.

Emek cephesinden Sol, AB’ye �Evet� ve �Hayir� diyenler olarak ikiye bölünmüs biçimde sürece giriyor. �Evetçiler�, �Emegin Avrupasi� söylemini sahiplenerek, ikinci cumhuriyetin kuruculugunda burjuva demokrasisini önemsiyorlar. �Hayircilar�, ise anti-emperyalizm söylemiyle ulusal sinir, ulusal devlet, ulusal bagimsizlik, ulusal kalkinma, sanayilesme ve ilerleme yolunda emegi ulusal kurucu bir güç olarak kurmanin siyasetini yapiyorlar. Çok düsündürücü görünüyor! Farkli görünüyorlar, fakat degiller. Her iki kesim de, emegin karsidan kuruculugunu önermiyor. Komünizmin politik teorisi ve pratigini önermiyorlar. Komünizme geçisin politik teorisini ve pratigini öneriyorlar. Her iki kesim de, burjuva özlü sorunlardan yola çikiyor. Hâlâ burjuva özlü sorunlarin çözümünün, burjuva demokrasisinin devrim sorunu olarak görüldügü dönemde oldugumuzu düsünüyorlar. Burjuva özlü sorunlar üzerinden devrime siçranacagi saniliyor. Sorunun altinda aslinda, önümüzdeki 10-15 yil içerisinde hangi gerilim alanlari üzerinden siyaset üretilebileceginin stratejik karari yatiyor. �Evetçiler�, AB’ye tam üyelik sürecindeki demokrasi sorunsali üzerinden politik güç olmayi hedefliyor. Bu kesim, demokrasi programi baglaminda Kürt hareketi ile ortaklasiyor. �Hayircilar� ise, AB’ye uyum sürecinde olusacak ulusal tepki üzerinde güç olmayi hedefliyor. Olusacak milliyetçi dalganin sinifsal tabaninin gerici bir kesim olacagi görülüyor. Ulusalcilikla, fasistlesmenin Sol’dan önünün kesilmesi mümkün olacak mi? Ulusal Sol, bu dalgada farkini koruyabilecek mi? Zaman!? Ikinci cumhuriyetin kurulusu kilitlenebilir de; sürecin sert ve keskin geçecegi kesin.

Kurucu güç: Emek

Kapitalizmin tarihsel olarak geldigi kosullarda, yeni bir devrimci sol hareketin kurulusu gerekiyor. Hayattan kopuk, kendisini kurmak için yasami nesnelestiren, insan bedeni üzerine tahakküm kuran bir öznellik degil; yasama, harekete içkin bir eylemsellik olan öznelligin karsidan kuruculugu zorunlu görünüyor. Gelecek, politik felsefemizde, politik teori ve pratigimizde yatan pek çok ezberin yeniden gözden geçirilmesi, bozulmasi ve yeniden kurulmasini bekliyor.

Bu baglamda, modernist söylemle yapilanmis genel sol ile aramizda köklü farklar yatiyor. Biz, Emek kavramindan yola çikiyoruz. Bu, ortakligimizi ifade ediyor. Fakat emek kavramindan ne anladigimiza gelince, arada çok mesafe bulunuyor. Özgürlük, emegin politik olarak kendisini olumlamasidir. Emegin politik olarak kendisini olumlamasi konusunda ortaya çikan fark derin görünüyor. Bu durum, özgürlük sorunsalini problemli hale getiriyor.

Modernist söylemle yapilanmis sol, emegin politik olarak olumlanmasini sermayenin olumsuzlanmasi üzerine kuruyor. Bu baglamda devrim, sermayenin iç çeliskilerine ve krizlerine bagimli hale geliyor. Bu krizler ve çeliskiler, devrimin ontolojisi oluyor. Kapitalizmin krizli döneminde sol yükseliyor. Fakat kapitalizm krizini çözdügünde, sol politik olarak düsüyor. Çatismanin gündemini belirleyen kapitalizm oluyor. Sol, kapitalizmin krizli döneminde sistemin çözemedigi burjuva özlü sorunlar varsa, siçriyor. Fakat kapitalizm, çözemedigi burjuva özlü sorunlari çözebilecek iktidar isleyisini kurdugunda sol, sistemi reforme eden muhalefete düsüyor. Bu gerçeklik önemli, fakat Sol’un kurulusuna artik yetmiyor. Köklü bir politik felsefe sorunsali ile bizi yüzlestiriyor. Emegin politik olumlanmasinin sermayenin olumsuzlanmasina baglanmis olmasi, emegin askin bir yerden kurulusunu ifade ediyor. Askin kurulus, içkin bir karsidan kurulusu olusturamaz. Burjuva demokrasisi emegin askin kurulusudur; emegin, kapitalizmin iktidar isleyisinin bir öznesi olarak belirlenmesi anlamina geliyor. Yeni bir devrimci solun, burjuva demokrasisi ile mesafesini koymasi gerekiyor. Demokrasi kavrami, emegin askin olumlanmasini degil, emegin içkin kurulusunun politikligini ifade etmek zorunda. Emek, sermayenin olumsuzlanmasini degil, kendisini olumlamayi temel almali ve yine emek, içkin politik olumlamasi üzerine kurdugu fark üzerinden sistemle çatismalidir. Isyan ve devrim, devleti ele geçirmeden dünyayi degistirmek, bunu ifade ediyor. Emek, komünizme geçisin politik teorisi ve pratigiyle degil, dogrudan komünizmin politik teorisi ve pratigi üzerinden kurulmalidir.

Emek ve ücretli emek

Köleci, feodal toplumla kapitalist toplum arasindaki fark, deger üretme biçiminde yatiyor. Sinifli toplumlarda deger üretim biçimi, emegin bir sinif olarak kurulmasini ifade ediyor. Emek, köleci toplumda köle, feodal toplumda serf, kapitalist toplumda ücretli emek olarak siniflastirilmistir. Bir genelleme olarak, köleci ve feodal toplumlarda üretici güçler, üretim araci ve emek olarak ayristirilmamisti. Köle ve serf, üretim araciyla özdesti. Kendi bedeni ve emegi üzerinde mülkiyet hakki yoktu. Emegin siniflastirilmasi baglaminda düsünüldügünde, köleci ve feodal toplumlarda emek, bir sinif olarak kendisini ifade edebilecek siyasal bir iktidar isleyisine sahip degildi. Bu baglamda, emegin direnisi dogrudan dogruya siniflasmaya karsiydi. Kölenin kölelikten, serfin serflikten kaçmasi, içkin bir politik isyandi.

Kapitalizmde ise üretici güçler, üretim araçlari ve ücretli emek olarak ikiye ayrilmistir. Artik emek, kendi bedeni ve emegi üzerinde mülkiyet hakkina sahiptir. Bu durum, emegin kendisini olumlama tarihi, bir baska deyisle özgürlük tarihi açisindan büyük bir devrimdir. Bu devrim, yani emegin, siniflastirma biçimi olan kölelikten ve serflikten kurtulusu, bedeni ve emegi üzerindeki mülkiyet hakkini elde etmesi, kapitalizmin ürünü degildir. Emegin bu özgürlesme boyutunu kapitalizme baglamak, emek ile ücretli emegi özdes görmenin ve tarihin, sermayenin olumlanmasi üzerinden okunmasinin, yazilmasinin ve konusturulmasinin bir sonucudur. Emek bu devrimi, serflikten ve kölelikten durdurulamayan kaçisiyla elde etmistir. Bu baglamda aydinlanma emegindir. Mülkiyet kavrami, o dönemin en devrimci özgürlestirici sloganiydi. Nedeni, yalnizca üretim araçlari üzerindeki mülkiyetin özgürlestirilmesi degildi. Burjuvazi zaten bu mülkiyet hakkina sahipti. Bu sloganin arkasinda yatan, emegin, kendi emegi üzerinde mülkiyet hakkini elde ederek özgürlesmesinin devrimciligi idi. Kapitalizm, emegi, ücretli emek altinda proleterlestirerek ve siniflastirarak özgürlük tarihinin önünü kesti ve yaptirma gücünü yapma gücüne dönüstürdü. Emegi, kendi emegini degerli kilabilecek maddi kosullardan yoksun birakarak, mülksüzlestirdi. Evet, emek özgürdü; fakat ne emegini degerli kilacak bilgi birikimine ne de maddi kosullara sahipti. Kölecilikte ve serflikte, yoksulluk issizlik demek degildi. Tam tersine, üretimden kaçmak yasakti. Kapitalizmde ise, yoksulluk issizlik demekti. Kapitalizmde yoksulluk, iki anlami ifade eder oldu: üretimde sömürü ve issizlik. Issiz kalmaktansa üretimde sömürü, emegin zorunlulugu haline geldi. Kapitalizm, emegi bedenin tam ortasindan ikiye yardi: maddi kosullardan yoksun emegin yoksullugu ile sermaye tarafindan maddi kosullarla bulusturularak deger üreten emegin zenginligi.

Ücretli emek, emegin siniflastirilmis ve sermayelesmis biçimidir. Devrimin uzami, emek ve ücretli emek arasindaki çatisma alanidir. Emegin içkin politik kurulusu ve olumlanmasi, emegin siniflastirilmasina karsi direnisidir. Proletaryanin sinif olarak kendisini reddetme potansiyeli buradan kaynaklanir. Komünist sinif siyaseti, emegin sermaye tarafindan siniflastirilmasina karsi sinifsizligi örgütlemesidir.

Yukarida ifade edildigi gibi, köle ve serf, sinif olarak çikarlarini ifade edebilecek siyasal bir iktidar isleyisine sahip degildi. Kapitalizmde, emegin sinifsallastirilmis biçimi olan ücretli emek bu hakka sahiptir. Fakat bu hak, devrimci bir çatiskiyi artik yaratmayacaktir. Tam tersine bu hak, emegin bir sinif olarak üretiminin ve yeniden üretiminin ontolojisidir. Bu baglamda, ücretli emek ve sermaye arasindaki çeliski, devrimci bir çatismayi üretmez. Burjuvazinin kendi çikarini toplum çikari olarak örgütlemesinin iktidar egitimi, emegin sinif olarak kendisini kabul etmesi üzerinden kurulmustur. Biz, buna modernizm diyoruz. Emegin siniflastirilmasi ve kendisini sinif olarak kabul etmesinin iktidar isleyisi, burjuva demokrasisidir.

Modernizmin iktidar isleyisinde emegin siniflastirilmasi ve sinif olarak kabul edilmesi, toplumsal ve siyasal altüst oluslar içerisinden kurulmustur. Sermayenin kendisini olumlama süreçlerinde ortaya çikan krizler ve bu krizlerin devrimci olanaklari önemliydi. Oy hakki, sendikalasma, sinif olarak çikarlarinin savunulmasi baglaminda demokrasi mücadelesi, sol bir hareketin yaratilmasina önemli katkilar sagladi. Üniversitelerde akademik-demokratik, sendikal alanda ekonomik-demokratik talep siyaseti, devrimci bir solun yaratilmasinda önemliydi. Bu dönem kapandi. Talep siyaseti, devrimci bir sol hareketin yaratilmasi zemininden çikmistir. Evet bir sol yaratacaktir; fakat bu sol, devrimci komünist bir sol olmayacaktir. Emegi sinif olarak örgütleyen siyasal demokrasiden, emegin siniflasmasini reddeden bir demokrasi anlayisina geçmenin zamani gelmistir.

Ulus ve emek

�Emegin ulusu yoktur� ifadesi, kendisine Marksist ve komünist diyenler tarafindan unutulmus görünüyor. Emegin ücretli emek üzerinden siniflastirilmasi, yalnizca ekonomik bir süreç degildir. Emegin siniflastirilmasi, ayni zamanda kapitalizmin egemenlik biçiminin kurulusunu ifade eder. Deger üretme biçiminin topraktan fabrikaya geçmesiyle, emegin mülksüzlestirilmesi, ücretli emekle siniflastirilmasi ve emege bir sinif oldugunun kabul ettirilmesi; ulusal sinir, ulusal devlet, ulusal pazar, ulusal ekonomi, ulusal kalkinma ve ulusal ilerleme ile mümkündür. Devlet, bir siniflastirma iliskisidir ve ulusal devlet biçimi ise, emegin ücretli emek biçiminde siniflastirilmasinin egemenlik biçimidir. 1848 Avrupasinda enternasyonal bir kurucu güç olarak kurulan emek, ulus devlet egemenligi altina alinarak burjuvazinin siyasi mülkü haline getirilmistir. Ulus devlet, emegin ulusal sinirlar altinda çitlenmesi ve islah edilmesidir. Bir baska deyisle, sermayenin emek üzerindeki tahakkümünün kurulusudur.

Basimiza ne geldiyse, tarihin determinist ilerlemeci anlayisindan geldi. Devrimcilik veya ilericilik, üretim araçlarinin gelismesini engelleyen faktörlerin temizlenmesine indirgendi. Burjuvazi, üretim araçlarinin önüne engel olan pre-kapitalist üretim tarzlarini ortadan kaldiracak devrimciligi gösteremedi. Emperyalizm döneminde siyasal olarak gericilesti. Proletarya, bu görevi üstlenmeliydi. Proletarya, burjuva özlü sorunlari üstlenerek sanayilesme devrimini tamamlayacakti. Emperyalizm, sömürge ve bagimli ülkelerde üretici güçlerin gelismesini engelliyordu. Bu gerçeklik, 20. yüzyili salladi. 20. yüzyil, emperyalizme karsi uluslasma yüzyiliydi ve devrimci hareket bunu üstlendi. Üzerine pek düsünülmeyen, bilinmesine karsin görmezlikten gelinen sey, pre-kapitalist üretim tarzinin tasfiye edilmesi ve toplumsal sermaye birikiminin olusturulmasi için öngörülen sanayilesmenin, kalkinmanin ve ilerlemeciligin, ancak emegin ücretli emek olarak siniflastirilmasindan geçiyor olduguydu. Bu siniflastirma, kapitalistlerin mülkiyeti altinda degil de, sosyalizm adina devlet mülkiyeti altinda gerçeklestirildi. Devrimci siyaset, emegin siniflastirilmasina karsi gelismesi gerekirken, emegin sinifsallasmis biçimi olan ücretli emegin sinif çikarlarini korumaya dönüstü. Marx, Grundrisse ‘de �Ayni zamanda hem ücretli emegin korunmasini hem de sermayenin ortadan kaldirilmasini istemek, demek ki kendi içinde çeliskili ve kendi kendini çürüten taleptir.� der. Ve Sovyetler çürüdü ve çöktü. Fakat anti-emperyalizm baglaminda AB’ye hayir diyenler arasinda, ilerleme, sanayilesme ve kalkinma adina hâlâ Sovyetler’e özenenler var. Evet beyler, issizligi, egitimi, konutu, sanayilesmeyi vb. çözdük. Ilerleme ve kalkinma adina, kapitalizmin bir tanesini bile çözemedigi her seyi çözdük; fakat nedense kizil ordumuzla, görkemli kizil devletimizle, kizil polisimizle çözüldük. Sorun kalkinma, sanayilesme, zenginlesme sorunu degildir. Bu söylemler, emegin siniflastirilmasi ve sinif olarak üretimidir. Anti-kapitalizmin temel ilkesi, kapitalizmin asla basaramadigi ve basaramayacagi sey olan, emegin ücretli emek olarak siniflastirilmasinin ortadan kaldirilmasidir. Ekim devriminde, sinif devrimini yapti. Burjuvaziyi sermaye olarak, sinif olarak ortadan kaldirdi. Fakat emegi ücretli emek olarak, proletaryayi sinif olarak üreterek yeniden üretti. Emegi ücretli emekten, proletaryayi sinif olmaktan çikaramadi. Ilerleme, kalkinma, ulus adina emegi, kapitalizm içi kalmaya mahkum etti.

Emek, ücretli emek degildir. Emek, bir sinif degildir. Emegin siyaseti, ücretli emekten ve sinif olmaktan kaçmak ve sinifsizligi politik olarak kurmaktir. Basta proletarya olmak üzere, bütün toplumsal sinif üretme iliskilerini ortadan kaldirmaktir. Bu durumu üretici güçlerin gelisimi sonucu ortaya çikacak olan zenginlige baglamak kapitalizm içidir. Komünistlerin bu gerçeklikle yüzlesmesinin zamani gelmis ve geçmistir. Emegin özgürlesmesinin politikligi bugüne içkindir. Emegi ulusal kurucu bir güç olarak kurmak, sinirlari, devleti savunmak; emegi siniflastirma siyasetidir. Emek, ulusal kurucu bir güç degil, küresel kurucu bir güçtür.

Emegin özgürlesme serüveni yoluna devam ediyor. Kendi emegimiz üzerinde egemenlik hakkini elde ettik. Å?imdi emegimizi degerli kilmamizin önündeki engeli, yani maddi üretim araçlari üzerindeki özel mülkiyet hirsizligini kaldirmak, basta devlet olmak üzere her türlü sinif üretme iliskisini reddetmek ve emegin ölçülemez yaraticiligini ve üretkenligini özgürlestirmektir. Komünizme geçisin politik teorisi ve pratigi yerine, dogrudan komünizmin politik teorisini ve pratigini kurmaktir.

AB’ye �Evet� veya �Hayir� demek, Sol siyaseti, emegin siniflastirilmis biçimi olan ücretli emegin sinif çikarlari üzerine kurmak bizim isimiz degildir.

Cevap ver.

XHTML: Kullanabileceginiz tagler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>