3 Ekim Komedisi

17 June 2006

Türkiyeâ??nin Avrupa Birligiâ??ne 15 yil sürecegi öngörülen giris süreci bütün çatismalari ile devam ediyor. Türkiyeâ??nin ABâ??ye alinmasi bir yandan Türkiye içindeki güç dengeleri arasindaki gerilimi yogunlastirirken diger yandan Avrupa içindeki güç dengeleri arasindaki gerilimi de keskinlestiriyor. Bu anlamiyla Türkiyeâ??nin ABâ??ye giris süreci hem Türkiye içindeki politik güç çatismalarinin yeni dengeler üzerinden kurulmasi, hem de Avrupa Birligi içindeki politik güçlerin kendi aralarindaki gerilimleri Türkiye üzerinden açiga çikarmalari biçiminde yasaniyor. Dolayisiyla Türkiyeâ??nin ABâ??ye girisinin yarattigi gerilimin taraflari salt AB ve Türkiye degil, kapitalizmin küresel iktidar isleyisini güvence altina alacak ve küresel sermayenin sinirsiz tahakkümünün olanaklarini yaratacak olan egemenlik mekanizmalarini kurup isletecek olan politik güçler ile modernist dönemin egemenlik mekanizmalarini isletme konusunda direnen güçler arasindadir. Türkiyeâ??den ve ABâ??den yükselen â??evetlerâ? ve â??hayirlarâ? bu siyasal eksen etrafinda kuruluyor. Bunun ne anlama geldigini anlamak için öncelikle hem ABâ??nin hem de Türkiyeâ??nin küresel kapitalizmin iktidarini isletme konusunda yasadiklari sancilari iyi okumak gerekiyor.

Türkiyeâ??nin ABâ??ye giris süreci kendisini küresel kapitalizmin isleyisi içinde bir özne olarak nasil kuracagi ile yakindan baglantilidir. Kapitalizmin emperyalist döneminde bir â??ulusal bagimsizlikâ? mücadelesi üzerinden kurulan Türkiye, milliyetçilik temelinde Kürt meselesini, ilericilik temelinde siyasal Islami ve Sovyetler Birligi-sosyalizm temelinde solu baski altinda tutarak 80 yili askin bir süredir varligini korudu. Üstelik bu varlik içine tam üç tane askeri darbe sigdirdi. Yine bu dönemde sermayenin yaratilmasi ve güçlendirilmesi yönünde izlenen kalkinma stratejileri, uygulamada verdigi sonuçlar tartismaya açik olsa bile, emperyalist dönemin sermaye birikim süreçleri ile uyumlu bir seyir izledi. Tüm dünyada da iki paylasim savasi sonrasinda sermayenin uluslararasilasmasini kurumsallastiracak olan Dünya Bankasi, Birlesmis Milletler, IMF vb. kurumlar ve sermayenin uluslararasi iliskilerini düzenleyecek olan anlasmalar emperyalist dönemin egemenlik mekanizmalari olarak yapilandirildi.
Bu döneme özgü egemenlik isleyisi, emegin ulusal sinirlar içinde tahakküm altina alinmasi ve disipline edilmesi üzerine kuruldu. III. bunalim döneminde iç olgu haline gelen emperyalizm, emegi, ücretli emek biçiminde siniflastirdi. Emperyalist dönem, üçüncü dünyanin emegini, ilksel birikimin iktidar isleyisiyle ücretli emege dönüstürdü. Keynezci politikalara dayanan refah devleti nosyonu, emperyalist devletlerde burjuva demokrasisi, üçüncü dünya ülkelerindeki ise fasizm olarak gerçeklesti. Her ikisi de sermayenin üretimini ve yeniden üretimini güvence altina alan sermaye iliskisinin ulus temelli iktidar isleyisi ile kotarilmasiydi. Modernlesmenin ulusal karakteri, insan bedenini dikey siyaset mekanizmalari içinde nesnelestirerek özne haline getirdi. Sürecin tikandigi ve sermayenin yeniden yapilanma, yeni egemenlik mekanizmalari yaratma ya da varolanlari kapitalizmin yeni iktidar isleyisine göre kurma ihtiyaci hissettigi dönem, hem Türkiyeâ??de hem de tüm dünyada 1970â??ler ve sonrasi oldu.
Türkiyeâ??nin ABâ??ye giris süreci, yeni bir küresel egemenlik biçiminin kurulus sürecine tekabül eder. Bunun siyasal karsiligi ikinci cumhuriyetin kurulusudur. Bu kurulusun aktörleri, siyasal Islam ve dün siyasal Islamâ??i gericilikle itham eden ordudur. Bu baglamda siyasal Islam, Türkiyeâ??de ikinci cumhuriyetin kurucusu ve Imparatorlugun Orta Doguâ??da kurulusunu isleten bir özne olarak karsimiza çikiyor.
Gelelim Avrupa Birligiâ??nin kurulus sürecine. Avrupa Birligi, sermayenin üretimi ve yeniden üretimi kosullarinin ve bu kosullari güvence altina alan iktidar mekanizmalarinin olusturulmasi anlaminda ele aldigimizda, tarihsel bir siyasal birikimin ve iktidar deneyiminin ürünüdür. Avrupaâ??da refah devletlerinin kurulusu, üç siyasal eksene oturur: ilki Sovyetler Birligiâ??nin varligindan kaynaklanan siyasal tehdit, ikincisi emperyalist döneme özgü arti-deger yaratma mekanizmalarinin ulusal ekonomi temelinde örgütlenerek emegin sermaye tarafindan tahakküm altina alinmasi ve üçüncüsü Avrupa komünizmi tarafindan emegin ücretli emek gücü üzerinden devletin düzenleyici mekanizmalarina içerilerek burjuva demokrasisinin gücü haline getirilmesidir. Dolayisiyla isçi sinifi için yaratilan refah kosullari, üçüncü dünyada yaratilan arti-degerden emege aktarilan bir â??sus payiâ? olarak algilanabilecegi gibi, ulusal ekonomilerin rekabetine dayali arti-deger yaratma kosullarinin güvence altina alinmasi olarak da okunabilir. Bu siyasal eksen bütün politik güçlerin, devletin demokratiklestirilmesi ekseninde içerilmesini saglamistir. Avrupa devletleri bu refah politikalari sayesinde emegin sermayeye içerilmesini gerçeklestirebilmislerdir. Zaten günümüzde ABâ??nin en çok basini agritan mesele de, küresel serbest piyasaya geçerken refah politikalarinin mali yükünden kurtulma, yani refah politikalarindan kaynakli kamu harcamalarini, yani yaratilan arti-degerden emege aktarilan kismi azaltma konusunda çekilen sikintidir. Bu sikinti, ABâ??nin hem kendi içindeki politikalarini hem de genisleme politikalarini gerilimli hale getirmektedir. Birligin içinde serbest piyasanin kurumsallasmasi, bu anlamiyla refah harcamalarinin kisitlanmasi sürecinde, ulusal devletlerle Avrupa Birligiâ??nin imparatorluk hiyerarsisinde emperyal bir aktör olma arasindaki gerilimdir. Talep siyaseti üzerinden devletin demokratiklestirilmesine dayali ulusal refah politikalarinda israr edenler ile sermayenin küresel rekabetine dayali iktidar isleyisinin öznesi olmayi sahiplenen güçler arasindaki bu gerilim, pek çok Avrupa ülkesinde bir sikisma yaratmaktadir. Bu sikismanin temelinde, emegin, empeyalist dönemden farkli biçimde tahakküm altina alinmasi yatar. Çünkü tam anlamiyla serbestlestirilemeyen bir emek piyasasi, sermaye açisindan ücret katiligi ve sosyal güvence harcamalarinin getirecegi mali yük anlaminda serbest piyasanin önündeki en asilmaz engeldir. Serbest piyasa mekanizmalarinin kurulup isletilmesi anlaminda düzenleyici ve karar alici bir yapilanma olarak Avrupa Para Birligi, yine pek çok Avrupa ülkesinde yetki ikamesi tartismalarina neden olmakta ve bu tartismanin eksenini devletin demokratiklestirilmesine dayali güç dengelerinin serbest piyasa uygulamalari ile bozulmasi olusturmakta. Bu bozulmanin gerilimlerini bertaraf etmeye yönelik olarak, serbest piyasa uygulamalarinin sorumlulugunu Avrupa Para Birligiâ??nin kararlarina havale ederek mesrulastiran devletler, diger yandan Avrupa Anayasasi ile ulus devletler ve Birlik arasindaki egemenlik krizini çözmeye çalismakta. Ama egemenlik krizinin kökenindeki asil mesele, ulus devletlerle, Birligin kurumlari arasindaki yetki meselesi degildir. Sorun, refah devleti nosyonu altinda, emegin tahakküm altina alinmasini burjuva demokrasisi içinde çözen egemenlik biçiminin tasfiyesidir. Sermaye açisindan artik burjuva demokrasisi üzerinden emegi tahakküm altina alma ihtiyaci ortadan kalkmistir. Fakat talep siyaseti üzerinden devletin demokratiklestirilmesine dayali â??Avrupa komünizmiâ? açisindan sorun krize dönüsmüstür. Bu kriz Avrupa komünizmi için yapisal bir siyasi krizdir. Çünkü siyasal varligi devrime degil, burjuva demokrasisinin devam etmesine baglidir. Bu tikaniklik, burjuva demokrasisinin korunarak küresellesmenin reforme edilmesiyle asilmaya çalisilmaktadir. Bu durumun getirdigi çatisma, uzlasmayi içermektedir. Sorun, küresel kapitalizmin iktidar isleyisi içinde bunun olanaklarinin olup olmadigi sorunudur. Imparatorlugun çok merkezli hiyerarsik kurulusu içinde Avrupa Birligi hem kendi içinde hem de genisleme sürecinde bu soruna yanit üretmeye çalisiyor ve üretiyor. Bu süreçte emegin içerilmesine yönelik uygulamalar, emegin beden olarak küresel serbest piyasaya içerilmesinden geçiyor. Bu minvalde ücretli çalisma fikri, kosullar ne olursa olsun zorunluluk olarak tanimlaniyor, yani refah politikalarinin uygulandigi dönemde oldugu gibi çalismadan yasama olanaklari ya tamamen kaldiriliyor ya da bitmek bilmeyen kosullara baglaniyor. Ve insanlar bu kosullari yerine getirmektense, esnek çalismayi tercih etmek zorunda kaliyor.
Sorun, arti-deger yaratmanin dolayisiyla sermayenin genisleyerek yeniden üretiminin kosullarini güvence altina alacak biçimde emegin sermayenin tahakkümü altina alinmasi olarak konuldugunda, ABâ??nin önce dogu blogu ülkelerinden baslayip simdi de EuroMed projesi ile Akdeniz ülkelerine yönelen genisleme politikalari daha anlasilir hale gelir. Bu genisleme politikalarinin ana ekseni, imparatorlugun çok merkezli yapilanan ve tek merkezli isleyen hiyerarsik kurulusu içinde, ülkelerin serbest piyasanin özneleri olarak isletilmesidir. ABâ??nin genisleme politikalarini düzenleyen tüm anlasmalar, sözlesmeler ve kriterler (Helsinki Kriterleri, Kopenhag Kriterleri, Maastricht Anlasmasi, Barcelona Bildirgesi vb.) bu siyasal eksene oturur. Genislemenin kurulusu hiyerarsiktir. Birlige sonradan katilan veya katilmaya aday olan ülkelerin temel katilim kosulu WTO kriterlerine uygun olarak küresel piyasanin öznesi olmak ve yine serbest piyasanin isleyisini engelleyecek olan her türlü politik gücü â??küresel demokrasiâ? adina bertaraf etmektir. Avrupa kendi sorununu bizim gibi ülkelerin katilimiyla çözecek ve kendi kurtulusunu uluslar arasi sermaye ile bütünlesmekte gören Türkiyeâ??deki sermaye de kendi sorununu böyle çözecek. Arti-degerin küresel düzeyde genisleyerek yeniden üretiminin istikrarinin saglanmasi, Türkiye gibi ülkelerin sanayi mahallelerine, sanayi çöplüklerine, sanayi gettolarina dönüstürülmesinden geçiyor. Böylece, küresel sermayenin kendini olumlama diyalektiginin bir ugragi olarak Türkiyeâ??deki emek gücü küresel serbest piyasanin isleyisine tabi kilinacak. Dolayisiyla Avrupa Birligiâ??ne girisi, insan haklari, demokrasi, katilimcilik gibi kavramlarin burjuva özünü desifre etmeyen, tam tersi olumlayan bir siyaseti kabul etmek mümkün degildir. Diger yandan küresel kapitalizmin iktidar isleyisini çözümleyemeyen ve emperyalist dönemin politik söylemine takilip kalmis olan ulusalci bir siyaseti kabul etmek de mümkün degildir. Devrim kurami, emegi tahakküm altina alma biçiminin iktidar isleyisinin çözümlenmesi üzerine kurulur. Emperyalist dönem, üçüncü dünya ülkelerinin emegini sermayenin ilksel birikim iktidar isleyisi altinda tahakküm altina almaktir. Bunun devrim kurami olarak karsiligi geri biraktirilmisliga karsi ulusal bagimsizliga dayali ilerlemeciliktir. Oysa günümüzde, emek, sermayenin gerçek tahakkümü altina alinmistir. Devrim kuraminin ekseni anti-kapitalizmdir. Anti-kapitalist devrim kuraminda asil olan sinirlarin kaldirilmasidir.
Devletin düzenleyiciligi ve planlayiciligi üzerine oturan siyasal demokrasi anlayisi disinda komünalist bir demokrasi anlayisina geçmek zorunludur. Amaç harekete içkin örgütlenmelidir. Politik devrimden sonraya ertelenen toplumsal devrim degil, toplumsal devrime içkin bir politik devrim kuruculuguna ihtiyaç vardir. Ücretli emegin reddine oturan komünalist bir demokrasi siyasetinin zamanidir.

Cevap ver.

XHTML: Kullanabileceginiz tagler: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>